Gözaldanması olarak Yaratılış

Jean Baudrillard

Bertrand Russell'm Analysis of Mind'daki ("Düşüncenin Çözümlenmesi") paradoksal düşüncesi herkesçe bilinir: Buna göre, dünya birkaç dakika önce yaratılmıştır, ancak ne var ki yanılsamalı 'hayali' bir geçmişi anımsayan bir insanlıkla donatılmış olarak...

Bu konuda, XIX. yy. İngiliz doğabilimcisi P. H. Gosse'un Omphalos başlıklı kitabında yer alan (Le Sourire duflamant rose'da ("Pembe Flamingonun Gülücüğü") Stephen J. Gould'ca yorumlanan) varsayımı anımsatılabilir; buna göre başlangıcın tüm jeolojik izleri ve fosillerle, insan türü de dahil olmak üzere türlerin evriminin izleri, dünyanın Kutsal Kitap'a göre Tanrı tarafından beş bin yıl önce yaratılışının çağdaş bir simülasyonu olabilir.

Bunun daha ilerisine, zamanın derinliklerine değin uzanır gibi gözüken her şey, bağışlayıcılığıyla dünyamıza bir başlangıç ve bir tarih bahşetmek ve bizde zamanın aktığı yanılsamasını uyandırmak için Tanrı'ca tasarlanmış bir mizansen olabilir. Bir üst iradenin gücünden kaynaklanmış olacak dünyanın olduğu İmliyle katlanılamazlığına insanların dayanabilmesi için Tanrı, onlara bir geçmiş armağan etmiş olabilir. Yaratıcı eylemin birdenbireliğini artık düşünmüyoruz bile, ama Tanrı belki de bunu göz önünde bulundurmuş ve dengelemek, insana kendi varlığını katlanılabilir kılmak için bir görüntü 'simülakr' tarih armağan etmiştir. Kuşkusuz insan kendine şöyle bir soru yöneltebilir: tanrı, insan türüne gerçekten merhametmi etmiştir, yoksa bu, aslında söz konusu olan yalnızca bir serap olduğu halde insanoğluna kendi kökenlerine ilişkin bilginin yasak meyvesi sunulur gibi yapılarak bir kez daha onunla dalga geçmek için yapılmış ucuz bir şakadan mı ibarettir?

Ne olursa olsun, Gosse'un önerisi olağandışı bir nitelik sunar: Kutsal Kitap'ın açımlamalarını güvencelemek için Tanrı'yı hilekâr bir simülasyon dehası durumuna getirir. Burada ince bir inançsızlık anlayışı yok mudur? Tanrı, bu gözaldanmasına dayalı bozunmayı icat etmeksizin dünyayı yaratmakla yetinebilirdi. Demek ki bu, ancak O'nun kurnazca zevkinin bir sonucu olabilir. Bu durumda, kesin bir belirsizliğe mahkûm olan geleceğin arkeologlarının aleyhine olsa bile, oldukça sevimli bir davranışa dönüşmektedir. Çünkü, Gosse'un açıkça belirttiği gibi «Tanrı'nın ex nihilo anlık bir eylemle taş içinde cisimleştirdiği bu katmanlar ve bu fosiller, gerçek zamanm akışınm belirtileri olsalardı ancak bu kadar gerçek olabilirlerdi.» Eğer gerçekdışı geçmiş en az bizim nesnel gerçekliğimiz denli gerçekse, bu durumda bizim gerçekliğimiz de bu gerçekdışı geçmişten daha fazla gerçek değildir. Yeri gelmişken, Ekklesiastikos'a dayanarak şunu belirtelim: «Simülakr, gerçeği gizlemez; kendisinin olmadığını gizleyen gerçektir. Simülakr gerçektir.»

Neyse ki, kör ve tutarsız bir imanın buyurduğu bütün bunlar yanlıştır. Bununla birlikte, salt simülasyon varsayımını göz önünde bulundurmak üzere inancın önyargısı bir yana bırakıldığında, Gosse'un düşüncesi şaşırtıcı ufuklara ve tümüyle dikkate değer bir olasılığa açılır. Hatta kehanet havası bile uyandırır. Çünkü, varsayımı gerçekleşmek üzeredir: Tüm geçmişimiz fosil bir simülakr içine kaymak üzeredir, ama Tanrı'ya ait olan yapaylığın kurnaz dehasını insanoğlu devralmıştır. Türün yaratılışının sanal olarak yeniden canlandırılmasını, günümüzde insanoğlu üstlenmiştir ve bu canlandırma, geçmişimizin olduğu denli geleceğimizin de sanal gerçekliği durumuna dönüşmek üzeredir.

Fosillerin bilimsel varsayım ve moda dönemlerinin keyfine bağlı olarak derlenmesi, dökümü yapılması, yorumlanması ve yeniden yorumlanmasının ötesinde; her şey, nesnel gerçekliği ele avuca sığmayan bir nitelik kazanan jeolojik ve arkeolojik bir gereçle yapılan bir film çalışması (kurgu, çerçeveleme, ışıklandırma, kesitlemeler, sahne geçişleri) havasına bürünür. Bu kalıntılar, ekranlarımız üzerinde bıraktıkları izler dışında başka bir varlıkları olmayan mikrofizik parçacıklar gibidir.

İzlerin ve çelişkili varsayımların art arda gelmesi, geride aynı belirsizlik, görece inanılırlık izlenimi bırakır. Bu kalıntıların nesnelliği sorun oluşturmaz. Dökümlerinin ve inceleme yöntemlerinin yoğunluğuyla inanılırlıklarını yitirmiş olduklarından, sorun, bu kalıntıların gerçeklik ve dolayısıyla kanıt konumundan kaynaklanır. En küçük ayrıntısına değin izlenen herhangi bir «malzemede» söz konusu olduğu gibi bu izlerin gerçek -aşırı hale gelmesinden kaynaklanır- her «bilimsel» araştırma, sonunda gerçek nesnesini yok eder.

Gosse'un iddia ettiği gibi, artık bunu yönlendiren kuşkusuz Tanrı değildir. Bunu, kendi varoluşumuzun izlerinin gerekliğinin silinmesine, duyulur dünyamızın kanıtlarının kılı kırk yararak inceltilmesine yol açan kendi bilgi düzeneğimiz gerçekleştirir. Kesin olarak kurmaca bir geçmişin yaratılmasında Omphalos Tanrı'sının yerini aldık. Simülasyon yöntemleri arasında hâlâ bir farklılık vardır. Çünkü, her ne denli Gosse'un gözbağcı Tanrı'sı türün geçmişinin izlerini kafadan uydurmuşsa da, yaratılışı gerçek bir dünyayı ve bir tarihi başlatıyordu. Bir kez yerli yerine oturmuş olaraktan, hayali geçmişlerinin herhangi bir engellemesiyle karşılaşmaksızın, şeyler nihai hedeflerine doğru yol alırlar. Bu tanrısal düşgücü veya Yaratıcı'nın film hilesine benzer şakası, onların mevcut durumlarını değiştirmez. Buna karşın bizler, artık gerçeklik ve simülasyonu birbirlerinden ayırt edemiyoruz. Bizim için Adem'in göbeği (Âdem bir kadından doğmadığına göre göbeğinin varolması gerekmiyordu, ama ilksel eylemin ilahi keyfiliğinin gizlenmesi için resimlerde betimlenmesi gerekiyordu), bizim için Âdem'in göbeği sorunu artık gündeme bile gelmemektedir: Bizleri gerçek dünyaya bağlayacak hiçbir göbek bağı izinin bulunmaması ölçüsünde, tüm insan türünü gözaldatması hilesiyle bir göbekle süslemek gerekmektedir. Bizler bir kadın tarafından -bakalım daha ne kadar sürecek bu- doğuruluruz; ama yakın bir gelecekte, in vitro (labaratuar koşullarında üretilmiş) kuşağıyla Âdem'in «göbeksizlik» koşullarına geri döneceğiz: Geleceğin «insanları»nın göbeği olmayacak.

Eğretilemeli olarak, daha şimdiden «belirsizliklerin göbeğindeyiz». Yalnızca geçmişimizin izleri sanallaşmakla kalmamış, şimdimiz de simülasyona bırakılmıştır. Sanki Gosse'un düşündüğünden daha kurnaz, daha şeytansı olan bir Tanrı, anlaşılmaz alaycı tasarısı içinde ilahi simülasyonunu geleceğin en uç sınırlarına değin yaymış gibidir. Yahut da geçmişin bu simülasyonu, artık iyi bir komedi değil, ama şu anda sürdürdüğümüz yaşamın genelleştirilmiş simülasyonunun acımasız bir sonucu, Virtual Reality'mizin (sanal gerçeklik) mantıksal uzantısıdır.

Tüm bu tanrıbilimsel yerine (alegori), son derece güncel sorunları kucaklamaktadır. Bu simülasyon iyiliksever bir Tanrı'nın işi, veya kurnaz bir Tanrı'nın tuzağı olmasına göre farklılaşır. Bizim bağlandığımız sanal yanılsamanın kârlı bir yanılsama olup olmadığını ya da bu doğrultuda daha ileri giderek, bu kez insan türünün bilinçli olarak yaptığı bir seçim uyarınca, kendisine yapay bir yazgı bulmanın büyüsüne kapılarak boğazına kadar hileye gömülmekten başka bir şey yapıp yapmadığını bilmekte yarar vardır. İnsan türü yoksa tanrısal yaratılışı bozarak, dizgeli bir simülasyon aracılığıyla onu saptırarak Son Yargı'ya acı bir alay yöneltip, evreni tümden insan yapımı bir nesneye dönüştürerek, yalnızca intikam düşü peşinde mi koşmaktadır?

Tanrı evrim sürecini gizleyerek, bu yolla insanoğlunu kaçınılmaz bir sondan korumuştu. Çünkü, çelişkili bir biçimde, ölüme karşı tek güvence ex nihilo yaratılmış olmaktır; bu da, yine aynı oranda mucize niteliği taşıyan yeniden dirilme şansının sürmesini sağlar; buna karşın, bir evrimin ürünü olduğunuz takdirde yolun sonunda elinizden yok olmaktan başka bir şey gelmeyecektir. Yaratılış'ın gücü, gelecekteki ölümsüzlüğün güvencesidir; buna karşın türün soy oluşu, onu zamanla yok olmaya mahkûm eder. Ve gerçek bir dünyadan doğmaya yönelik çabamızdaki tüm sorunumuz, aslmda Tanrı'nınkiyle aynıdır: İnsan türünü, gerçek varoluşuna ve sonluluğuna ilişkin saptama ile ümitsizliğe düşürmemek.

Gosse'a göre durum basittir: Gerçeklik, Tanrı'nın otoritesi aracılığıyla var olur. Ama, eğer aynı Tanrı doğruyu ve yanlışı eşzamanlı bir biçimde yaratabiliyorsa elden ne gelir? (Yanılsamanın tohumları Tanrı'nın kendisinden kaynaklandığına göre bu, şeytansı bir hile de değildir.) Bu durumda, bizim dünyamızın bir önceki dünyanın simülakrı kadar sahte olmadığı güvencesini ne sağlayabilir? O zaman, gerçekliğin tüm kapsamı şimdiki, geçmiş, gelecek zaman- tartışmalı bir niteliğe bürünür. Eğer Tanrı Yaratılış'tan önceki çağın kusursuz bir aldatıcı görüntüsünü ortaya çıkarabiliyorsa, o zaman mevcut gerçeklik sonsuza değin doğrulanamaz kalır. Demek oluyor ki bu, bilimsel bir varsayım değildir.

3 Yorumlar

8 Kasım 2009 22:52  

İlginç, şaşırtıcı...

MAHİR KANIK
9 Kasım 2009 03:14  

tanrının beni aldattığı fikri bende bulunabiliyorsa,bu benden mi kaynaklanır yoksa tanrıdan mı?kaynak o ise ve külli iradenin bir parçası olarak cüzi irade insanda mevcutsa tanrının beni aldatmadığına yada beni kukla olarak oynatmadığına nasıl inanabilirim?şüphe değil kesinliktir insanı çıldırtan.eğer tanrı var olsaydı işin içinden gerçekten çıkamazdık.çünkü tanrıya düşünceyle ulaşmanın yolları biryerlerde sürekli tıkanmış vaziyette!!

Adsız
17 Temmuz 2012 05:19  

işin içinden çıkabildiğimizi mi sanıyorsun???

o zaman bana bir damla sudan bu kadar kompleks bir varlığın oluşumunu ve neden bu kadar sistemler yumağı halindeki hücrelerden örgütlendiğini açıkla(işin içinden sen çıkabiliyormuşsun ya ondan merak ettim)


dünyaya gelmemize sebep olan sıvı çok değişik bir maddeyken yine bundan çok değişik özellikli şeylere sahip olmaktayız.Örneğin kan,idrar,sümük,mukoza vs.gibi şeyler neden oluşmakta...

ben bunların "NASIL" oluştuğunu biyoloji merakım sayesinde bilmekteyim.senden öğrenmek istediğim ise "NEDEN" böyle olmamız.

Deminde belirttiğim gibi "işin içinden çıkabilen bir insan olduğun için" bu konuda "eğer haklıysan" beni aydınlatmanı istiyorum.

(NOT:sadece Yaradan'ın varlığına dair insanlar üstünden soru sordum daha denizler,dağlar,hayvanlar vs girmedim bile...)

abone ol

Abone olun güncellemeler posta kutunuza gelsin:

Google takip

  © Felsefeye giriş bu bir felsefe blogudur by düşündüren sözler 2007

Back to TOP