BİLİM FELSEFESİ

BEŞİNCİ BÖLÜM

Bilimsel kavramların oluşumu: Bilim ve teknik

1. Bilimsel tutum insan için doğal değildir. O tarihin bir fethidir.

a. Comte’un üç hal yasası

Auguste Comte’a göre bilimsel bilgi, insan zihninin olgunluğunu, uzun bir tarih sonunda güçlükle kazanılmış olgunluğu temsil eder. İnsanlar önce dünyanın tanrıbilimsel açıklamalarını kabul etmişlerdir (Rüzgar tanrısı Eole’ün bir kaprisiyle açıklanan fırtına). Daha sonra tanrılar yerine soyut güçleri geçirmişler ve ortaya metafizik açıklamalar çıkmıştır (Havanın "dinamik gücü"yle açıklanan fırtına). Nihayet çağdaş, pozitif ve bilimsel açıklama, şeylerin nihai nedenini tasarlamaktan vazgeçmiş ve olayların nasıl cereyan ettiğini betimlemekle yetinmiştir. Burada nesnel bir tarzda olayları birbirlerine bağlamak, onların gerçekten tabi oldukları ilişkileri ortaya çıkarmak söz konusudur (Örneğin rüzgar, havanın atmosferin yüksek basınçlarından alçak basınçlarına doğru bir yer değiştirmesidir). İleride, Auguste Comte’un pozitif açıklamayla ilgili görüşünün dar olup olmadığını soruşturacağız. Ancak belki fazla sistematik olan üç hal yasası, dikkatimizi tartışılmaz ve büyük kapsama sahip bir olay üzerine çekme değerine sahiptir: Bilimsel tutum, insanda kendiliğinden olan bir tutum değildir; o, tarihin geç bir ürünüdür.

İnsanın kendisini çevreleyen doğal olaylar hakkında verdiği ilkel açıklamalar -bugün kendiliklerinden çocukların akıllarına gelen açıklamalar- her zaman insanbiçimci görünmektedir. İlk insani açıklamalar, doğal olaylara insani duygular yüklemekten ibarettir. İnsan, kendiliğinden ve bilinçsiz olarak doğaya kendi psikolojisini yansıtmaktadır. Eole, bizim gibi öfkelenebilen bir varlıktır. Bayan baronesin çaydan korkması gibi doğa da "boşluktan korkar". Tanrıbilimsel veya metafizik denen açıklama, salt psikolojik bir açıklamadır.

b. Bilginin psikanalizi

O halde bilimsel zihniyete erişmek için bilgiden, kendiliğinden ve bilinçsiz psikolojik yansıtmaları atmak ve Bachelard’ın dediği gibi, "bir bilgi psikanalizi"ni gerçekleştirmek zorunludur. Bu "psikanaliz" epeyi zordur, belki hiçbir zaman tam değildir. Her neyse o yüzyılların eseridir ve bilimin yakınlarda ortaya çıkan bir macera olduğunu asla unutmamalıyız. İnsan, yüz binlerce yıldır dünya üzerindedir. Buna karşılık bilimsel fizik XVII., kimya XVI-II., biyoloji XIX. yüzyılda ortaya çıkmıştır.

Aslında gerçeğin kendiliğinden bilgisi, bilim-dışıdır. O, psikanalizden geçmemiş, rüyalarımız ve tutkularımızdan arınmamış bilgidir. Bilimsel olmayan bilginin özelliğini oluşturan şey, her şeyden önce, nesnel olanla öznel olanı birbirine karıştırmasıdır. Sarkacını keşfedilecek araziyi temsil eden cografya haritasının üzerinde gezdirerek kaybolmuş bir eşyayı bulacağını iddia eden radyoestetiste bakın. Sarkacın, harita üzerinde aranan eşyanın bulunduğu yeri temsil eden noktanın tam üstünde titreyeceğini ileri sürmektedir. Ancak söz konusu arazinin maddesiyle, kağıt üzerinde onu temsil eden harita arasında hiçbir gerçek fiziksel ilişki yoktur. Harita insan zihni için araziyi temsil etmektedir ve radyoestetist saf saf sarkacına bu haritayı okuma sanatını yüklemektedir.

Ayrıca dil, insanbiçimciliğin ve öznel yanılgıların doğal taşıyıcısıdır. Suyun "uyuduğu"nu, güneşin "doğduğu"nu, sanki gök yüklem olarak maviye sahip gramatikal bir özneymiş gibi göğün mavi olduğunu söyleyerek maddi olaylara "canlılık" yükleriz.

Paul Eluard, "Gerçeği kendimiz gibi görmememiz gerekir" der ve bunu söylerken bir bilim adamı gibi konuşur. Ancak ben, doğal olarak dünyayı kendim gibi görürüm ve onu kendisi gibi görmem için çok çalışmam gerekir. Bu çalışma, bilimin çalışmasıdır. Bilim adamı "insanbiçimciliğin" (Planck), öznel yansıtmaların ortadan kaldırılmasını bilimsel etkinliğin başarısının koşulu ve ölçüsü olarak alır. Onun ideali artık benim öznel eğilimlerimin yansımaları olmayacak nesnel bağıntıları ortaya koymaktır. Örneğin, bilim için gök, gramatikal bir özne, mavinin yüklemi olacağı bir varlık olmaktan çıkar. Göğün mavisi, güneş tayfının ışınlarının eşit olmayan dağılımının sonucundan başka bir şey değildir.

Bilimsel etkinliğin ve bilimsel eğitimin çabasını karmaşıklaştıran şey, benim dünyaya sadece kişisel duygularımı değil, aynı zamanda toplumsal gelenekten edindiğim tüm özelliklerimi yansıtmamdır. Bachelard şöyle der: "Sığ zihin, genç değildir, hatta çok yaşlıdır." Biz dünyaya bize öğretilen her şeyi yansıtırız. Böylece Ortaçağ’da insanlar her köşe başında boynuzlu şeytanlar görmekteydiler. Bugün gökyüzüne iyi özümlenmemiş, çağdaş zamanların bütün korkularını taşıyan sahte-bilimsel bir kültürü yansıtmaktayız: "Uçan daireler" görmekteyiz.

Bilimsel nesnelliğe nasıl erişebiliriz? Hiçbir gerçek bilimsel kültürümüz olmasaydı bunu şöyle cevaplamak eğiliminde olabilirdik: Tutkulardan, gelenekten, hayal gücünden gelen şeyi dışarı atmak yeterlidir. Şeylerin ilkel algısına geri dönmek, olayların kendilerini konuşturmak gerekir. Ama bu cevap birazdan göreceğimiz gibi çift anlamlı bir cevaptır. Çünkü nesnellikle yüklü olan tam da söz konusu kendiliğinden, ilkel algıdır. Buna karşılık bilimsel, nesnel gerçekliğin, tesis edilmesi için çok karmaşık ve zorlu bir çalışma gereklidir. Araçsız olarak algılanan şey, özneldir. Nesnel olan şey ise bunun tersine "dolaylı"dır, ona ancak dolambaçlı yollardan ve birtakım düzeneklerle ulaşabiliriz.

c. Algıdan bilime

Kendiliğinden algı bize,

– niteliksel (Evren bize "duyusal nitelikler" denen şeyi meydana getiren sesler, renkler, kokuların karmaşık bir toplamı olarak sunulur);

– çeşit çeşit ve aynı türden olmayan (O, bir karmaşık olaylar yığınıdır);

– birbirinden ayrı ve bağımsız "varlıklar"dan meydana gelen bir dünyayı gösterir. Duyular gibi dil de bizi yanılttığı için dünyanın birtakım "öznitelikler"in belirlediği "tözler"den meydana geldiğini düşünürüz: Mermer soğuktur, yün sıcaktır, kurşun ağırdır.

İlkel fizik ve kimya yalnızca bu araçsız verilerden söz ederler (Örneğin simyacılar kurşundan "kurşunluğu" çıkarmak ve böylece "geride kalan ana madde"ye yeni ve daha değerli bir biçimi, "altınlığı"ı geçirmek istemekteydiler). Aynı şekilde dört unsur kuramı da sığ algının sistemleştirilmesinden başka bir şey değildir. Herkes dolaysız olarak su, hava, toprak, ateş arasında ayrım yapar. O halde doğrudan doğruya algımıza kendisini kabul ettiren şeyi ana şey olarak alma eğilimindeyiz.

Ama bizi bilime bu yol götürmemiştir. Yanmadan hiçbir şey anlamaksızın ateşi saatlerce seyredebiliriz. Voltaire 1763’te Tessan kontuna şunları yazmaktaydı: "Siz hala fizik zevkinizi devam ettiriyorsunuz (...). Ben ise ondan vazgeçtim ve işte sebebi: Bir gün ateşimi üflerken odunun neden dolayı yandığını düşünmeye başladım(...). Kimse bana bunu söyleyemedi." Ama Bachelard onu bize gösterdi: Tuhaf şekilli, parlak renkli, yakıcı dilli alevin görüntüsü bizi hülyalara daldırır, bilinçdışı arzularımızı uyandırır ve besler; ama o, bilimin kaynağı değildir. “Bilim görünüşlerin ötesine geçilmesini ister.” “Ancak gizli olanın bilimi vardır." Yanmanın sırrı bir kez keşfedildikten sonra "alevsiz" bir ateşin, "göze çarpmayan bir paslanma"nın örneğini verebiliriz: Solunum.

Sığ gözlemin araçsız olarak değer verdiği şey genel olarak ayrıntıdır. Araçsız ve sıradan algı, empiristlerin sandıkları gibi bilimin anahtarı olmak şöyle dursun, uzun süre onun ilerlemesine engel olmuştur. Empirik gözlem, bilimin kaynağı değildir, bilimsel bilgiye bir engeldir. Bachelard’ın "bilgi kuramsal engel" dediği şeydir.

Araçsız algının tersine bilimsel bilgi

– Nitelikleri niceliklere çevirir (Bilimin ortaya çıkışı, ölçmenin ortaya çıkışıdır: sesli ve renkli "yaşanan" şey yerine bilim dalga boyu, frekansı ölçülebilen titreşimleri keşfeder).

– Empirik çeşitliliğin yerine akılsal birliği geçirir.1 Kimyada sonsuz derecede değişik cisimler birbirleriyle çeşitli tarzlarda birleşme özelliğine sahip, yüz civarında basit cisme indirgenir. Cisimler atomlardan meydana gelirler. Atomun kendisi de ayrıştırılabilir: Elektronlar, fotonlar, nötronlar, çekirdekler bugün maddenin nihai yapı taşları gibi görünmektedirler. Ancak fizikçinin eriştiği birliğin, dört unsur kuramında karşılaştığımız dünyanın basitleştirilmesiyle hiçbir ilgisi yoktur. Dört unsur öğretisinde sahte bir basitlik, eleştirilmemiş dolaysız bir sezginin kurbanıydık. O, sadece ayrıştırma yapmamadan ileri gelen sahte bir basitlikti. Buna karşılık elektronun "basitliği" bir başlangıç basitliği değildir, sonuç planına ait olan, ayrıştırmanın kendisinin ürünü olan ve onun sınırını gösteren bir basitliktir. Öte yandan elektron gerçek anlamda "basit bir unsur" değildir. Eğer o çağdaş bilimin gördüğü gibi "bir dalganın kendisine eşlik ettiği parçacık" ise, elektronun kendisi de bir bütün, bir "ilişkiler toplamı" olarak görünmektedir.

– Bilimsel bilgi dolaysız gözlemin varlıklar gördüğü yerde ilişkiler görür. Nasıl ki göğün mavisi bir tözün ana niteliği değilse, yünün sıcaklığı veya mermerin soğukluğu da bir varlığın nitelikleri değildir. Bu dolaysız veriler benim bedenimle nesneler arasındaki ilişkilerin gerçeğini gizlemektedir (Filanca mermer, "kendinde" soğuk değildir, büyük bir iletkendir). Şeylerin bütün görünürdeki nitelikleri, gerçekte diğer nesnelerle ilişkilere indirgenirler. Böylece ağırlık yerçekimi alanına, bir objenin rengi yansıttığı ışığa tabidir.

d. Bilimsel olayın inşa edilmesi

O halde bilimsel gerçek kendiliğinden ve edilgin olarak gözlemlenen gerçek değildir. O, inşa edilen bir gerçektir. Olgu ancak bize nesnel, ölçülebilir özellikler sağlayabilecek bir biçimde ortaya konduğunda bilimsel anlama sahiptir. Olgu, bilimsel olarak inşa edilmesi genel olarak gözlemi görsel ve uzaysal bir alana aktarmak için bir dizi teknik düzenekler tasarlamaktan ibarettir. Örneğin, burada öznel ve belirsiz olan ağırlık duyumu yerine terazinin ibresinin kadran üzerindeki hareketinin görsel değerlendirilmesini geçiririz. "Kuvvet", gerilebilir bir yayla ölçülür. Elektriğin bilimi, uzayda ölçülebilir etkiler meydana getirmek üzere elektriği kullanan teknikler (terazi sayesinde ölçülen elektroliz sonucunda ampermetrenin veya galvanometrenin ibresinin kadran üzerindeki yer değiştirmesi) sayesinde gelişmiştir. Sıcaklık, artık deri üzerinde hissedilmeyip bir termometre üzerinde okunduğunda bilimsel bir olgu olur.

Bu kadar basit bir örnekte bile dolaysız olarak "yaşanan" şeyle, bilimsel olarak "bilinen" şey arasındaki büyük farklılığı anlayabiliriz. Sıcaklığın "yaşanan" algısı, vücudumuz yüzeyinde bulunan termik alıcılara bağlıdır. Ancak bu alıcıların kendileri de bir sıcaklık kaynağı olan organizmanın bir parçasını oluştururlar. Sıcaklık izlenimi sadece vücudumuzun kendisiyle temas halinde olduğu ortama değil, aynı zamanda vücudumuzun kendisine bağlıdır. O, kan dolaşımındaki değişmelere tabidir. Öte yandan organizmanın uyum gücü her türlü nesnel değerlendirmeye engel olur. Çok fazla ısıtılmış bir odadan geldiğimde sınıf bana soğuk gelir. Oysa buz gibi bir rüzgarın estiği avludan geliyorsam, onu sıcak bulurum. Bu "soğukluk", "ılıklık", "sıcaklık" izlenimleri öznel ve görelidir. Ayrıca onların belirsiz olduğunu da eklemek gerekir. Termometre ölçeği üzerinde eşdeğer olan sıcaklık farklılıkları, sıcaklıkla ilgili duyumumuz için eşdeğer değildirler. 20 derece etrafında yarım derecelik bir sıcaklık farkına duyarlıyızdır. Ama çok alçak veya çok yüksek sıcaklıklar söz konusu olduğunda duyarlığımız çok daha az ayrım yapar.

Celsius ölçeğine göre yapılmış sıradan bir termometre kadar ilkel bir aletin kullanılması bile bizi "bilim"in dünyasının içine sokar. Bu dünyada termik alıcılarım, organizmam ve ortam arasındaki karmaşık ilişkilerin yerini, bir nesneyle ortam arasındaki çok daha basit ilişkilere dayanan bir ölçme alır. Bir sıcaklık hakkında yargıda bulunmak, derecelendirilmiş bir skala üzerindeki cıva sütununda meydana gelen genleşmeyi ölçmektir. O halde bilimsel gözlem, aletler gerektirir. Alet ise elle işlemeye ihtiyaç gösterir. Aletin kendisi bir kurama dayanır (Örneğin termometre, genleşme kuramına dayanır). Bachelard’ın dediği gibi "Bir alet, maddeleşmiş bir kuramdır".

Bilimsel olayın tüm anlamı, tüm değeri, ancak olayın gözlemlendiği anda bilimin sahip olduğu kuramlara bağlıdır. Örneğin, 1856 yılında Düseldorf yakınlarındaki Neanderthal vadisinde tuhaf bir kafatasının üst kısmının bulunması zihinleri heyecana sürüklememiştir. Virchov onu "geri zekalılıktan kaynaklanan bir yapı bozukluğu" olarak görmüştür ve "eğer kırk sene sonra aynı tipten bir başka kafatası üstü, Trinil kafatası üstü, son derece verimli tartışmalar doğurmuş"sa, bunun nedeni, bu arada Darwin’in "Türlerin Kökeni" adlı eserinin yayımlanmasının insanın kökeni problemini ortaya koymuş olması, böylece zihinleri evrimci varsayım konusunda duyarlı kılması olmuştur.

Bilim, algılanan dünya yerine inşa edilen dünyayı geçirir ve bu inşa hem kavramsal, hem tekniktir. O, matematikçinin en soyut teknik işlemlerinden deney yapanın maddi biçimlendirmelerine kadar geniş bir alanı içine alır. Bilim ilerledikçe bilimsel olgu kaba olgudan, yani sıradan algı tarafından algılandığı şekilde olgudan uzaklaşır. Böylece teleskoplar tarafından sağlanan imgeler kameralara kaydedilir. Onların topladıkları zayıf ışık tanecikleri, spektroskopinin her geçen gün daha karmaşıklaşan tekniklerine teslim edilir. Uzman olmayan bir göz, gök cisimlerinin yaydığı ışığın ayrışmasından ortaya çıkan spektrumdan hiçbir şey anlamaz. Ancak büyütülmeleri ve uygun bir şekilde işlenmeleri, bu belirsiz lekelerde sayısı yüz bine varan ve bilim adamlarına yıldızların kimyasal yapısı, sıcaklıkları, onları güneş sisteminden ayıran ortamın doğası, hareketlerinin hızı ve yönü hakkında bilgiler veren çizgi ve bantları ortaya koyar. Mesafelerin bilimsel ölçümü ancak teknik iyileşmeler ve aralıksız kuramsal ilerlemeler sayesinde "iki sonsuz"u, çok büyük ve çok küçük olanın sonsuzluklarını fethedebilmiştir. Yer ölçümcülerinin mütevazi çalışmaları jeodezinin temelidir. Dünyanın boyutlarının bilgisi paralaks yöntemi sayesinde dünyanın gezegenlere olan uzaklığını ölçme imkanını verir (Bir yıldızın merkezinden dünyanın merkezine ve gözlem yapanın ayaklarının dibine çizilen iki doğrunun meydana getirdiği açıya, paralaks denir). Bu ölçümler trigonometrik hesaplamalar gerektirir. Uzak yıldızların mesafelerini belirleme, kendi payına karmaşık fotometrik bilgiler gerektirir. Dominik Dubarle’ın yazdığı gibi, "her zaman daha önemli kuramsal bir arka fonun müdahelesini gerektiren, temel işlemsel faaliyetlerle birlikte bulunan hesaplama işlemlerinin giderek artması" söz konusudur.

Sonsuz küçük boyutları konu alan ölçümlerle ilgili olarak da aynı şeyi söyleyebiliriz. Herhangi bir girişim (interference) saçağının genişliğini ancak bir bilgi birikiminden, teknik birikimden hareketle bilebiliriz. Bilimin evreni, algının evrenini olağanüstü ölçüde genişletir. Bir atomun çapı, bir milimetrenin on milyonda birinin birkaç katıdır. Buna karşılık galaksimizin çapı, yüz bin ışık yılıdır (Işık yılı, ışığın saniyede üç yüz bin kilometrelik bir hızla bir yılda katettiği mesafedir). O halde bilimin dünyası, nesnel dünya, tüm bir teknik yaratımlar ve entelektüel işlemler aracılığıyla yeniden inşa edilen, başka bir dünyadır. Bilimde olay sanki bilim adamı tarafından imal edilmiştir. Eduard le Roy bu anlamda (aşırı, ancak anlamlı bir ifadeyle) şöyle demekteydi: "Olaylar, yapılmıştır." Leon Brunschvicg de aynı yönde şöyle demekteydi: "Mısır’ın tarihi, mısır biliminin tarihidir."

Şüphesiz veri olan bir gerçek vardır, bilimsel inşalar keyfi yaratımlar değildirler. Sonuçta bilim adamının bir alet üzerindeki bir sonucu okuması gerekir. Bu ise dolaylı da olsa bilimsel bilgiyi duyusal deneye bağlar. Duyusal veriyi yorumlayan zihin olsa da bu veriyi gören, duyu organıdır.

Öte yandan bilim adamlarının kuramsal inşaları birbirlerini doğruladıkları ve pratik uygulamalara imkan verdikleri için nesneldirler. Ancak kaba duyusal verilere özgü öznel yanılgılara karşı kazanılan bu nesnelliğe bir dolayımla, karmaşıklığı gitgide artan kuramsal ve teknik dolambaçlı bir yolla ulaşılır. Fizik nesnelliğin kazanılması önce duyusal öznelliğin dışarı atılmasını gerektirir (Sıcaklıkla ilgili izlenimin yerine termometrenin okunması geçirilir). Sonra (empirik bilginin hareket noktası olan, ancak bilimsel bilgiye bir engel oluşturan) duyusal öznelliğin kendisi, bilimsel bir analizin konusu olur. Böylece sıcaklıkla ilgili duyumun öznelliğinin kendisi fizyolojiyle bilinir, belirlenir ve açıklanır. Bilginin öznellikten kurtarılması süreci ancak o zaman tamamlanır.

Olay tümüyle "yapılmış", yaratılmış bir şey değilse de hiç olmazsa Maurice Pradines’nin dediği gibi, "yeniden yapılmış"tır. Olay, her zaman belli, kesin koşullarda elde edilmiş bir sonuçtur. Bu koşulların kendileri ise bir bilgi ve teknik birikimden hareketle ortaya konulmuşlardır. Her neyse bilimsel etkinlik bir seyretme değil de bir inşa etme olması ölçüsünde hem kuramlar, hem araçlardır. Bilimle tekniği birleştiren sıkı ilişkiler konusunda bu kadarını söylememiz yeter.

e. Bilimsel bir kavram örneği: Ağırlık

Klasik bir örnek alalım: Bu, ağırlık kavramı ve onunla ilişkili başka kavramlar, kuvvet kavramı (Bir ağırlık, kuvvetin özel bir örneğidir, çünkü bir cismin hareketini meydana getirme veya değiştirme gücüne sahip her neden, kuvvettir) ve kütle veya madde miktarı (1687’de Newton tarafından yaratılmış klasik fizikte iki cismin kütlelerinin oranı, ağırlıklarının oranına eşittir. Bu oran bulunulan yerden bağımsız bir sabittir) kavramıdır. Bu kavramlar Newton’dan itibaren bilimsel kavramlardır. Şüphesiz onlar (özellikle Einstein’la birlikte) önemli değişmelere uğramışlardır. Ancak biz her şeyden önce dolaysız, bilim öncesi bilgiden bilimsel bilgiye geçiş olayıyla ilgileneceğiz ve bilimsel bir kavramın dolaysız bilginin bir devamı olarak değil, onunla bir kesinti meydana getirerek ortaya çıktığını göreceğiz. Bilimsel kavram, empirik, bilim öncesi kavrama göre kökten bir değişiklik meydana getirir.

Aristoteles iki tür cisim ayırt eder: Ağır cisimler ve hafif cisimler. Ağır cisimlerin (bir taş) kendiliklerinden aşağıya doğru hareket etmelerine karşılık hafif cisimler (duman) kendiliklerinden yukarı doğru giderler. Yukarı ve aşağı karşılıklı olarak hafif ve ağır cisimlerin "doğal yer"ini ifade eder. Böylece bilimsel olmayan bilginin duyularımıza, doğal olarak gördüğümüz şeye bağımlı olduğu (çünkü biz dumanın yukarı doğru çıktığını, taşın ise aşağı düştüğünü görürüz) ortaya çıkar. Biz doğrudan doğruya kendini algılarımıza kabul ettiren şeyi ana şey olarak görme eğilimindeyizdir.

Ancak bununla kalmamaktadır. Aristoteles’in bilim öncesi anlayışında maddi cisimler farkında olmaksızın evlerine (doğal yer) kavuşmaya çalışan insanlara, yuvalarına dönmeyi arzu eden hayvanlara benzetilmektedir. Taşın düşme hareketinde yerçekimi ivmesi, onun "aşağı doğru gitmeyi arzu etmesi" ve "tavlanın kokusunu aldıkları"nda daha hızlı giden atlar gibi hareketini hızlandırmasıyla açıklanmaktadır. Psikanalizin diliyle ifade etmek gerekirse Aristoteles’in, kuramında bir "yuva kompleksi"ni yansıttığını, başka deyişle maddi cisimlere oturdukları yerlere karşı özel bir duygu yüklediğini söylememiz mümkündür. Bachelard’ın dediği gibi burada yeni bir bilgi kuramsal engelle karşılaşmaktayız: İlkel insanın kendisini çevreleyen doğa olayları hakkında verdiği açıklamalar -bugün çocukların aklına kendiliğinden gelen açıklamalar- her zaman insanbiçimci görünmektedir. İlk insani açıklamalar, doğal olaylara insani duygular yakıştırmaktan ibarettir. Bilimsel zihniyete erişmek için, o halde, bilgiden kendiliğinden ve bilinçdışı psikolojik yansıtmaları dışarı atmak gerekir.

Aynı şekilde ilk kuvvet ve kütle kavramlarının da tümüyle insanbiçimci olduğunu gösterebiliriz. Kuvvet, kas kuvvetiyle ilgili deneyimden hareketle tasarlanmıştır. Böylece muntazam bir hareketin, düzenli bir şekilde sürdürülebilmesi için, bir kuvveti gerektirir gibi görünmesine karşılık sükunet, "doğal bir durum" olarak göz önüne alınmıştır. Bir at arabasının, onu çeken at bağlarından kurtulduğunda, hareketini ağırlaştırdığını ve sonunda durduğunu görmüyor muyuz? Bu kendiliğinden deney, uzun süre, bilimsel eylemsizlik yasasının keşfi konusunda büyük bir bilgi kuramsal engel oluşturmuştur (Eylemsizlik yasası, dış bir kuvvetin etkisine uğramadığı sürece maddenin sükunet veya hareket durumunu devam ettirdiğini söyleyen yasadır). Kepler bile ilk çalışmalarında (1596) gezegenlerin muntazam hareketinin bir düzenleyici meleğin (angelus rector) kuvvetini gerektirdiğini düşünmekteydi. Aynı şekilde kütle kavramı uzun süre psikolojik kaynağının izlerini korumuştur (ağır cisimleri hareket ettirmek için kuvvet). (Bilimsel olmayan dilde) ancak ağır kütlelerle ilgili olarak kütleden söz edilir. "Ancak fazla yüklü olanın yükü vardır. Kütle kavramı küçükten çok büyük şeyler için kullanılır"(Bachelard). Fizik derslerinde yeni başlayan öğrenciler kendilerine iki miligramlık bir kütleden söz edildiğinde gülümserler. Bachelard’ın söylediği gibi, "Onlar için kütle, her zaman büyük, iri kütledir".

Kuvvet veya kütle kavramları ancak yaşanan niteliklerin yerine ölçülebilir nitelikler geçtiğinde bilimsel kavramlar olurlar. Bilimsel bir kavram (en basit bir düzeyde bile), bir ölçme aletinden hareketle tanımlanır. Ağırlık kuvveti, ucuna bir ağırlığın asıldığı elastiki yayın gerilmesiyle ifade edilir. Bu gerilmeyi ölçmek yeterlidir. Elimde bir yay veya bir terazi varsa ağırlık kavramını niceliksel olarak ifade edebilirim. Bu alet kullanımı, bilimsel bir kavramın oluşturulmasının zorunlu bir koşuludur. Lord Kelvin, "düşünmek, tartmaktır" der. Bununla birlikte alet kullanma "bilimselliğe" ulaşmak için yeterli bir koşul değildir. Alet kuramının gelişmesinden çok önce alet icat edilmiş ve kullanılmıştır (Bu durum özellikle ilkel aletler için söz konusudur). İnsanlar, ağırlık hakkında bilimsel bir anlayışa sahip olmalarından ve kaldıracın ilkesini formüle etmelerinden çok önce teraziden yararlanmışlardır.

Bilimsel kavram tek başına bir öğe değildir; o, bir kuramın, bir kavramlar ağının bir parçasıdır. Bir fizik elkitabına göz atarsak Newton’un yerçekimi kavramının, araçsız ve doğrudan bir deneye gönderen tek başına bir öğe olarak değil, bir kavramlar topluluğu, birbirine bağlı bir kavramlar sistemi olarak kendini gösterdiğini görürüz. Belli bir yerde bir cismin ağırlığı, cismin kütlesinin yerçekimi ivmesi vektörüyle çarpımının sonucudur: P = mg. O halde kütle, cismin ağırlığının yerçekimi ivmesi vektörüne bölünmesidir. Bu kavramları kısaca açıklayalım. Ağırlık, vektörel bir niceliktir. Onun bir yönü (yerçekimine göre aşağıya doğru) ve bir doğrultusu (cisimler düşey olarak düşerler) vardır. Ağırlık sadece boylama göre değil, enleme göre de değişir. Hassas bir dinamometre aracılığıyla aynı cismin kutuplarda ekvatorda olduğundan biraz daha ağır çektiğini gözlemleyebiliriz. Cismin ağırlığı bulunduğu yere bağımlı ise de belli iki cismin ağırlıklarının oranı, ölçüldükleri yer neresi olursa olsun aynı kalır. Örneğin hacmi, aynı çelikten imal edilmiş bir başka silindirin iki katı olan çelik bir silindir (ölçümün yapıldığı yer neresi olursa olsun) her zaman bu ikinci silindirin ağırlığının iki katı ağır çeker.

O halde ağırlık (Newton fiziğinde) belli bütün cisimler için değişmez olan bir öğe, madde miktarı veya kütle ile (Kütle, yalnızca cismin kendisine bağlı olan skaler bir büyüklüktür) yerçekiminin gücü, g vektörü denen yere göre değişen bir öğenin fonksiyonudur. Uluslararası kütle birimi kilogramdır (Platinden yapılmış bir kilogram Uluslararası Ağırlıklar ve Ölçüler Bürosu’nda muhafaza edilmektedir). Uluslararası ağırlık birimi ise newton’dur (Paris’te bir kilogramlık bir kütle bir kilogram kuvvet ağırlığındadır veya 9,81 newton ağırlığında bir ağırlığa sahiptir). (m çarpı g nin ürünü olan) yere göre değişen ağırlık, görüldüğü gibi (klasik fizikte bir sabit olarak göz önüne alınan) değişmez kütleyle karıştırılmamalıdır.

Çağdaş fizikte kütle kavramı çok daha karmaşıktır. Einstein’in kuramına göre bir cismin kütlesi artık bir sabit değildir. O, hızla birlikte artar. Şüphesiz klasik aletlerle ölçülebilir orta ölçekteki hızlarda fark ihmal edilebilir düzeydedir. O halde belli bir ölçme ölçeğinde Newton’un kavramları geçerliliğini sürdürmektedir. Ancak örneğin, atom fiziğinde ışık hızına yakın bir hızda elektronları fırlatmak üzere kullanılan tanecik hızlandırıcılarını göz önüne alalım. Bu safhada Newton’un kavramları artık yeterli değildir. Bachelard’ın dediği gibi sürekli bir evrim içinde olan bilimsel kavramlar "ölçme aletleriyle aynı yaştadırlar".

2. Bilim ile teknik arasındaki ilişkiler

2 Yorumlar

14 Aralık 2009 19:02  

Gittikçe zorlaştı, yazılıya çalışır gibi okudum ama yine çok iyi not alamam sanırım.
Paylaşım için teşekkürler.

14 Ağustos 2012 19:03  

Bilimsel yaklaşımda TÜMDEN GELİM ve TÜME VARIM paradoksu; insanın öznel bakış açısı ile "olgu" ve olayları nesnel olarak açıklayan varsayımların sınanması sonucu bir senteze ulaşmıştır.Bilimsel uzmanlık alanların çok fazla detaylanması ve bu alanda çalışan uzmanların mükemmeli arayıştaki odaklanmaları bazı gelişmiş ülkelerinin BİLGİ TOPLUMUNA ulaşmasını sağlamışken (örneğin CERN,NASA ) bizim gibi ülkelerin bilginin psikalizine çok ciddi ihtiyaç duymasına yol açmaktadır.

abone ol

Abone olun güncellemeler posta kutunuza gelsin:

Google takip

  © Felsefeye giriş bu bir felsefe blogudur by düşündüren sözler 2007

Back to TOP