VARLIK FELSEFESİ (ONTOLOJİ) - 1

ALTINCI BÖLÜM

Uzay, zaman, tarih

"Ey Zaman! Uçuşunu bir süre için durdur!", bir mutluluk anını ebedileştirmek için şair böyle haykırmaktaydı. Ama bu dilek gerçekleşemez ve hemen hemen düşünülemez. Bunu fark etmek için Alain’le birlikte şunu sormak yeterlidir: "Zaman, ne kadar zaman için uçuşunu durduracaktır?" Saf zaman, hesaba katılmaması imkansız olan bir şeydir.

Olaylarla dolu somut süreyi, örneğin dolu dolu geçmiş bir günü göz önüne alalım. Hayal gücümü kullanarak bu süreden, onu işgal eden sevinçleri, endişeleri ve olayları dışarı atabilirim. Bütün bu olayların meydana gelmediğini varsayabilirim. Ancak hayal gücümün ortadan kaldıramayacağı bir şey vardır: Zamanın kendisi, bütün bu cereyan eden olayların çerçevesi. Dahası var: Süre ne kadar boş ve olaylar bakımından ne kadar yoksulsa, zamanın gerçekliğini o kadar çok hissederiz ve o, o kadar çok üzerimize çöker. Dolu saatler çabuk geçer; buna karşılık sıkıldığımız saatler en uzun saatlerdir, çünkü onlarda artık saf zamanın kendisi vardır ve hiçbir şey ona karşı olan dikkatimizi dağıtmaz. İçinde hiçbir şeyin meydana gelmediği saatler bir türlü bitmek bilmez ve bu anlamda haklı olarak "Sıkılmak, saf zamanı hissetmektir" denmiştir.

Zaman gibi uzayı da göz önüne almamazlık edemem. Hayal gücümü kullanarak kolayca bir odadan bütün eşyalarını ve o odada bulunan insanları dışarı atabilirim. Ama uzayın kendisini ortadan kaldıramam. Somut süre gibi somut uzamı da soyutlama yoluyla yoksullaştırabilirim. Ama somut uzamın çerçevesi olan uzay, zaman gibi kendisinden kurtulma yönündeki bütün çabalarıma karşı koyar. Zaman ve uzay, ortadan kaldırmam mümkün olmayan deneyimimin verileridir. Onlar zorunlu bir tarzda benim evrenime bağlı görünmektedirler. Deneyimimin bu değişmez çerçeveleri karşısındaki durumum nedir?

1. Uzay, zaman ve insani durum

a. Uzay ve zamandaki olumsal(1) durumum

( "1" Olumsal, zorunlunun zıddıdır. Zorunlu olan olmamazlık edemeyen, akılla zorunlu olarak çıkarsadığım şeydir. Olumsal olan ise bir nedeni olmaksızın, açıklaması olmaksızın bana verilmiş olan şeydir. )

Çoğu kez, örneğin bir sınav dosyasını oluşturmak için, adınızın arkasından nerede ve ne zaman doğduğunuzun sorulduğu fişler doldurmuşsunuzdur. Neden başka bir tarihte değil de o tarihte ve o yerde doğdunuz? Buna verebileceğiniz bir cevap yoktur. O tarihte ve o yerde doğmuşsunuzdur, o kadar. Siz şimdi ve buraya (hic ve nun) bağımlısınız. Bu özellikler, içinde bulundurduğu olumsallıkla ilgili olarak bu dünyada sizin durumunuzu belirler ve sizi çaresi olmayan bir tarzda sınırlandırırlar. Sizin aynı anda her yerde bulunma kabiliyetiniz yoktur. Örneğin, aynı anda hem Fransa’da, hem Çin’de yaşayamazsınız ve zamansal gerçekleşmenizin koşullarının üzerine çıkamazsınız, onları aşamazsınız. Ortaçağ’da yaşamanız veya 3000 yılına bir ziyaret yapmanız imkansızdır.

Ayrıca esiri olduğum bu uzay ve zaman benim için anlaşılmaz şeylerdir. Hayal gücüm onları sonsuz olarak tasavvur etmekten kendini alıkoyamamaktadır. Ama aklım bunu anlamamaktadır. Her zaman bir "sonra"yı ve "daha öte"yi farz edebilirim ve hayal gücüm Pascal’ın dediği gibi "her zaman doğanın önüme koymaktan bıkmadığı şeyleri tasarlamaktan bezmekte"dir (Düşünceler’in yazarının "korku" dediği budur). Öte yandan uzay ve zamanın "en zorba efendilerimiz" (Miguel de Unamuno) oldukları doğruysa da onların her biri karşısındaki durumumuz aynı değildir. Zaman karşısında köleliğimizin tam gibi görünmesine karşılık uzay karşısında belli bir özgürlüğe sahibiz. Jules Lagneau, "Uzay gücümün, zaman ise güçsüzlüğümün ifadesidir" demekteydi.

b. Zaman karşısındaki güçsüzlüğüm

Uzayın geriye döndürülebilir olmasına karşılık (Onu zıt yönlerde kat edebilirim ve başladığım yere geri dönebilirim. Örneğin, Paris’ten Lyon’a gidip tekrar Paris’e dönebilirim), zamanda geriye gidilemez. Zamanı ancak tek bir yönde katedebiliriz. Şu andan geriye gidemem, geçen yılı yeniden yaşayamam. Tersine sürekli olarak ondan uzaklaşırım, hatta onunla ilgili hatıram bile değişir, güzel bir görünüm alır. Zaman her şeyi kendisiyle birlikte alıp götürür, herhangi bir şeyi sabit olarak tutmama engel olur. Evrenin aralıksız değişmesine duyarlı olan Herakleitos ("Hiçbir zaman aynı ırmakta iki kez yıkanamayız"), zamanın, "şu dama oynamaktan hoşlanan çocuk"un yıkıcı kayıtsızlığını hissetmişti ve Eski Ahit’teki Vaiz kitabı üzüntüyle "deliler gibi bilgelerin de öldüğü"nü söyler. Proust, kalbimizin boşuna isyan ettiği zamanın bu trajik geriye döndürülemezliğinden herkesten fazla etkilenmişti. Uzun yalnızlık yıllarının arkasından hayatının sonuna doğru bir gece toplantısında hazır bulunduğunda eskiden tanıdığı insanları o kadar değişmiş bulur ki maskeli bir baloya katıldığı izlenimine kapılır. Vals yapan o eski sarışın genç kız, şişman bir dul kılığına bürünmüştür; yerinde duramayan o eski genç teğmen, göğsü nişanlarla dolu, göbekli, beyaz saçlı bir albay olmuştur: "Ama onlar uzun zamandan beri kazanmış oldukları bu yeni başlardan, bir kez balo sona erdikten sonra, ellerini yüzlerini yıkayarak kurtulamazlar."

Bütün arzumuza rağmen zamanın geriye döndürülemezliğini değiştiremeyiz. Proust, hatırlamanın büyüsünün bazı özel anları tüm duygusal nüanslarıyla bize geri verebileceğini düşünmekteydi. Bu, duygusal bellek kuramıdır. Fakat gerçekte yaşamış olduğumuz şekilde geçmişi bellek aracılığıyla bütünüyle asla bulamayız. Çünkü onu hatırlamamız, şu anda içinde bulunduğumuz şeye bağımlıdır ve hatıralarımız da bizimle birlikte değişir.

İnsan yüreğinin zamanın geriye döndürülemezliğini reddedişinin bir diğer işaretini, ebedi dönüş efsanesinde bulmaktayız. Stoacılar, birkaç bin yıllık bir dönemin sonunda her şeyi içine alacak evrensel bir yangının arkasından zamanın tüm akışının aynı olaylarla tekrar başlayacağına inanmaktaydılar. Nietzsche de evren tarihinin, her olaya ait binlerce ayrıntıyla birlikte, sonsuz olarak yeniden tekrarlanacağını düşünmekteydi: "Şu anda yaşadığın ve geçmişte yaşamış olduğun şekilde bu hayatını bir kez daha, sayısız kez daha yeniden yaşamak zorunda kalacaksın. Her acı, her zevk, her düşünce, her inleme yeniden sana dönecek; şu örümcek, ağaçların arasındaki şu ay ışığı, şu an, kendin dahil hayatında sözle anlatılamaz büyük veya küçük ne varsa hepsi aynı düzen, aynı sıra içinde geri dönecek. Varoluşun ebedi kum saati yeniden alt üst olacak ve sen, toz zerrecikleri arasında bir toz zerreciği olan sen de onunla birlikte havaya savrulacaksın."

Belki bu efsaneye esin kaynağı olan şey, şairlerin çoğu kez insani zamanın geriye döndürülemezliği karşısına koydukları doğanın zamanının görünüşteki geriye döndürülebilirliğidir: Benim yavaş yavaş yaşlanmama karşılık, ilkbahar her sene geri gelmektedir. Ama bu sürekli gençleşme, ancak görünüştedir; çünkü bitkiler, dünya, yıldızlar da yaşlanmaktadır. Gerçekte zaman, basit bir ritm, aralıksız olarak aynı yerlerden geçen dairesel bir yarış pisti gibi göz önüne alınamaz. Zaman, Platon’un Timaios’ta olmasını istediği gibi "değişmez ebediliğin hareketli imgesi" değildir ve geriye döndürülemezliği onun ana özelliği olarak kalmaktadır.

Zamanın geriye döndürülemezliği karşısındaki trajik güçsüzlüğüm hem beni geçmişimin karşısına koyan deneyimlerimde, hem geleceğe doğru yönlendiren deneyimlerimde kendisini göstermektedir. Pişmanlığın doğurduğu acı, geçmişle ilgili güçsüzlüğümü açığa vurmaktadır. Geçmişte özgür bir biçimde bir seçim yaptığım duygusuna sahibim. Çünkü başka türlü davranma imkanım vardı. Fakat artık bir şey yapamam, olan oldu. Önümde bulunduğunda sadece bir tasarı olan ve kendisini özgür bir biçimde gerçekleştirdiğimi düşündüğüm eylemim, bugün artık geriye döndürme imkanım olmaksızın gerçekleşmiştir. Zamanın zalim büyüsüyle o, benim kaderim olmuştur. Özgürce yaptığım bir eylem, geçmişte kalan bir eylem olurken, benim için bir kadere dönüşmüştür.

Pişmanlığın doğurduğu acıya, gelecek söz konusu olduğunda, beklenen şeyin yol açtığı işkence karşılık olmaktadır. Zamanda her şey aynı hızla yolculuk eder ve ben, yarınki randevumdan beni ayıran saatlerin akışını hızlandıramam. Ayrıca onu yapmak elimde olsa bile, yapmaktan pişman olabilirim, çünkü o hayatımı kısaltacaktır. Jankélevitch şöyle yazmaktadır: "Bu kadar kısa yıllar nasıl olup da bu kadar uzun günlerden meydana geliyor?" Sonuçta, gelecek beni korkutmaktadır, çünkü benim ölümümü içinde bulundurmaktadır. "Bir adam doğduğu anda, ölecek kadar yaşlıdır" der Martin Heidegger ve ölüm tehlikesi benim bütün mümkünlerimin ufkunda kendini göstermektedir. Kontes Anna de Noailles‘in şu çok güzel mısralarda ifade ettiği şey de budur:

"Asıl sahip olduğumuz bizi bekleyen işler
Ben şimdiden ölüyüm madem ki ölüm beni bekler."

c. Uzay karşısında gücüm

Yukarıda gösterdiğimiz gibi zamana gücüm yetmemesine karşılık uzay üzerinde etkili olabilirim. Varoluşumun kendisiyle karışan zamana sözümün geçmemesine karşılık, uzaya, dışımda bulunan şeye sözüm geçer. Gabriel Marcel’in diliyle söylemem gerekirse "Ben zamanım", ama uzaya "sahibim". Zamanın varoluşsal "sır" olmasına karşılık uzay nesnel "problem"dir. Yunanca’da problema, Latince’de objectum, öne konulan şey anlamına gelir. Uzay, problemler ve tekniklerin özel yeri, özel alanıdır; çünkü uzay, önümde bulunan şeydir. Uzaya bakabilirim, onu bölebilir, ölçebilirim (Ölçmek, belli uzunluktaki bir doğru parçasını uzunluğu belirsiz doğru parçalarıyla karşılaştırmaktır). Tekniklerin etkililiği nesnelerin uzayda yer değiştirmelerinden başka bir şey midir? Bilimin ancak araçsız deneyin verilerini uzaya aktararak evreni ifade etme ve fethetme başarısına erişmesi dikkate değerdir. Bilimde, örneğin,ağırlığa ilişkin öznel ve belirsiz kas duyumu, yerini, terazinin ibresinin kadran üzerindeki durumuna bırakır. Organizmamın ortamla son derece karmaşık ilişkisini ifade ettiğinden (Çünkü organizmamın kendisi bir sıcaklık kaynağıdır ve ben sıcaklığı iletebilme özelliklerine göre şeyleri sıcak veya soğuk bulurum) ötürü bulanık ve aldatıcı olan sıcaklık duyumunun yerini, termometrenin okunması, yani veri olan bir ortam içinde bir alkol veya cıva sütununun genleşmesine ilişkin görsel değerlendirme ve bu genleşmenin derecelendirilmiş bir cetvel üzerinde ölçülmesi alır. Aynı şekilde elektrik bilimi, elektrikle ilgili ilkel duyumlarımızı ihmal ederek uzayda görülebilir ve ölçülebilir etkileri (terazi yardımıyla ölçülen elektrolizin ürünleri olan galvanometrenin ibresinin yer değiştirmeleri) meydana getirmek üzere elektriği kullanan teknikler sayesinde gelişmiştir. Zamanın kendisine de aynı şekilde, yani onu uzaysal alana aktarmak suretiyle hakim olabiliriz. Bu bilimsel olarak zamanı uzaya indirgeme problemi, felsefede özel bir öneme sahiptir ve tüm dikkatimizi üzerinde toplamalıdır.

d. Zamanın uzaylaştırılması

Zamanın uzayla ölçülmesinden daha sıradan bir şey yoktur. Yoldan geçen birine "Belediye binası daha uzak mı?" diye sorduğumda, bana aralarında bir ayrım yapmaksızın "Beş dakika ileride" veya "Üç yüz metre ileride" diye cevap verilir. Bilimsel olarak zamanı ölçmek, hareketinin muntazam olduğu kabul edilen bir cismin katettiği bir uzayı, örneğin bir saatin kadranı üzerinde ibrenin katettiği uzayı ölçmek demektir. Bir duvar saati, sabit kabul edilen periyodik bir olayın tekrarlanmalarını (bir sarkacın salınımlarını, bir zembereğin gerilimini, bir kuarsın titreşimlerini) kaydeder ve çeşitli sağlam saatlerin uyuşması pratikte onların hareketlerine olan güvenimizi teyit eder. Ancak uzay tarafından ölçülen bu soyut ve muntazam zaman, Bergson’a göre, gerçek zamanın, bilinç tarafından yaşanan sürenin doğasını çarpıtmaktadır. Uzay ve zamanın ürünü olan bu "kırma kavram", yani duvar saatlerimizin evcilleştirilmiş zamanı, özgür ve vahşi olan doğal zamana, niteliksel olan, ölçülebilir olmayan, sevincimizin ritmine göre hızlanan, üzüntümüzün temposuna göre yavaşlayan yaşanan süreye ihanet etmektedir. Hepimiz, her ikisi de aynı şekilde ölçülmesine, diyelim saat tutulduğunda bir buçuk saat olarak ölçülmesine karşılık heyecanlı bir filmin, psikolojik olarak, sıkıcı bir konferanstan daha kısa sürdüğünü biliriz. Bergson için bilinç tarafından yaşanan zaman, salt niteliksel bir değişmedir; o, ölçüye gelmez, birbirinden ayrı ve yan yana dizilen anlardan oluşmaz. Tersine o batan bir güneşin renkleri veya bir şarkının notaları gibi birbiriyle birleşip kaynaşan anların organik birliğidir: "Tamamen saf olan süre, benimiz kendini yaşamaya bıraktığında, şimdiki halle daha önceki haller arasında bir ayrım yapmaktan kaçındığında, bilinç hallerimizin birbirini izleyişinin almış olduğu şekildir. Bunun için benimizin tümüyle geçen duyum veya izlenim içinde kaybolmasına ihtiyaç yoktur, çünkü bunu yaptığı takdirde o devam etmekten kesilir. Onun daha önceki halleri unutmasına da ihtiyaç yoktur. Bu halleri hatırlarken bir noktayı başka bir noktanın yanına koyar gibi bu halleri şimdiki halin yanına koymaması, bir şarkının notalarını hatırladığımızda olduğu gibi onları bu halle birleştirip kaynaştırması yeterlidir." Ancak (pratik ihtiyaçlardan dolayı) doğal olarak dışa dönük olan zihnimiz, geometrik uzaydan (nesneleri çözümleme ve onlar üzerinde etkide bulunmaya mükemmel bir şekilde imkan veren çerçeveden) yakasını kurtaramaz ve haberimiz olmadan bu uzayı, hallerin birbirlerini izlemesine ilişkin bu tasavvurun içine dahil eder.

2. Klasik bir problem: Zaman gerçek midir, yoksa zihinsel mi?

1 | 2

facebook

twitter

İzleyiciler

  • Gizlilik Politikası ve Şartlar
  •   © Felsefeye giriş bu bir felsefe blogudur by düşündüren sözler 2007

    Back to TOP