SANAT FELSEFESİ (ESTETİK)

ONÜÇÜNCÜ BÖLÜM

Sanat

Sanat kelimesi çift anlamlıdır. O, hem teknige, hem güzel sanatlara; hem zanaatçının çalışmasına, hem sanatçının çalışmasına işaret edebilir. En genel anlamında sanat, insani bir üretim, "insanın dogaya ekledigi" şeydir. Fakat teknik etkinligin faydacı kaygılar tarafından yönlendirilmesine karşılık sanatçının etkinligi -bu sayfalarda sözü edilecek etkinlik-, özel bir degeri, güzeli hedefler. Lalande’ın Felsefe Sözlügü’ne göre "Sanat veya Sanatlar, bilinçli bir varlık tarafından meydana getirilen her türlü güzel üretim"dir.

Estetik denen şey de sanat üzerine felsefi düşünmeden ibarettir.( Estetik terimi, Yunanca aisthesis, duyudan gelmektedir ve XVIII. yüzyılda ortaya çıkmıştır. Kant’ta estetik duyarlılık ve onun "a priori formlar"ı olan uzay ve zamanla ilgili felsefe alanıdır. Ancak Kant’ta kelime bugünkü anlamında, yani güzellik duygusu, zevk ve genel olarak sanat üzerinde felsefi düşünme anlamında da kullanılır. ) Sanat üzerinde düşünmek her şeyden önce güzel dedigimiz bu özel degerin anlamını aydınlıga kavuşturmaktır.

1. Doga ve sanat

Güzel ve çirkin duygusu, sanatsal etkinlikten önce geliyor gibi görünmektedir. Güzel resimler veya güzel heykellerin var olmasından önce insanlar bir çiçegin, bir hayvanın, bir yüzün, bir güneş batışının güzelligine duyarlı olmuşlardır. O halde sanatsal güzellikten bagımsız olarak dogal bir güzellik vardır. Dogal güzelligin ölçütü nedir? Canlı bir varlık söz konusu oldugunda, onun "güzellik"i, formlarının işlevlerine mükemmel uyumundan kaynaklanıyor gibi görünmektedir. Önümüzde birçok yarış atı oldugunu varsayalım. Onların en güzelleri, bacakları ince ve güçlü olanlar, yumuşak formları bizde en kolay bir şekilde yarışın hızını hatırlatanlardır. Daha genel olarak canlı bir varlıgın güzelligi gençlikle, saglıklılıkla, canlılıkla ilişkili gibi görünmektedir. Şüphesiz cansız varlıkların, bir kayanın, bir güneş batışının güzelligiyle ilgili nesnel bir ölçüt vermek daha zordur. Charles Lalo’ya göre, cansız varlıklarda güzellik, güçtür. "İki kayadan en güzel olanı, en kocaman olanı, en yıkılamaz olanıdır. İki berrak gökten en güzel olanı, en parlak, en uçsuz bucaksız olanı, iki fırtınadan en güzel olanı en şiddetli olanı, hatta iki çölden en güzel olanı en ümit kırıcı, en vahşi, en tekdüze olanıdır.” Ancak burada güzellik yargısı herkesin zevkine, farklı çaglara ve uygarlıklara göreli olan son derece öznel bir şey gibi görünmektedir.
Romantikleri büyüleyen derin ve ıssız ormanlar, dev daglar, dibi görünmeyen uçurumlar, Mme de Sévigné için, "korkunç ıssızlıklar"dan başka şeyler degildir. Dogal güzellik, o halde, her şeyden önce kişisel bir duyguya cevap veren, bizde sevinç duygusu uyandıran şeydir. Lalo, "Dogada güzel diye adlandırdıgımız şey, her şeyden önce, kendisiyle en büyük mutlulukla birlikte olacagımızı hissettigimiz şeydir" der.

Peki sanatsal güzellik? O çok basit olarak insani tekniklerle dogal güzelligin gösterilmesi, ifade edilmesi degil midir? Leonardo da Vinci, "Göz, resmedilen güzellikten dogal güzellikten duydugu zevki duyar" demekteydi. Kendi elinden çıkmış heykeli canlandıran heykeltraş Pygmalion’un efsanesi, kusursuz sanatsal güzelligin canlı varlıkların güzelligiyle aynı şey oldugunu ima eder gibidir. Tüm okullara ait bütün sanatçılar her zaman dogadan esinlenmek gerektigini tekrar etmişlerdir. Boileau gibi, Victor Hugo da onu ileri sürmekte ve Ruskin şunları söylemektedir: "Mimarı daglara gönderin. Orada doganın bir kemerden, bir kubbeden ne anladıgını ögrensin!" Yunan mimarisinin kenger yapragı, gotik mimarinin yonca yapragı, sivri kemeri, dogadaki yaprakların taklidinden başka bir şey degildir.

Bununla birlikte bizim amacımız, dogal güzellikle sanatsal güzellik arasındaki bu özdeşleştirmenin bir önyargıdan, sanatın gerçek alanına girmeden önce ortadan kaldırmamız gereken temel bir önyargıdan başka bir şey olmadıgını göstermektir.

Şüphesiz sanatın bazı formları, başka bazı formlarına göre daha kolayca dogal güzellikle sanatsal güzellik arasında bir özdeşleştirmeye imkan verirler. Klasik diye adlandırılan sanatçılar en büyük bir çogunlukla eserlerinde zaten güzel olanı, yani dogada saglıklı ve hoş bir şekilde var olanı temsil etmeyi seçmişlerdir. Phidias, Praksiteles, daha sonra Leonardo da Vinci, Rafael, Mikel Anj, insanlıgın üstün tiplerini, atletleri veya muhteşem güzellikteki kadınları temsil ederler. Klasik müzik, ses uyumlarının agır basmasını arar. Corneille’in cesaret ve soylulukla dolu kahramanı, yüksek bir ruha sahiptir. Heykelcilik, çok özel olarak, hemen hemen her zaman kendileri bakımından güzel olan modelleri temsil etmeye önem vermiştir. Malzemesinin saglamlıgı, üç boyutluluguyla o daha kolayca gerçeklik izlenimi yaratabilir.

Brunetière’in (Paris’te Montparnasse mezarlıgındaki) heykelinin, modeline, sanatçıya kahramanının burnu üzerindeki kelebek gözlügünün vidalarını sıkmanın iyi olacagını düşündürecek kadar benzeyen heykelinin, nasıl güzel bir heykel olmuş olabilecegini anlamakta güçlük çekeriz.

Ancak klasik sanatın, heykelciligin kendileri bile sanatsal güzelligin dogal güzellikten başka bir şey oldugunu bize sezdirmektedir. Bedbaht Junie’yi aglatmaktan karanlık bir zevk duyan Neron’un sadistligi, kendisi bakımından bizde igrenme doguracak igrenç bir tutkudur, ama Racine’in Rembrandt’ı hatırlatan bir ışık-gölge atmosferi içinde bu sadistligi ortaya koydugu Britannicus’taki unutulmaz sahne, trajedi sanatının tartışılmaz şaheserlerinden biridir. Rodin, konusu sefahatle geçmiş bir hayatın yıpratmış oldugu yaşlı bir kadının igrenç çıplak vücudu olan Heaulmière Böyleydi adlı heykeliyle hayranlık verici bir eser yaratmamış mıdır? Klasik estetigin üstadı olan Boileau, daha o zamanlar şöyle yazmaktaydı: "Hiçbir yılan, hiçbir igrenç canavar yoktur ki sanat tarafından taklit edilince gözlere hoş görünmesin."

Sanat eserinin güzelligi, doganın güzelligi degildir. Bazı sanatçılar ne demiş olurlarsa olsunlar, üzerinde iyi düşünülürse bu apaçık bir şey olarak görünmektedir. Ribera’nın eçiş bücüş ayagı, Murillo’nun dilencileri, Hollanda resimlerindeki sigara dumanına bogulmuş odalar, Potter’in inekleri veya Chardin’in kazanları sanatsal olarak güzeldir. Ama mutfaktaki bir kazan, çayırlıktaki herhangi bir inek, Madrid’in her tarafı dökülen bir sokagında karşımıza çıkan bir dilenci, şüphesiz güzel degildirler; onlar dogal bir güzellige sahip degildirler veya en azından biz onlara ancak sanatsal kültürümüzden hareketle bir tür güzellik yükleriz. Bir kilisenin önünde karşılaştıgımız bir dilencinin "bir Murillo gibi" güzel oldugunu söyleriz. Sıradan mutfak aletleri bize Chardin’in bir tablosunu hatırlattıkları için sanatsal bir heyecan verir. Oscar Wilde bir gün bir dostuna şöyle yazmaktaydı: "Bugün bahçem Corot’nun bir resmine benziyor" ve Goncourt kardeşler, günlüklerine, bir tavlanın kapısından bir an için gördükleri atların "Géricault’lar kadar güzel" olduklarını yazmışlardır. Gerçekten kültürlü bir kafa için dogal güzelligin gelişmesi sanatın gelişmesiyle ilişkilidir. Bize doganın bazı gerçeklerinden zevk almamızı ögreten, sanat eserleridir. Eger sanat eserleri olmasaydı onlara kayıtsız kalırdık.

Dogal güzellikle sanatsal güzellik arasındaki köklü ayrım (Kant, "Sanat, güzel bir şeyin temsili degildir, bir şeyin güzel temsilidir" der) Pascal’ı meşgul etmiş olan bir güçlügü çözmemize imkan vermektedir. Pascal şöyle yazmaktadır: "Resim ne kadar boş bir şey! Orijinaline hayran olmadıgımız şeylere olan benzerligiyle bizi kendine hayran ediyor." Gerçek şudur ki sanat hiçbir şekilde bir taklit degildir. Taklit, sanatsal ihtiyaçlardan başka ihtiyaçlara cevap verir. Eger ben fotograftan, çocuklarıma çok benzeyen bir imge bekliyorsam, bunun nedeni bir sanat eserine sahip olmayı arzu etmem degil, onların genç yaşlarının sadık bir hatırasını korumak istememdir. Tarih öncesi dönemin insanlarının magara resimleri, çok sadık bir biçimde av sahnelerini temsil ederler. Ama bizim için onların güzelligini meydana getiren şey, bu sadakatleri degildir. Ayrıca tam taklit kaygısı burada herhangi bir estetik arzuya degil -çünkü magaraların en derin kısımlarına kazınmış olan bu resimler hemen hemen görülemez idiler- çok daha büyük ölçüde ritüel bir işleve boyun egmektedir -çünkü magara resimlerinin dogrulugu sanatçının degil, büyücünün ihtiyacına cevap vermekteydi-. Gerçekte dogayı taklit etme iddiasında olan gerçekçi sanat, zaman bakımından geç bir sanattır, sanatsal bir sapmadır. Zola’nın, Courbet’nin gerçekçi sanatlarının, bir sanat olarak kalmalarının nedeni, aslında tam da ölümcül vaatlerini yerine getirmemeleri, doganın bir kopyası olmamalarıdır. Malraux, "Courbet’nin yangınının arkasında gerçegin kendisinden çok Rembrandt vardır" der. Özgür tiyatronun kahramanlık döneminde Antoine’da sanatçılar istedikleri kadar sırtlarını seyircilere dönsünler veya ögle vaktini göstermek için gonga on iki defa vurdursunlar, bu sözüm-ona "hayat dilimi"nin hayata sadece ismen benzedigi, en gerçek tiyatronun bile gerçekten başka bir şey oldugu hissediliyordu. Hatta sanat, gerçeklik izlenimini, gerçeklik yanılsamasını ancak gerçege sırtını çeviren teknikler sayesinde verebilir. Rodin’in Yürüyen Adam, Nude’nin Mareşal Ney gibi eserleri bu açıdan tipiktirler: İnsan hiçbir zaman Yürüyen Adam gibi, yani her iki ayagı da yerde, tam olarak yere basan bir tarzda, yürümemiştir. Gerçegin estetik yanılgısını verebilmek için isteyerek ne kadar çok yanlış yapılmıştır! Sanat, dogadan başka bir dünyadır. Ve gelecek sanatçıya bir eser yaratma düşüncesini veren şey, genellikle doganın güzelliginin yaratmış oldugu bir heyecan degildir. Sanatçıya bir şiir veya bir roman yazma düşüncesini veren şey, hayat degildir, şiir veya roman okumaktır. Aynı şekilde bizi resim yapmaya itebilecek şey de dogayı seyretmemiz degildir, müzeleri veya sergileri ziyaret etmemizdir. Sessizligin Sesi’nde Malraux’un güzel bir şekilde söyledigi gibi, "Nasıl ki bir müzisyen, bülbülleri degil müzigi, bir şair, güneş batışlarını degil mısraları severse, bir ressam da öncelikle şekilleri veya manzaraları seven biri degildir, tabloları seven biridir (...) Efsanevi hayat hikayelerine göre Cimabue, koyunların resmini yapan çoban Giotto’ya hayran olur. Gerçek hayat hikayelerine göre ise Giotto’ya resim yapma aşkını veren koyunlar degil, Cimabue’nın tablolarıdır".

Ve Malraux, genç bir ressamın kendi tarzını bulmadan önce şüphesiz taklit etmekle başladıgını, ancak dogayı degil üstatların eserlerini taklit etmekle başladıgını gösterir. Aynı şekilde yeni sanatlar her zaman eski sanatlardan hareketle kendilerini ararlar. Çerçeveleme, flu veya "sert" ışık verme problemleriyle fotografçılık, önce resim sanatından esinlenmiştir ve Malraux’nun dedigi gibi ilk fotograflar, "sahte natürmortlar, sahte manzara resimleri, sahte portreler" olmuşlardır. “Sinemanın kendisi kesinlikle hayattan degil, sirkin ve tiyatronun farsından hareketle yaratılmıştır.”

O halde sanat, bütün görünüşleri altında, gerçegin bir yansısı degil, başka bir plana aktarılmasıdır. O, başka bir dünyanın yaratılması, sevdirilmesidir. Malraux’un ifadesiyle, "sanat, formların üsluba dönüştügü" şaşırtıcı simyadır. Sanat eserinin güzelligi, doganın kendisinde bulunan bir degerin kopya edilmesi degildir, özel ve özgün bir güzellik degerinin yaratılmasıdır. Bu analizimizde daha ileri gidebilmemiz için şimdi sanatsal yaratımdan söz etmemiz gerekmektedir.

2. Sanatsal yaratım

3. Estetik seyir

4. Güzel

facebook

twitter

İzleyiciler

  • Gizlilik Politikası ve Şartlar
  •   © Felsefeye giriş bu bir felsefe blogudur by düşündüren sözler 2007

    Back to TOP