2. Duygu ahlakları

Eğer Bentham’ın ahlak sistemi çöküyorsa belki ona - ve La Rochefoucauld’ya - bu ahlakın psikolojik postülalarının da karşı çıkılabilir olduğunu eklemek gerekir. insanı harekete geçiren şeyin sadece veya esas itibariyle kişisel çıkar kaygısı ve bencil hesaplar olduğu kesin değildir.

Bizi doğal olarak iyiye iten eğilimler, duygular yok mudur? "Duyarlılığımızın onura, edebe aykırı eylemleri seyretmek veya onların hikayesini dinlemekten rahatsız olduğu" bir gerçektir. Bunun tersine fedakarlık, cömertlik olaylarına tanık olduğumuzda hayranlık duygularıyla coştuğumuzu hissetmekteyiz (Tiyatroda, sinemada duygusal kalabalıklar kendiliklerinden iyi kahramanın tarafını tutarlar ve ona yapılan kötülüklerden nefret ederler). insanla ilgili ilk gerçek, benin yalnızlığı değildir, kişilerin birlikte var oluşlarıdır. Sevincimizi- hatta kendi hazzımız, kendi çıkarımız pahasına- başka insanların mutluluğunda bulmamızın kaynağı olan sempati duyguları, dostluk ve sevgi deneyimleri, insan doğasının temel verileridir*. (* Bentham’ın kendisi hazzın kapsamını, yani paylaşılabilme özelliğini hesaba kattığında bunu kabul etmektedir. Böylece kurnaz benciline en az da olsa bir toplumsallık vermekten ve Le Senne’in çok iyi bir şekilde söylediği gibi sistemini "sonsuz küçük bir sempati eğilimi ile, sonsuz küçük bir sevgiyle düzeltmekten kendini alamamaktadır".)

Başka insanların mutluluğuna tam bir kayıtsızlık demek olan mutlak ahlak- tanımazlık, kökten tek bencilikle, yani asli özelliğini belirttiğimiz bu bilinçlerin iletişiminin sert inkarıyla ilişkilidir. Bunu, kahramanları zalim olmaktan çok bencil olan Marki de Sade’da açık bir biçimde görmekteyiz. Bu kahramanlardan biri örneğin şöyle demektedir: "Duyulmamış alçaklıkların bir araya gelişi sayesinde en küçük bir hazzı satın alabileceksem, bunun ne zararı var? Çünkü haz, hoşuma gitmektedir, o bendedir, bana aittir. Cinayetin sonucuysa beni ilgilendirmez, çünkü o benim dışımdadır." Böylece Sade’ın kahramanı, kendisini mutlak bir yalnızlığa mahkum etmektedir ve eğer insanlar çok yaygın olarak bu tek bencilikten kaçınmaktaysalar bunun nedeni onların doğal olarak duygulara sahip olmalarıdır. O halde ahlakı temellendirecek olan şey, kendiliğinden duygular olacaktır.

Örneğin, arkasında trajik bir dekorun bulunduğu bir duygu ahlakını geliştiren Schopenhauer’ın görüşü budur. Ona göre farklı bireyler, dünyanın tözü olan tek bir "yaşama isteği"nin görünüşlerinden başka bir şey değildir. Bu yaşama isteği, saçmadır, çünkü hayatın, kendisinden başka bir amacı yoktur. Hayat kör bir biçimde ve bir nedeni olmaksızın kendini çoğaltır ve devam ettirir. Fakat korkunç bir yanılgının kurbanı olan bireyler, çoğunlukla kendilerini yaşama isteğinin tümü olarak alırlar, birbirleriyle mücadele ederler ve ne kalıcılığı bulunan, ne de bir anlama sahip olan "dünya nimetleri"ni ele geçirmek için (Sisyphos’un kaya parçalarını elde etmek için boğuşan çocukları gibi) birbirlerini boğazlarlar. Schopenhauer’a göre bu yürekler acısı hastalığın büyük ilacı acımadır. Gerçekten acıma, bencilliği sevgiye dönüştürebilir, çünkü başkasının acısını gören ben, kendi payına, acı duyar ve böylece insanlar kendi üzerlerine kapanmaktan ve birbirlerine kapalı olmaktan çıkarlar. Acıma bize bütün varlıkların derin birliğini gösterdiğinden aynı zamanda ahlaksal ve metafizik genişliğe sahip bir duygudur. Buna karşılık ahlaksızlık, bireysel tikellikler yanılsamasıyla ilişkilidir.

Genellikle "duygucu" ahlakçılar ahlak değerlerini insan doğasının doğal eğilimlerine dayandırırlar. Marie Jean Guyau’ya göre hayatın doğal atılımı özgecildir. Sağlıklı bir insan, herhangi bir çaba sarf etmeksizin veya herhangi bir hesap yapmaksızın, dolaysız olarak, kendisini başkalarına adama, fedakarlık yapma eğilimindedir. Bu bakış açısına göre bencil, bir hastadır. O, hayatiyetten yoksundur, dışarıda sarf edemeyecek kadar az kaynakları olan ve elindeki bu az kaynağı kendisini kurtarmaya, kendisiyle dünya arasına koruyucu bir barikat dikmeye ayıran kişidir. Ahlaksal hayat, en basit olarak, hayatın kendisidir, çünkü hayatın kendisi başkalarına açık olma, cömertlik, fedakarlıktır. Bu koşullarda Guyau’nun ahlakı ödevsiz, yaptırımsız bir ahlak olarak kendini göstermektedir. Onda sert ve aşkın bir ödeve boyun eğer bir biçimde uymak üzere insanın bir kurala itaat etmesi, kendi doğasını sakatlaması söz konusu değildir. Kendim olmam, varlığımın temeli olan cömertçe atılıma kendimi bırakmam yeterlidir. Çünkü ancak başkalarına vererek kendimi tam olarak gerçekleştiririm. O halde ahlak, doğal duygularımın, hayatın atılımının kendisinin içindedir.

Bergson’un ünlü eseri Ahlak ve Dinin iki Kaynağı’nda karşılaştığımız da bu türden ancak çok derinleştirilmiş düşüncelerdir. Şüphesiz Bergson, ahlakın belli bir açıdan bize bir kurallar ve yükümlülükler sistemi olarak göründüğüne itiraz etmemektedir. Gerçekten o mesleki görevini yerine getirmek, başkasının malını elinden almamak vb. türünden kolektif bir alışkanlıklar bütününe indirgenen ortak ve gündelik bir ahlaktır. Onda aşkın yükümlülüklerden ziyade toplumsal zorunluluklar söz konusudur. Ortak kurallar, grubun kendini koruma eğiliminden başka bir şey ifade etmezler. Onda toplum denen büyük organizmaya özgü bir tür biyolojik denetlemeler söz konusudur. Bundan dolayı ortak ahlak, tutucu ve zamana uyucu bir özelliğe sahip olacaktır. Öte yandan iyi disipline adilmiş bir yurttaşta artık bir yükümlülük değil, alışkanlık söz konusudur.

Ancak Bergson’a göre gerçek ahlak, kahramanın veya azizin vicdanında cisimleşmiş olan ahlaktır. Bu kişiler, grubun alışkanlıklarından ayrılan ve bir atılım içinde yeni ahlaksal değerler yaratan çığır açıcılardır. Bergson klasik psikolojinin, heyecanı bir anormallik, bir bozukluk, belli bazı zihinsel tasavvurların ardından gelen bir değerler yıkımı olarak gören anlayış şemasının burada, bu olayda tersine çevrilmesi gerektiğini düşünmektedir. Çünkü burada ilkin heyecan artık bir sonuç değildir, bir kaynaktır. Sonra ve özellikle heyecan artık bir düzenin yıkılması değildir, değerlerin yaratılmasıdır. Kahramanı ve azizi harekete geçiren heyecan yaratıcı bir heyecandır.

Heyecan sadece değerler yaratmaz, aynı zamanda onların yayılmasına imkan verir. Çünkü kahramanın ve azizin coşkusu, bulaşıcıdır. Kitle, yukarıdan gelen bu çağrıyla uyanır. Onda uyuklama halinde olan idealin güçleri, yeni fikirlerin büyük yaratıcılarının temsil ettiği örnek tarafından harekete geçirilirler. Burada kitle artık bir yükümlülüğün veya alışkanlığın zorlamasına boyun eğmez, karşı konulmaz bir heyecan duyar, kahramanın çağrısının çekimine kapılır. Bu çağrı, bir grubun çıkarıyla sınırlı olduğu için kapalı bir ahlak olan sosyal ahlakın dar barikatlarını yıkar. Kahramanın ve azizin ahlakı açık bir ahlaktır, bize tüm insanlığın iyiliğini hedefleyen değerleri gösterir. Başlangıçta kapalı ahlakın temsilcileri bu ahlaka karşı çıkarlar. Atina’nın tutucuları Sokrates’in derslerinden rahatsız olurlar, Filistin’in dinsel otoriteleri isa’nın vaazından endişe duyarlar ve Sokrates’le isa’nın sonuçta öldürülmüş oldukları bir gerçektir. Ama onlar yeryüzüne ortadan kalkmayan tohumlar atmışlardır.

Bergson için gerçekte iki farklı ahlakın olmadığına işaret edelim. Çünkü sosyal alışkanlıkların bütünü olan kapalı ahlak, kahramanın ahlaksal girişimini şiddetle engelleyebilse de geçmişin büyük ahlaksal yeniliklerinin bir tür soğuk ve donuk, kurallar haline getirilmiş sonucundan başka bir şey değildir. Gerçekten yeni ahlaklar sonunda törelere girerler ve cömert atılım, kurallar ve geleneklere dönüşerek katılaşmaya doğru gider. Kahraman ve azizin ahlakı, fışkıran kaynağında alınan, yaratıcı gençliğinin en canlı anında kavranan ahlaksal atılım, oturmuş kuralların rahatlığı içinde uyuşukluğa gitme tehdidi ile karşı karşıya bulunan cömert yürekleri silkip uyandıran bir atılımdır.

Ahlakı, yüreğin atılımına, duygulara dayandırabilir miyiz? Ahlaksal değerlerin hayatın atılımı içinde bulunduğunu kabul edecek miyiz? Ahlak pedagojisinde duyguların büyük bir rol oynadıkları şüphesizdir. Kimse coşkunun, cömert duyguların ödevimizi yerine getirmemizde işimizi kolaylaştırdığından, bu nedenle eğitimin onları geliştirmeye çalışması gerektiğinden şüphe etmeyecektir. Ancak felsefi düşünceye ahlaksal değerleri doğal duygular üzerine dayandırmak zor görünmektedir. Çünkü doğal duyguların sadece ahlaksal hayatın değerlerine özgü olmadıkları açıktır. Acıma ve sevgi, duygulardır, ama kin ve kıskançlık da öyledirler. Eğer iyi duygularla kötü duygular arasında bir ayrım yapıyorsam, bunun nedeni iyi ve kötünün kuralının duyguları aşmasıdır. Çünkü ben bu kural adına o duyguları yargılamaktayım. Kendisi bir değer yargısının konusu olan doğal içtepiler, bundan dolayı, sözünü ettiğimiz kuralın ilkesi olamazlar.

Öte yandan Guyau ve Bergson’un ahlakı üzerine dayandırma iddiasında oldukları bu hayat atılımının çift anlamlılığını kabul etmeliyiz. Guyau ve Bergson için hayat, duygusal, cömert bir atılımdır. Ama başka bazılarına göre hayat atılımı tamamen farklıdır. Örneğin, Friedrich Nietzsche, hayatın değerleri adına bir sertlik ahlakının, bir anti-ahlakın savunmasını yapmaktadır. Bergson’da hayatın doğal atılımının en yüksek ifadesini azizlerin merhamet dolu bağışlarında bulmasına karşılık Nietzsche aynı hayat atılımı adına acıma ve sevgiyi mahkum etmektedir. Çünkü ona göre acıma, güçten düşürücü bir acı kaynağıdır. Sevgi ise zayıfları yapay bir biçimde varlıkta tuttuğu için doğaya aykırıdır. Nietzsche’ye göre hayat atılımı, kudret ve tahakküm iradesidir, muzaffer bencilliktir. Görüldüğü gibi doğal içtepi üzerine gerek bir ahlak, gerekse bir ahlak-tanımama dayandırılabilir. Hayat atılımının kendisi hiçbir zaman bir ahlak ilkesi değildir. O ancak onu onaylayan veya mahkum eden bir değer yargısı sayesinde ahlak ilkesi olur. Böylece Nietzsche ve Schopenhauer’in her ikisi de buyurgan, bencil, zalim bir yaşama isteğinin varlığını kabul etmektedirler. Ancak Schopenhauer, bu isteği mahkum etmekte ve acıma duygusuna üstün bir yer vermektedir. Buna karşılık Nietzche, onu onaylamakta ve bir eylem ilkesi olarak tesis etmektedir. O halde doğal içtepiyi reddetmeye veya yüceltmeye karar verdiğim yargının kendisi, doğal içtepinin alanına ait değildir. O başka bir plana aittir.

Sonra gerçekten ahlaksal diye kabul ettiğim duyguların kendileri de her zaman çok güvenilir kılavuzlar değildir. Duygular öznel, zamana göre değişen şeylerdir. Harekete geçirdikleri doğal davranışlar bilinçsiz oldukları için çoğu kez tehlikelidirler. Pişmanlık karakteristik bir ahlak duygusudur. Ama ondan daha boş ve daha tehlikeli bir duygu yoktur. Hata geriye dönülmez bir biçimde işlendikten sonra büyük acı duyma neye yarar? Pişmanlıkta değersizlik duygusu insanın o kadar kafasına saplanır ki insan tam kendisini terk etmesi gereken anda o utanç verici geçmişten bir türlü kendini kurtaramaz. Pişmanlık, zarar artık olup bittikten ortaya çıktığı için saçma bir duyarlılıktır. Vladimir Jankélévitch’in hoş bir şekilde söylediği gibi, o "kafası geç çalışanların ahlak bilinci"dir. Spinoza pişmanlık duygusu içinde kıvranan insanın iki defa güçsüz olduğunu söylemiştir: Önce bir hata yapmış olduğu için, ikinci olarak umutsuzluğa düştüğü için.

Ve herkes pişmanlığın göreli, değişken özelliğini bilir. Hassas ruhlar, küçük günahlar, hatta hayali kabahatlerden dolayı kendilerine sonsuz eziyet ederler. Angelo Hesnard, "temiz olmayan düşünceler"den dolayı korkunç acı çeken, ama eyleme geçer geçmez pişmanlıklarını unutan hassas insanlardan çok doğru bir biçimde söz etmiştir. Çünkü "iç hata" (düşüncede kalan ve kimseye zararı olmayan hata) ahlaksızca eylemin kendisinden daha çok pişmanlık verir. Gerçek ahlaksızlara, gerçekten çok büyük suçlar işleyenlere gelince onlar genellikle hiçbir pişmanlık duymazlar. Kötüyü yapma alışkanlığı, onları katılaştırır. (Racine’nin Mathan’ı Athalie’de bunu gayet iyi bilir: O, "suikast yapa yapa bütün pişmanlıklarını yok etmek istediği"ni söylemez mi?)

ANA FiKiRLER

Çıkar ahlakının dolaylı olarak doğaya dayanmasına karşılık (Eninde sonunda namuslu bir adam olarak davranmam daha akıllıca, iyi hesaplanmış çıkarıma daha uygun bir şey değil midir?) duygu ahlakı doğrudan doğruya doğayı ifade ettiği iddiasındadır: Ona göre hayatın en derin atılımı, cömertlik ve özgecilliktir.

Bununla birlikte çıkar yalnızca bir ahlak görüntüsünü temellendirebilir. Platon şöyle demekteydi: Bir insanın çoban Gygès gibi kendisini istediği anda görünmez kılan sihirli bir yüzüğe sahip olduğunu tasavvur edelim: işte bir ahlakın otantikliği hakkında karar vermek için karşı çıkılamaz bir ölçüt! Eğer görünmez olmamızdan, bütün bakışlardan gizli olarak bize fayda getirecek kötü işler yapmakta yararlanırsak daha önceki tümüyle çıkar peşinde koşan dürüstlüğümüzün sahte olduğu ortaya çıkacaktır. Eğer çıkarımıza ve bize sunulan sihirli kolaylıklara rağmen dürüst davranışlarda bulunmaya devam edersek, ancak o zaman bizim ahlaklılığımız gerçektir. Onun gerçek olmasının nedeni işte tam da bencil çıkarımızı göz önüne almamamızdır. O halde çıkara dayanmaları şöyle dursun "ırmakların denizde kaybolmaları gibi erdemler de çıkarda yok olurlar."

Peki bizim bencil çıkarımıza yabancı olan ahlaksal hayat doğal duygulara dayanmaz mı? Schopenhauer, bencilliğin duvarlarını yıkma gücüne sahip olan tek şeyin acıma olduğunu ileri sürmektedir. Bergson, sadece yeni değerler yaratmakla kalmayan, aynı zamanda onların yayılmalarına da imkan veren kahraman ve azizin yaratıcı heyecanından söz etmektedir (Çünkü bu yaratıcıların coşkuları bulaşıcıdır).

Ahlak gerçekten yüreğin atılımına, duyguya dayandırılabilir mi? Şüphesiz ahlak pedagojisinde duyguların oynayabileceği büyük bir rol vardır. Coşku, cömert duygular, ahlaksal davranışı kolaylaştırırlar ve ahlak eğitimi bu tür duygulardan yararlanmak, onları geliştirmek için kullanılabilir.

Ancak felsefi düşünce için ahlak değerlerini duygulara dayandırmak güç görünmektedir. Eğer ben iyi duyguları öyle olmayanlardan ayırt ediyorsam, bunu bu duyguları yargıladığı için onları aşan bir ahlak kuralı adına yapmaktayım. Her kendiliğinden dürtünün bir eylemin meşru ilkesi olduğunu düşünürsem, cinayeti basit olarak bazı insanların öldürmekten büyük bir coşku duymalarından dolayı meşrulaştıran Marki de Sade’a vereceğim bir cevabım olamaz. Bir değer yargısının konusunu oluşturan doğal dürtüler (vicdan adına kendilerinin iyi veya kötü olduklarını söyleyeceğim doğal dürtüler), o halde bir yargının ilkesi olamazlar.

abone ol

Abone olun güncellemeler posta kutunuza gelsin:

Google takip

  • Gizlilik Politikası ve Şartlar
  •   © Felsefeye giriş bu bir felsefe blogudur by düşündüren sözler 2007

    Back to TOP