2. Bilim ile teknik arasındaki ilişkiler (1)

a. İlke farklılığı

Bilimsel etkinlikle teknik etkinlik, ilke bakımından, birbirinden ayırt edilebilir. Bilimin gerçekte var olan nesnel ilişkilerin sürekli bir keşfi olarak kendini göstermesine karşılık teknikten, geniş anlamda, "faydalı kabul edilen bazı sonuçları meydana getirmeye yönelik iyi tanımlanmış usuller bütünü"nü (Lalande) anlayabiliriz. Bilim, gerçek nesnenin peşinden koşarken, öznel zevklerimizi, bireysel tercihlerimizi dışarı atmak ister. Teknik ise bunun tersine kendisini tam da bilimin kendini kurtarmaya çalıştığı bu ihtiyaçlarımızın, arzularımızın, öznel amaçlarımızın hizmetine koşar. Teknik, "olması gerekeni, olması temenni edileni", yani “gerçekte olmayanı meydana getirmek için bir çaba"dır. Bilim ise olanı bilmek, açıklamak için bir çabadır.

b. Bilgi ile eylem arasındaki mantıksal ilişkiler

Tekniğin doğayı değiştirmeyi, ona insani arzunun isteklerine boyun eğdirmeyi istemesine karşılık bu isteğin ancak bilgi sayesinde bir güce kavuşması mümkün gibi görünmektedir. Bilim bize doğa yasalarını, olayların ilişkilerini açığa vurur; Teknik ise arzu edilen bir sonucu elde etmek için bu yasaların bilgisinden yararlanır. Kuramsal neden-eser ilişkisi mantıksal olarak teknik bir araç-amaç ilişkisine dönüştürülebilir görünmektedir. Teknik, uygulamalı bir bilgidir. "Bir kez olaylar ortaya konup yasalar formüle edilir edilmez insan, ihtiyaçlarını, arzularını, hatta kaprislerini doyurmak için derhal onlardan yararlanmaya çalışır. İşte o zaman sanat veya teknik dediğimiz şey ortaya çıkar. Fizik ve kimyadan yararlanan mühendis, makineler imal eder. Fizik, kimya, biyolojiden yararlanan hekim, bir reçete yazar. Sosyolojiden yararlanan yasa koyucu, bir kararname yayınlar." Geniş halk topluluğu çoğunlukla bilim ve tekniği birbirine karıştırır. Çünkü bilimi o ancak şeyler üzerinde etkide bulunma imkanı verdiği, pratik uygulamalar yoluna girdiği andan itibaren tanır. Böylece Pasteur veya Claude Bernard’ın adını bilen birçok insan onların ikisinin de hekim olduğunu zanneder. Oysa Pasteur bir kimyacı, Claude Bernard ise bir fizyologdu. Ancak onların bilimsel çalışmaları çok verimli tıp tekniklerine yol açmıştı.

c. İnsanbiçimci açıklama ve büyüsel eylem

İlk açıklama biçimlerinin insanbiçimci olduğunu gördük. İnsanlar ilkin doğa kuvvetlerini kendi imgelerine göre tasavvur etmişler, onları ruhlar olarak görmüşler (animizm, canlıcılık), onlar üzerine insani psikolojik özellikler yansıtmışlardır. O halde, ilkel toplulukların, psikolojik araçlarla doğa üzerine etkide bulunmaya çalışmış olmaları bizi şaşırtmamalıdır. Büyü yöntemleri bu tür şeylerdir. Büyü, eylem planında olayları açıklamanın insanbiçimci ve canlıcı aşamasına karşılık olan "canlıcılık stratejisi"dir. Böylece ilkeller, sanki doğa kuvvetleri insanlar gibi kelimelerle yönetilebilirmiş gibi büyülü sözlerle rüzgarlar, yağmurlar, hastalıklar üzerine etkide bulunmaya çalışırlar.

Yunanlılar öfkelenmiş düşmana bir rehine sunar gibi ters esen rüzgarları dindirmek için İphigeneia’yı kurban ederler. Taklide dayanan büyünün amacı, zayıf bir doğanın güçlerini canlandırmaktır. Kuraklık döneminde büyücü bir sağanak yağdırmak için tarlalara birkaç damla kutsal su serper. Bilinçsiz büyücüler olarak biz de Aralık ayının uyuyan güneşini uyandırmak için Noel ağacı üzerinde mumlar yakmaktayız. Öznel benzerliklere dayanan büyü ayinleri için de aynı şeyleri söyleyebiliriz: Büyücü, bir insanı temsil ettiği kabul edilen küçük bir bebeğe iğneler batırarak bu insanı öldüreceğini iddia eder. Bazen bir resimle yetinilir: Bazı tarih öncesi mağaraların duvarları, avın verimli olması için okla vurulmuş hayvan resimleri veya kabilenin soyu tükenmemesi için şişman kadın resimleriyle kaplıdır.

Prestijlerini sadece kendilerini çevreleyen psikolojik değerlere borçlu olan tuhaf usuller yüzyıllar boyu devam etmiştir. Böylece 1100 yıllarına doğru Théophile, "demiri keçi sidiğinde ıslatmak gibi bir işlemle bile karşılaşabileceğimizi" söyler. Burada bir kişinin karakterinin, aşağılatıcı bir uygulamayla sağlamlaştığı örneğinden hareketle demiri "ıslattığımız" açıktır.

d. Fakat pozitif teknik pozitif bilimden önce ortaya çıkar

Büyüsel eylem safhasıyla insanbiçimci açıklama safhası arasındaki paralellik bize çarpıcı görünmektedir. Ancak "pratik"le "kuram"ın sistemli olarak paralel seviyelerde kaldıklarını sanmamalıyız. Gerçekte pozitif ve akılsal bir bilim kurulmadan önce gerçek dünyaya uyarlanmış etkili, pozitif tekniklerin oluşmuş olduğunu görmekteyiz. Mantıksal bakımdan teknik, bilginin bir uygulaması gibi görünmekte ve bu bilginin akılsallık düzeyine karşılık olan bir etkililik düzeyine ulaşması olarak kendini göstermekteyse de bilimler ve tekniklerin tarihi, gerçekte olayların farklı cereyan etmiş olduğunu göstermektedir.

İlkel topluluklar bilim adına layık herhangi bir bilime sahip değildirler. Onların doğa hakkındaki kuramları insanbiçimci yanılgılara mahkum kalmaktadır. Bununla birlikte onlar son derece usta tekniklere sahiptirler (Öte yandan bu tekniklere büyü usullerini de eklerler). Yerlilerin ağaç gövdelerinin içini oymak suretiyle yaptıkları kayıklar kusursuz bir biçimde dalgaya uymaktadır. Yay ve okları avcıya onlardan bekleyebileceği bütün hizmetleri sunmaktadır. Burada kuram pratiğin çok gerisindedir. Alain şöyle demektedir: "Öyle görünüyor ki bu çağların bütün pozitif fikirleri aletlerin içinde kapalı bir durumda bulunmaktadır ve onları oradan çıkarmak mümkün olmamıştır."

Eğer etkili teknik pozitif bilimden önce gelmekteyse (eylem ve düşünce arasındaki kesinti yasası), bunun nedeni ilk tekniklerin içgüdünün, kendiliğinden ve bilinçdışı biyolojik uyarlamanın devamından başka bir şey olmamalarıdır. Alet, doğal olarak organı devam ettirmektedir (Yunanca’da organ (organon), alet anlamına gelir). Sopa, kolun devamıdır; olta, bükülmüş parmağı taklit eder. Andre Leroi-Gurhan "Ortam ve Teknikler" adlı güzel kitabında, tekniklerde gerçekleşen insani eğilimlerin hayvanın biyolojik uyumunda iş gören kuvvetlerin devamı olduklarını göstermiştir. Ustalık, bilgiden önce gelmektedir. Öte yandan eylemin acilliği bilimsel olarak neden etkili olduklarını açıklama imkanına sahip olmadan çok önce rastlantı sonucu keşfedilmiş empirik usullerin kullanılmasını gerektirir. Voltaire, sanatların çoğunluğunu sağlıklı felsefeye değil, mekanik bir içgüdüye borçlu olduğumuzu söylemekteydi. Ve o, sözlerine şunu ilave ediyordu: "Eğer kuramın kaldıraçların kullanılmasından önce gelmesi gerekseydi iri bir taşı yerinden oynatabilmek için kaç asır geçecekti!" Aynı şekilde eğik düzlemin kullanılması da kuramdan birkaç yüz yıl önce ortaya çıkmıştır. Mimarinin başlangıçlarından itibaren çok ağır kütleleri belli bir yüksekliğe çıkarmak için onları eğik düzlemler boyunca itmek akla gelmiş ve aradan fazla zaman geçmeden eğim ne kadar yumuşaksa işin o kadar kolay olacağı fark edilmiştir. Bugün bile çoğu kez gücümüz bilimimizi aşmaktadır. Psikiyatrlar elektroşok teknikleriyle bazı melankolik hastaların durumunu iyileştirmektedirler, ama hiç kimse elektroşokun beyin üzerine etkisinin ne olduğunu tam olarak bilmemektedir. Nihayet politik eylem de hemen hemen empiriktir. İnsanlar yönetim teknikleri ortaya koymak için gerçekten bilimsel bir sosyolojinin kurulmasını bekleyemezler.

e. Bilim, tekniğin çağrılarına cevap vermek için meydana gelir

Tarihsel bakımından pratik kuramdan, teknik bilimden önce gelir. Bilim, tekniği izler ve bütün bilimlerin kaynağında pratik kaygılarla karşılaşılır. İlk matematikçiler, Mısırlı yer ölçümcüleri, "geometriciler", yani Nil’in taşmasından sonra toprak parçalarını yeniden paylaştırmaları gereken "toprak ölçümcüleri"ydi. Aynı şekilde aritmetik de ticaretten, alış veriş zorunluluğundan doğmuştur. "Hesaplar", önceleri tüccarların kendileriyle öküzlerini veya koyunlarını saydıkları çakıl taşlarıydı. Yunanlılarda ölçülemeyenlerin keşfine yol olan şey, fıçıların hacmini ölçme olmuştur. Aynı şekilde XVI. yüzyılda matematikçileri zaman, hız, sınır kavramlarını analiz etmeye götüren şey, zemberekli saatlerin yapımı, askerlik sanatına topçuluğun girmesi, denizcilikteki ilerlemeler olmuştur.

Bazı elkitaplarında buhar makinesi, termodinamiğin ilkelerinin uygulamasının örneği olarak verilir. Oysa buhar makinesi, bilimsel termodinamikten önce ortaya çıkmıştır. Carnot, İngiltere’nin buharlı gemilerinin iyi işlemesine borçlu olduğunu düşündüğü denizlerdeki üstünlüğünü elinden almanın hayalini kuran yurtsever bir subaydı. Böylece o buharlı gemilerin verimini yükseltmenin yollarını düşünmeye başladı. Sıcaklıkla iş arasındaki ilişkiler üzerine kendi kuramını geliştirdi ve 1824’te çağdaş termodinamik bilimini temellendiren "Ateşin Hareket Ettirici Gücü Üzerine Düşünceler"’ini yayımladı.

Ekonomik, siyasal durumlara göre bilimsel ilerleme teşvik edilebilir veya engellenebilir. Örneğin, XIX. yüzyılda büyük metalurji sanayicileri bazen bilimsel araştırmayı engellemişlerdir. O zamanlar metalurji alanına, yeni tekniklerin gerektirebileceği pahalı yatırımlardan korkan korumacı ve tutucu bir burjuvazi tröstü hakimdi. Böylece bilgin Henrile Chatelier Metalurji Dergi’sini yayımlamaya başladığında metal sanayiinin patronları mühendislerine onu desteklemeyi yasaklamışlardır.

Biyokimya alanında durum farklı olmuştur. Bu alanda o sıralar henüz büyük tröst yoktu. İmbikçiler, sirkeciler, ipekçiler işyerlerinin kapılarını istediklerine açmakta özgürdüler. Bu uygun koşullar Pasteur’ün olağanüstü kariyerine çok yardımcı olmuştur. Pasteur, bira imal etme konusunda güçlüklerle karşılaşan üreticiler tarafından ziyaret edildiğinde, Lille üniversitesinde ders vermekteydi. Mayalanma problemi üzerine araştırmalarının hareket noktası bu ziyaret olmuştur.

f. Teknikle bilim arasındaki kesinti

Ancak bilim, bilim öncesi doğal tekniğin basit bir devamından tamamen farklı bir şeydir. Bilim önceleri üstü örtük bir şekilde bulunan usullerin açıklığa kavuşturulmasından ibaret değildir. Şüphesiz bilimsel neden kavramı, kökeninde, açık bir şekilde teknik bir kavramdır, çünkü Maurice Pradines’in doğru bir şekilde belirttiği gibi neden, "yapan şey"dir. Ancak bilimle kendiliğinden içgüdüsel pratik arasında bir kesinti vardır. Bilim, ilkel tekniğe karşı mesafe alır, usullerini iyileştirmek üzere akılsal olarak onu analiz eder.

Maurice Pradines şunları yazmaktadır: "İnsanlar, bina yaparak mimar olmazlar. Daha çok yıkarak mimar olurlar. Ama bu analiz denen bir yıkım tarzıdır. Analiz, kaba yıkımın harabeye çevirdiği şeyleri öğelerine ayrıştırmaktır. Analizde binanın sırrını, gücünü araştırmak için yıkmak söz konusudur."

Teknisyen zihniyeti bilimsel zihniyet haline gelirken ani bir değişime uğrar. Gerçekten bilimsel çabayı harekete geçiren şey, her zaman tekniğin başarısızlıklarıdır. Teknisyen, pratik etkinliğine karşı koyan engellerle karşılaşır (Örneğin Floransa’lı su ustaları boş tulumbalarda suyu 10.33 metrenin üzerine çıkaramamaktadırlar). Bilim adamı bu pratik engeller üzerinde düşünür, onları kuramsal problemler haline getirir. Galile, Toriçelli artık kendilerine," Suyu nasıl yukarı çıkartmalıyım?" diye sormazlar", "Su neden dolayı 10.33 metrenin üstüne çıkmamaktadır?" diye sorarlar. Başarıya erişen kendiliğinden bir etkinlik hemen hemen bilinçsiz olarak gerçekleşir. Bilincine varmayı, özellikle bilimsel bir problemin bilincine varmayı doğuran şey ise, her zaman başarısızlıklar, güçlüklerdir.

1 | 2

1 Yorum

14 Ağustos 2012 19:19  

BİLİM ADAMI doğanın sistemini keşfetmeye çalışırken teknik adam ise bilimi yaşama uygulamaya çalışır.
Bilim adamı ne kadar teorik ve soyut bir düşünce yapısına sahip ise yaratıcılığı o kadar artar.Teknik adam ise bu bilimsel teorileri uçaklara,arabalara, cihazlar dönüştürerek insan yaşamını kolaylaştırır ve modernleştirir.Teorik fizikçiler olmadan cern test edebileceği bir standart modeli nerden bulabilirdi.Teorisini uygulayamayan bir bilim adamı doğruluğunu nasıl bilebilirdi.Bilimi mühendisliğe indirgenmesine ise teknik-teknoloji diyoruz. Bilim ve teknik alanın arakesit-çevirmen adamları mühendislerdir. Teori ve paratiğin birliği ise bilimsel devrimdir. bkz.BİLİMSEL DEVRİMLERİN YAPISI-T.KUHN.

abone ol

Abone olun güncellemeler posta kutunuza gelsin:

Google takip

  © Felsefeye giriş bu bir felsefe blogudur by düşündüren sözler 2007

Back to TOP