Devlet - 1

ONİKİNCİ BÖLÜM

Devlet, ulus, yurt; bu üç terim birbirine karıştırılmamalıdır. Devlet, "hukuki bir topluluk"u, yani aynı bir yasamaya, aynı siyasal otoriteye boyun egen bir bireyler toplulugunu ifade eder. Daha kesin olarak o bu otoritenin kendisine işaret eder. Devlet, hükümettir ve hükümetin kendileriyle otoritesini gösterdigi yapıların bütünüdür. Ulus, daha çok dogal bir topluluk, hiç olmazsa üyelerinin her biri tarafından kabul edilen tarihin ürünü olan bir topluluk olarak ortaya çıkar. Polonya’nın, sırasıyla Rus, Avusturya ve Prusya devletlerinin otoritesine boyun egen üç parçaya bölünmüş, paylaşılmış oldugu dönemde, Polonya’da yaşayanlar gene de kendilerini Polonya ulusunun üyeleri olarak görmeye devam etmekteydiler. Habsbourgların Avusturya devleti, otoritesi altında birçok ulusu bulundurmaktaydı. Öte yandan ulusal bir toplulugun üyeleri, hükümetlerinin kararlarında kendi taleplerini görmediklerinde, bu ulusun artık söz konusu devlette kendini tanımadıgı söylenir. Örnegin, devrimci bir başkaldırı, ulusla devlet arasındaki bir çatışmayı gösterir.

Buna karşılık ulus kavramıyla yurt kavramı arasındaki ayrım daha incedir. Yurt, "ulusun duygusal adı"dır. Yurt kavramı bir duygu topluluguna işaret eder. Yurt, temelde, bireyler tarafından baglılıgın, yüceltmenin konusu olması bakımından ulusun kendisidir.

1. Siyasal ögretiler

Bu problemle ilgili olarak mutlakiyetçilik, anarşizm ve demokrasi başlıkları altında farklı tezleri şema halinde ortaya koyabiliriz.

a) Mutlakiyetçilik

Bununla devletin mutlak bir güce sahip oldugu sistemi kastediyoruz. Bu ögretide bireyin kendinde degeri yoktur. O itaat etmek zorundadır. Bu görüşte, devletin otoritesi, bireylerin kendilerinden türeyemez. Onun aşkın bir kaynagı vardır. Egemen ya Tanrı Horus’un bu dünyada cisimleşmesi demek olan Mısır Firavunları, tanrılaştırılmış Roma imparatorları gibi Tanrı’nın kendisidir (teokrasi) veya Tanrı’nın yeryüzündeki temsilcisidir. Bu ikinci, bir ölçüde eski Avrupa’nın Hıristiyan krallarının durumudur. Şüphesiz kral sadece dünyevi işlerin efendisidir. Ruhsal alana ise Kilise hükmeder. Hatta bazı papalar kralın dünyevi iktidarını da dolaylı olarak papa aracılıgıyla aldıgını ileri sürerler. Her neyse, iktidarın kaynagı bireyler degildir ve egemen, uyruklarına karşı sorumlu degildir. Bossuet’ye göre devlet, insanlara hesap vermek zorunda degildir: "İsa tarafından kutsanmış

olan" hükümdar, ancak Tanrı’ya karşı sorumludur ve "kamunun kudreti karşısında bireylerin hiçbir hakkı yoktur". Öte yandan Bossuet’nin siyaset anlayışı onun tanrıbilimi baglamında yorumlanmalıdır. Her ne kadar uyrukların egemene koşulsuz olarak boyun egmeleri görevleriyse de, bunun nedeni insanın ilk günah sonucu düşmüş olması, dogası bakımından kötü olmasıdır. "Herkesin her şey üzerinde hak iddia edecegi ve her şeye karşı çıkacagı vahşi ve ilkel bir özgürlük durumunda kendi başlarına bırakıldıkları takdirde insanlar, kendilerini hastalıklı tutkularına kaptırarak birbirlerini yok edeceklerdir.” Ancak Tanrı’ya karşı sorumlu olan mutlak güce sahip bir egemen onlara düzen ve barış saglayabilir.

b) Anarşizm

(Rus Bakunin ve Kropotkin, Fransa’da Élisée Reclus ve Jean Grave gibi) anarşistler ise bunun tam tersine, devleti, en büyük kötülük ve bireyi en yüksek deger olarak görürler. Onların tercih ettikleri düsturları, "hayatını yaşamak", "istedigini yapmak", "kişiligini geliştirmek"tir. Onlar için her itaat insanın hakkından vazgeçmesi, kişiligin ortadan kaldırılmasıdır. Her otoriteye başkaldırıya izin vardır. Jean Grave, “Ne Tanrı, ne Efendi!" diye haykırır. Devlet, özgürlügün devredilmesi ve Bakunin’nin dedigi gibi "bireysel hayatın tüm görüntülerinin içinde gömülü oldugu geniş mezarlık” oldugu için mahkum edilir. Devlet sadece canlı, somut bireylerin özgürlügünü yok eden soyut canavar degildir, o aynı zamanda evrensel dayanışmayı ortadan kaldırdıgı için, kendini ancak başka devletlere karşı ortaya koydugu için -buysa savaş ve acılara yol açar- gerçekten evrensel degerlerin gelişmesine en büyük engel olarak ortaya çıkar.

Anarşistlerin ahlak-tanımayan, topluma karşı çıkan insanlar olmadıklarını anlamamız gerekir. Onlar, bunun tersine, bireyin ancak topluluk hayatının ilişkileri içinde gelişip serpileceginden tamamen emindirler. Ancak onlara göre özgür bir biçimde rıza gösterilen toplumsal baglar söz konusudur. Devlet, yapay zorlamalarıyla dogal toplumun ancak bir karikatürüdür. O halde anarşistler devleti, yargıçlarını, ordularını yıkacak bir devrim isterler. O zaman devletin yıkıntıları üzerinde özgür insani topluluklar yükselecektir. Şüphesiz anarşist kuramlar iyice incelenmeksizin reddedilmemelidir. Tarih boyunca devletin çogu kez kişilerin gelişmesini kötürüme ugratmış veya ortadan kaldırmış olan zorba bir biçim almış oldugu bir gerçektir. Devlet çogu kez hakim bir toplumsal sınıfın kılık degiştirmiş ifadesidir ve devletin yasaları bu durumda "insanın insan tarafından sömürülmesi"nin üstü örtük aracından başka bir şey degildir. Öte yandan yük ve zenginliklerin daha adil bir paylaşımını saglayacak olan toplumsal hayatın daha iyi bir örgütlenmesinin, bugün de bütün siyasal rejimler altında devletten ayrılamaz bir durumda bulunan zor kullanmalar ve yaptırımlar aygıtını küçültmeye imkan verecegini de kabul edebiliriz. Ancak anarşistleri rüyalarının sonuna kadar takip edemeyiz. Onların temel kavramı, bireyin -kendisine kabul ettirilen her türlü örgütlenmenin dışında- sadece benzerleriyle barışçıl ve verimli ilişkiler kurma arzusunda oldugudur. Kropotkin, insanda karşı konulmaz dogal bir fedakarlık ve yardımlaşma duygusunun varlıgına inanmaktadır. Ona göre insanlar, dogaları geregi baskın cömert içgüdülere sahiptirler. Ancak anarşizmin, insanların bencillikleri ve tutkularını hiç hesaba katmayan bu önkabulü tartışılabilir niteliktedir.

c) Demokrasi

Anarşistlerle birlikte insani varlıgın tek deger, insanların mutlulugunun tek "kendinde" erek oldugunu kabul edelim. Ancak onlara karşı devletin -yani kurumlar, yasalar, yönetmeliklerde cisimleşen şu soyutlamanın- bireysel arzuların gerçekleşmesi için zorunlu bir araç oldugunu ekleyelim. Özgürlük ve disiplini birbirine zıt şeyler olarak almaktan kaçınalım. Başkalarının haksız tecavüzlerine karşı her insanın özgürlügünü korumak için bir otorite gereklidir. Ancak bireysel özgürlükleri geliştirmenin aracı olmaktan çıkıp kendisini en yüksek bir amaç olarak ortaya koydugunda devlet her türlü meşrulugunu kaybeder. Toplum Sözleşmesi her türlü demokrasinin temel belgesi olarak göz önüne alınması gereken Rousseau’nun, çok iyi görmüş oldugu nokta burasıdır. Devletin bireylerin dogal olarak hakları olan özgürlük ve eşitliklerini (ortadan kaldırmak şöyle dursun) gerçekleştirmek ve güven altına almaktan başka bir amacı yoktur. "Her ortagın, kişilik ve mallarını toplulugun bütün gücüyle savunacak ve koruyacak ve herkesin herkesle birleşirken sadece kendisine itaat edecegi ve eskisi kadar özgür kalacagı bir biraraya geliş biçimi bulmak; işte toplum sözleşmesinin çözümünü verdigi temel problem budur.”

Bu demokratik bakış açısı içinde devlet aşkın bir şey degildir. "Kendisini meydana getiren bireylerden oluştugundan egemenin bu bireylerin çıkarlarına karşı bir çıkarı olamaz.” Yasa, kaynagını bireylerin iradelerinde buldugu için özgürlügü ortadan kaldıramaz. “İnsanın kendisine koydugu yasaya uyması, özgürlüktür.”

Bireylerin çogu kez birbirine zıt olan çeşitli tikel iradeleri, nasıl olup da kendilerini ortak bir yasada ifade edebilmektedir? Burada işin içine sözleşme, herkesin herkese genel iradeden başka bir iradeye uymayacagını taahhüt ettigi anlaşma girmektedir. Genel irade, yalnızca ortak iyiyle ilgilenmek üzere herkesin farklı çıkarlarını, tutkularını bir tarafa iten iradedir. Şüphesiz "her bir insan, insan olarak, yurttaş olarak sahip oldugu genel iradeye aykırı olan veya ondan farklı olan bir iradeye sahip olabilir". Bununla birlikte, genel irade, her birimizin dışında olan bir güç degildir, çünkü o, toplulugun üyeleri tarafından ortak olarak kabul edilen, ancak her insanın "tutkularını susturdugu"nda, bencil arzularını bir tarafa bıraktıgında kendisinde keşfedecegi aklın kuralından başka bir şey degildir. Tutkuların dürtüsü gerçek köleliktir ve bir insanı genel iradeye itaat etmeye zorlamak, onu kendi aklına boyun egdirmektir, dolayısıyla "onu özgür olmaya zorlamak"tır.

Genel irade, biraraya gelen halkın tartışmalarında kolayca ortaya çıkabilir, çünkü insanların ortak çıkarları vardır. Şüphesiz Rousseau’nun çok iyi bir şekilde söyledigi gibi, sözleşmeyi "zorunlu" kılan özel çıkarların zıtlıgıdır, ama onu mümkün kılan da bu aynı çıkarların uyuşmasıdır. Ve Rousseau şunları ekler: "Tikel iradelerden birbirlerini ortadan kaldıran en çok ve en azları çıkarın, geriye farklılıkların toplamı olarak genel irade kalır." Fakat her zaman teklif edilen bir yasayla aynı görüşte olmayacak bir yurttaşın var olmasının mümkün olmasından ötürü genel irade, her zaman herkesin iradesi olamayacagından genel irade olarak çogunlugun iradesini almak dogrudur. Ama bundan ötürü azınlıgın özgürlügü ortadan kalkmış olmayacaktır. Çünkü insanlar daha önce çogunlugun iradesine uyacaklarına oybirligiyle karar vermişlerdir. Hiç olmazsa her demokrasinin postülası budur. Öte yandan Rousseau’nun bireyler ve devleti karşı karşıya getirmemek arzusu o kadar büyüktür ki, halkın kendi seçmiş oldugu vekillerine kör bir biçimde itaat ederek özgürlügünü devredebilmesini kabul etmez. Ona göre halkın temsilcileri tarafından teklif edilen yasaların, her zaman, halkın kendisinin referandumundan geçirilerek onaylanması zorunludur.

d) Demokrasinin olası sorunları

Ancak demokratik ideal de çeşitli eleştirilere yol açmıştır. XX. yüzyıl birçok açıdan demokrasinin bir bunalım çagı gibi görünmektedir. Bu bunalım genel olarak bireyci ve liberal düşüncenin bunalımıdır. Kuramsal olarak liberal ögreti saglam ve uyumlu görünmektedir. Benjamin Constant’ın şu sözleri, onun özelliklerini bütün kapsamıyla ortaya koymaktaydı: "Her şeyde, dinde, felsefede, edebiyatta, sanayide, siyasette özgürlük; ve özgürlükten ben bireyselligin despotça yönetmek isteyen otorite üzerinde oldugu kadar, azınlıgı çogunluga köle etmek isteyen kitleler üzerinde de zaferini kastediyorum. Despotizmin hiçbir hakkı yoktur. Çogunlugun sadece, azınlıgı düzene uymaya zorlama hakkı vardır. Ancak düzeni bozmayan her şey, kanaat gibi sadece içe ait olan her şey, kanaatin ifade edilmesinde (fiziksel şiddete yol açmak yoluyla olsun, karşıt bir kanaatin ifadesini engelleme yoluyla olsun) başkasına zarar vermeyen her şey, sanayi alanında rakip sanayicinin özgürce faaliyette bulunmasına imkan veren her şey bireyseldir ve meşru olarak toplumsal iktidarın yetki alanı içinde degildir.”

Ancak çagdaş dünyada sanayinin ve genel olarak tekniklerin inanılmaz gelişimi liberal demokrasinin çözmekten aciz göründügü yeni sorunları ortaya çıkarmıştır. Akılsal ve bilimsel yöntemlerin her tarafa yayıldıgı bir çagda devlet adamlarını genel oy verme sistemiyle seçmek haklı mıdır? Bugün sık sık siyasal eşitlik sisteminin hükümeti kamuoyuna, yani devlet işlerinden hiçbir şey anlamayan bir insan kitlesine boyun egmeye götürdügü söylenmektedir. O zaman demokrasi bir "bilgisizlerin zorbalıgı", bir "sıradan insanların egemenligi" olmaktadır.

Öte yandan bireylerin özgürlügü ve ekonomik rekabet, bir biçimde en zayıfın en güçlü tarafından baskı altında tutulması ve sömürülmesi olasılıgını dogurmaktadır. Amerika’da Demokrasi’nin son derece berrak analizcisi, Alexis de Tocqueville daha 1845 yılında şunları yazmaktaydı: "Geniş demokrasi ortamında bazı sanayilerin meydana getirdigi küçük aristokratik toplumlar, günümüzde, eski zamanların büyük aristokratik toplumları gibi çok yoksul bir çogunlugun yanında çok zengin birkaç insanı içine almaktadır.” Özgürlük adına, çok güçlü sanayiciler, bir emekçiler kitlesini sürekli güvensizlik içinde ve sefil bir durumda tuttuklarında, yasa önünde eşitlik ancak bir aldatmacadır. Anatole France, "Fransız Devrimi eşitlik adı altında zenginligin imparatorlugunu kurdu" demekte ve şöyle devam etmektedir: "Yurttaşlar yoksul gibi zenginin de köprü altlarında yatmasını, sokaklarda dilenmesini ve ekmek çalmasını yasaklayan yasaların görkemli eşitligi karşısında çalışmak zorundadırlar.” En yoksul yurttaşın, oy pusulası sayesinde, siyasetin gidişi üzerinde en güçlü milyarder kadar etkiye sahip oldugu mu söylenecektir? Ancak unutmayalım ki her zaman, enformasyona sahip olan ve medya üzerine uyguladıgı denetimle kamuoyunu oluşturan sınıf, hakim toplumsal sınıftır. Örnegin, bir gazete, önemli yatırımları temsil eder. Bir gazete kurmak için büyük bir sermaye gerektiginden basın özgürlügü çogu kez kuramsal bir dogru olarak kalır. Gazetelerin çogunlugunun sermaye kesiminin elinde olması, demokrasi açısından basın ve yayın özgürlügünü tehlikeye atan sorunlu bir ortam dogurur.

20. yüzyılda demokratik liberalizme alternatif olma iddiasıyla ortaya çıkan siyasal ögretiler arasında, teknokratik ögretiyi, faşist ögretiyi ve sosyalist ögretiyi sayacagız.
1 | 2

abone ol

Abone olun güncellemeler posta kutunuza gelsin:

Google takip

  © Felsefeye giriş bu bir felsefe blogudur by düşündüren sözler 2007

Back to TOP