DÜŞÜNDÜREN SÖZLER - 31

1-insan coşkunluk anlarında olabildigine bencildir.o dakikada kendisinden daha ilginç daha çekici bir konu olabilecegini düşünmez dünyada.

( TOLSTOY )

2-hayatta her şey denge üzerine kurulu ise şayet,erkegin dengeleyiciside kadındır.erkek sert,kadın yumuşaktır;erkek çogunlukla aklını kullanmaya çalışır,kadın duygularını;erkek vahşidir,kadın sevecen;erkekler kurnaz,kadınlar kıskançtır;yöneten erkekler,yönetilen kadınlar.tuhaftır dünyada olup biten kötülükler erkegin tabiatının özelliklerini taşır.yagma,talan,yıkım,acı,işkence v.s hepsinin ardında erkek ve düşüncüleri vardır.kadınlar,yönetimde erkeklerden bagımsız varolmadıkları sürece kendi tabiatlarını yaşama geçirmeye çabalamadıkları sürece dünya daha kötüye gitmeye devam edecektir.

( GORKİ )

3-yaşam beklentiler dogurur insanda,beklentiler heyecan ve umut.yok olan her beklenti yaşamın bir sillesidir bekleyene ve bekleyen ne kadar zayıfsa yaratacagı çökkünlükte bir okadar yaralayıcı ve etkileyicidir.

( HERMANN HESSE )

4-bir insan için degişen durum ve koşullar içinde tutarlı kalmanın biricik yolu;eylemini yönetici bir temel düşünceye göre ayarlamak,o durum ve koşullarla birlikte degişmektir.

( WİNSTON CHURCHİLL )

5-yasa koyucuların,yazarların ve sanatçıların ,siyaal nedenlerden dolayı suçlanarak askeri mahkemelere yollandıgına ve böylece inancın ve düşüncenin,kör cesaret ve sagır itaat tarafından yargılatıldıgına katiyen inanmıyacaktır torunlarımız;tabii eger o güne kadar yeryüzünün en aşagılık ve alçak halkı durumuna düşürülmemişlerse...

( BENJAMİN DE CONSTANT )

6-bir halkın,kendisine zorla kabul ettirilen yasalara özdenlikle uydugu hemen hemen hiç görülmemiştir.

( DENİS DİDEROT )

7-bir siyasal suçu tanımlamaktan daha zor bir şey yoktur.

( G.J DANTON )

8-kılıcın ardından kagıdı seferber etmek gerekir herzaman...

( B.G MORALES )

9-ve böylece tarih,ölüler üzerinde yüksek sesle hükümn verirken,yaşayanlarıda sessizce yargılamış olur.

( II. FREDRİCH )

10-insanlar korktukları kimseleri incitmektense,sevdikleri kimseleri incitmeyi yeg tutarlar daima.

( NİKOLA MACHİAVELLİ )

Wittgenstein: Olguların Diliyle Konuşmak -Tractatus Bağlamında Bir Deneme-

Wittgenstein felsefesini genel olarak Tractatus ve Soruşturmalar dönemi olmak üzere iki döneme ayırmak mümkündür. Her iki dönemde de birbirine yakın görüşler ortaya koymasına rağmen, Wittgenstein’ın ikinci döneminde farklı bir felsefe yapısının, bu dönemde kaleme aldığı Felsefi Soruşturmalar adlı eserle başladığı açıktır.

Wittgenstein’ın ilk dönem eseri olan Tractatus Logico-Philosophicus, Russell’ın etkisinde kaldığı dönemlerde yazdığı bir tür mantık felsefesi denemesidir. Bu dönemde o, felsefi sorunları mantıksal açıdan incelemekte ve dilin sınırlarını çizerken dünyanın sınırlarını da belirlemeye çalışmaktadır. Tractatus, yayımlandıktan sonra mantıkçı pozitivistlerin en fazla yararlandıkları eser olmuş ve Viyana Çevresi denilen okulun felsefi görüşlerinin şekillenmesine katkıda bulunmuştur.

Dil-Dünya İlişkisi

Wittgenstein’ın Tractatus’ta ele aldığı temel sorun, dilin mantıksal yapısının ne olduğudur. Bu kitapta o, dilin sınırlarını belirlemeye çalışırken, aynı zamanda felsefenin sınırlarını da belirlemeye çalışır. Olgu ile değeri birbirinden ayıran yapının ne olduğu, aklın ve bilginin sınırlarının nereye kadar ulaşabileceği sorununu ciddi anlamda ele alan ve onu çözüme kavuşturmaya çalışan ilk filozof, Kant olmuştur. Kant’a göre değer dünyasının akılla düşünülmesi bir sanıdan başka bir şey değildir. Aklın kendisi, fenomenlere karşılık gelen kategorilerin dışında bir “kendinde varlık” fikrini düşünmesiyle yanılsamaya düşer (Kant, 1993: B 307-8). Anglo-Sakson felsefenin temel uğraşılarından olan olgu-değer ikileminin bir çözümünü vermeye çalışan Wittgenstein, bilinebilecek şeylerin olguyla sınırlı kalacağı kanısına ulaşmıştır. Olgular neyin olduğu gibi olduğunu ve neyin de olduğu gibi olmadığını belirleyen etkendir. Mantıksal uzam içindeki olgular da dünyayı oluştururlar (TLP: 1.12 vd.).

Görüldüğü üzere dünyayı oluşturan yahut dolduran olgular, değer alanını dünyanın dışına sürüklemeye zorlanırlar. Dilin sınırlarını belirleyen etkenin olgular olması ve dünyanın da bu olgulardan oluşması, değer alanının dünyada yerinin olmadığını zorunlu olarak söyler. Wittgenstein felsefesinin belirtmeye çalıştığı temel nokta işte budur. Dil ile dünya arasında kurulan bağıntı, dilin de dünya gibi olgusal olmasından değil, dilin dünyanın sınırları içinde yer almasından kaynaklanır. Olgusal olma ve dünyada yaşama arasındaki paralellik de buradan gelmektedir. Wittgenstein gibi söylersek, dilin sınırları dünyanın sınırlarıdır (TLP: 5.6).

Dil, dünyanın sınırlarını belirlerken aynı zamanda olguların sınırlarını da belirlemiş olmuyor mu? Aslına bakılırsa dilin dünyanın sınırlarını belirlediği de yoktur. Çünkü dil dünyanın içinde var olmakla dünya tarafından sınırları çizilmiş olmaktadır. Dünyanın sınırlarını çizen temel unsursa, olgudan başkası değildir. Buradan dünya ile yaşamın aynı olduğu sonucu kolayca çıkar; zaten Wittgenstein dünya ile yaşamı bir ve aynı sayar (TLP: 5.621).

Hakikat ve Anlam Sorunu

Wittgenstein’ın ilk dönem felsefesinin temel sorunlarının başında hakikat sorunu gelir. Hakikat olarak zannedilen şeylerin hakikati var mıdır ve bu nasıl bilinir? Bu da anlamlı-anlamsız değerlendirmesini felsefenin gündemine getiren soru olmuştur ve geçmişte yapılan doğru-yanlış değerlendirmesi bir kenara bırakılmıştır. Felsefede hakikatin mekanının cümle olduğunu söyleyen Gadamer’e koşut olarak Wittgenstein da cümlenin hakikati oluşturan biricik unsur olduğunu belirtir. Çünkü dili oluşturan unsur, cümle yani önermedir. Gerçeklik dilde açığa çıkıyorsa, bu ancak önermeler yoluyla olur: “Önermelerin toplamı dildir.” (TLP: 4.001).

Erken dönem Wittgenstein felsefesindeki gerçeklik anlayışı, önermelerin anlamlı olup olmadığıyla ilgilidir. Bir önermenin doğru ya da yanlış olmasına bakılmaksızın, anlamlı ya da anlamsız oluşuna göre gerçekliğinin olup olmadığına karar verilir. Daha sonra ise anlamlı olan önermenin doğruluğu savunulabilir. Önerme, gerçekliğin bir resmi olmakla doğru ya da yanlış olabilir (TLP: 4.06). Böylelikle felsefede söylenebilir olanın ortaya konulmasıyla, söylenemez olanın alanı da belirlenmiş olur. Başkaca söylersek, felsefenin ya da söylenebilir olanın alanı dilden başkası değildir.

Tasarımları dilde açığa çıkan şeylere ilişkin söylemlerin konuşulması, onların olgusal gerçekliklerinin bulunduğunu gösterir. Dile gelmeyen, yani anlamsal içerik olarak boş olan sözde-önermelerin gerçekliklerinin bulunmadığını söylemek de bu anlamda doğrudur. Dile gelen ve içerik olarak olgusal olan şeylerin gerçeklikleri vardır; dilde söylem olarak bulunsa bile, olgu alanının dışında bulunan her türlü değer yargıları, kavramsal açıdan incelendiğinde boş yahut saçmadırlar.

Wittgenstein, Tractatus’un son cümlesinde bunu şu şekilde özetler: “Üzerine konuşamadığımız şeyler hakkında susmamız gerek.” (TLP: 7). Çünkü değer yargıları, üzerine konuşulabilecek şeyler değildir ve bu konular hakkında susmak gerekir.

Anlamın Resim Kuramı

Wittgenstein felsefesinin ilk döneminin daha çok “anlamın resim kuramı” adıyla özdeş olarak anıldığı bir gerçektir. Bunu, Wittgenstein’ın “Olguların resimlerini yapmaya çabalarız” (TLP: 2.1) tümcesinden çıkarmak mümkündür. Bu resimlerin, diğer deyişle tasarımların nesnelere uygun düşmesiyle “doğru”, aykırı düşmesiyle de “yanlış” olduklarına karar verilir. Resim, nesne durumlarının olup olmamasının olanaklarını ortaya koymak suretiyle gerçekliğin resmini çıkarır. Ancak Wittgenstein’a göre, resmin kendisinden doğru veya yanlış olduğu anlaşılmaz; zira a priori bir doğru resim yoktur (TLP: 2.201 vd.). Resimlerin nesnelere uygunluğu, aynı zamanda dil ve düşünceye uygunluğunu da gösterir. Tasarımların kendisi dünyayı oluştururken, dilin de dünyayı biçimlendirdiği kanısını da unutmamak gerekir. Düşünce ve söylemin aynı şey olduğunu çok önceleri Platon dile getirmişti. O, düşünmeyi bir tür konuşma, yani içten ve sessiz konuşma olarak niteler (Platon, 2000: 263e). Cümle, dile getirilen bir resimdir ve böylelikle resim, cümlenin anlamı sayılır. Cümle bir nesnenin betimi olmakla, resmi yapılacak şey olgu olmaktadır (Soykan, 1995: 53).

Wittgenstein’ın felsefe alanında yaptığı devrim, bazılarına göre haddinden çok fazla önemsenmiş olabilir. Ancak dikkat edilirse, asırlar boyu felsefenin temelini oluşturan metafizik ve diğer felsefi görüşlerin temelinde bulunan “töz” fikrinin yerini “cümle” almıştır. Anlamın resim kuramına göre, bağıntı cümlesinde iki ismin birbiriyle olan ilişkisinin tespiti, gerçeklik ya da anlamlılık fikrini ortaya koyar. Örneğin “Tanrı-evren ilişkisi”ni ele alırsak, Tanrıya “a” ve evrene de “b” dediğimizde “aRb” ifadesine ulaşmış oluruz. Tanrının belirgin olmaması, kendisini dilde yani dünyada açığa vurmaması, bu ilişkinin doğruluğunun kanıtlanamaz olduğunu gösterir. Böyle bir sonuç, “aRb” gibi bir ifadenin oluşamayacağı anlamına da gelir.

Tanrı-evren ilişkisinin kanıtlanamaması, “f(a,b)” gibi bir fonksiyonu da olumsuz kılar. Kanıtlanabilen bir şeyin resmi de çizilir. Çünkü Wittgenstein’a göre kanıt, aynı zamanda resimdir (Wittgenstein, 1956: III: 22). Bundan kasıt, kanıtın bir sentetik olguyu göstermesidir. Kanıt, yalnızca bir şeyin öyle olduğunu göstermekle kalmaz, aynı zamanda nasıl öyle olduğunu da gösterir. Bu bağlamda dil, yaşam, dünya, önerme, resim ve düşüncenin hep birbirlerini imledikleri görülmüş olmaktadır.

Mantık Sorunsalı

Wittgenstein felsefesinde ele alınan önemli bir diğer konu da mantıktır. Mantık, şimdiye kadar söylediğimiz şeylerle bire bir ilişki içinde olmakla kendisinden de üstü kapalı bir şekilde bahsettirmiş bulunmaktadır. Ancak biz mantığa ayrı bir yer açarak, çalışmamızın ilerisi için önemli olan boyutlarına kısaca değinmek istiyoruz.

Wittgenstein’da mantığın temeli olgusal önermelere dayanır. Olgu önermesi –buna “p” diyelim- başkalarını olgunun dışında bırakır: “~p”. Yani bir olgu önermesinin dile getirdiği şey, olgu olmayanın da dışlanmasını şart koşar. Pears’a göre “p” ve “~p” önermelerinin arasında “yarı-p” gibi bir önermenin bulunmayışı, üçüncü şıkkın imkansızlığında dile gelen bir zorunluluktur (Pears, 1985: 71). Bu da bize Aristoteles mantığının uygulama alanının nasıl değiştiği hakkında bilgi vermektedir. Aristoteles, bir eylemin olmasının, diğer bir deyişle evetlemenin aynı zamanda değillemeyi de kapsayacağını bildirmekle kalmamakta, ayrıca bir eylemin olması ve olmaması dışında herhangi bir belirsizliğe de karşı çıkmaktadır (Aristoteles, 1996: 8). Halbuki Wittgenstein, olgularla doldurulmuş bir dünya resminin yanında değerlerin bulunamayacağını göstermek amacıyla bu ilkeye başvurmuş görünür. Burada şunu da belirtelim: bir “p” olgusunun “~p” ifadesini dışlaması, onun olgusallığının karakteristik yağısında vardır. Bu bağlamda, olgusal olanın reel varlığı, olgusal olmayan ideal düşünceleri dilin sınırlarına sokmamaya çalışır. Bir önermenin olguyu imlemesi, onun gerçek varlık alanını imlediğini gösterir. Böylece “~p” ifadesiyle söylenmeye çalışılan şeyler, reel varlık alanına giremeyecek ve dışarıda kalacaktır.

Wittgenstein, olumlu ve olumsuz önermelerin varlığından değil, olgusundan bahsetmektedir. Çünkü bir “~p” ifadesi, aynı zamanda bir “p” ifadesini de varsayar; olumsuz bir şey-durumu, olumlunun varlığını da gerektirir (Wittgenstein, 2004: 36 ve TLP: 5.5151). Dikkat edilirse, olumsuzun varlığı olumluyu zorunlu kılarken, olumlunun varlığı olumsuzu ancak mümkün kılmaktadır. Zira “~p” ifadesinin gerçeklikte hiçbir şey tarafından karşılanmadığı bilinir (TLP: 4.0621).

Wittgenstein’ın savunduğu mantık anlayışı ontolojik temellidir; çünkü mantı, dünyanın bir yansımasıdır. Mantığın dünyayı doldurması, dünyanın sınırlarıyla dilin sınırlarının bir olması, mantığın da dünya ile eşdeğer olmasını gerektirir. Wittgenstein, mantığın sınırlarıyla dünyanın sınırlarını aynı sayar ve mantıkta dünyanın içinde neyin olduğunu söylemenin imkansız olduğunu belirtir (TLP: 5.61). Buna rağmen O, Tractatus’un bir yerinde “Mantık aşkındır” (TLP: 6.13) der. Mantığın aşkın olmasıyla dünyayı doldurması arasında bir çelişki yoktur. Mantık dünyanın yansıması olduğuna göre, dünyaya aşkın olacaktır. Dünyayı doldurmaktan maksat ise, dünyada uygulanabilir olmasındandır (Soykan, 1995: 28). Dünyanın sınırlarının aynı zamanda mantığın da sınırları olması, onun uygulama alanının yalnızca dünya ile sınırlı olduğunu gösterir. Mantık dünyadan önce değildir, her ikisi birlikte vardır. Wittgenstein burada şu soruyu sorar: “Bir dünya olmadığı halde bir mantık olsaydı, öyleyse dünya varken bir mantık nasıl var olabildi?” (TLP: 5.5521).

Wittgenstein’a göre mantığın önermeleri totolojilerdir ve bu yüzden bir şey söylemezler (TLP: 6.1 ve 6.11). Önerme bir resim olduğu sürece bir şey söyler; mantık önermeleri ise resim değildir. Nesne durumlarının resmi bir şey dile getirirken, mantık nesne durumu olmadığı için hiçbir şey dile getirmez. Bu anlamda mantık sadece gösterir, yani imler.

(эφ,x).φx” ve “~(эφ,x).φx”.

Bu ifadelerin hangisi totolojik ve hangisi çelişiktir? Wittgenstein’a göre, totoloji söyler göründüğü şeyi gösterirken, çelişme de söyler göründüğü şeyin karşıtını gösterir (Wittgenstein, 2004: 22). Açıktır ki, birinci ifade totoloji olmakla, diğer önerme de zorunlu olarak çelişik olmaktadır. Değilleme imi (~), bulunduğu önermenin diğerine göre mantıksal olmadığını da imlemiş olmaktadır.

Gördüğümüz kadarıyla, mantığın bize gösterdiği şey, herhangi bir nesnenin mantıksal düzlemde olabilmesi ve dünyada yer bulabilmesi için, totoloji olması gerektiğidir. Biz biliyoruz ki, değer alanına ilişkin yargıların totolojik olması imkansızdır. “Tanrı vardır” ifadesinin totoloji oluşturması, var olmanın Tanrıyla özdeş ve birlikte olmasını gerekli kılar. Oysa Tanrı idesi, var olmayı önceleyen varlığa ait bir idedir.

KAYNAKÇA

ARISTOTELES (1996), Yorum Üzerine (çev. S. Babür), Ankara: İmge.
KANT, I. (1993), Arı Usun Eleştirisi (çev. A. Yardımlı), İstanbul: İdea.
PEARS, D. (1985), Wittgenstein (çev. A. Denkel), İstanbul: Afa.
PLATON, Sofist (çev. C. Karakaya), İstanbul: Sosyal.
SOYKAN, Ö.N. (1995), Felsefe ve Dil, İstanbul: Kabalcı.
WITTGENSTEIN, L. (1956), Remarks on the Foundations of Mathematics (trans. G.E.M. Anscombe), London & New York: Blackwell & Macmillan.
WITTGENSTEIN, L. (1995), Tractatus Logico-Philosophicus (trans. D.F. Pears- B.F. McGuinness, London & New York: Routledge.
WITTGENSTEIN, L. (2004), Defterler 1914-1916 (çev. A. Utku), İstanbul: Birey.
Ilyas Altuner

"Bilgenin İyilikseverliği" Olarak Adalet

- LEIBNIZ


Hukuk, belirli bir ahlaksal güçtür ve ödev, ahlaksal bir baskıdır. Ahlaklar'dan anladığım, dürüst insanda doğa yasalarına denk olan yasalardır: çünkü Romalı hukukçunun çok güzel bir biçimde söylediği gibi iyi geleneklere aykırı olan şeyi yapmaya gücümüz olacağına inanmamalıyız. Dürüst insan, aklın izin verdiği ölçüde tüm hemcinslerini seven kişidir. ...

İyilikseverlik, evrensel bir iyiyürekliliktir ve iyiyüreklilik aşk veya duygulanım durumudur. Sevmek veya duygulanmak başkasının mutluluğuna sevinmektir veya aynı anlama gelen başkasının muüuluğunu kendisininkinin içine sokmaktır. Bu şekilde, Tannbilim'de çok önemli bir zorluk çözümlenmiş oluyor; her umuddan, her kaygıdan, çıkarla ilgili herşeyden kurtulmuş çıkardışı bir sevginin nasıl varolacağını bilme konusu. Çözüm, başkalarının mutluluğu bizi sevindirdiği zaman, onların mutluluğunun kendi mutluluğumuzun içine girmesidir, çünkü bizi sevindiren şey kendi için aranır.

Bergson'a Göre Adalet

- H.BERGSON


Ahlaksal tüm kavramlar birbirinin içine girerler ama hiçbiri adalet kavramı kadar eğitici değildir, çünkü öncelikle diğerlerinin büyük bir bölümünü kapsar, daha sonra çok büyük zenginliğine rağmen en yalın formüllerle açıklanabilir ve nihayet ve özellikle zorunluluğun iki biçiminin adalet kavramı içinde birbirinin içine geçtiği görülür. Adalet her zaman eşitlik, orantı, ödünleme fikirlerini uyandırmıştır: adalet bir teraziyle temsil edilmiştir. Hakkaniyet eşitlik anlamına gelir. Kural, doğruluk ve düzenlilik düz çizgiyi belirten sözcüklerdir. Aritmetiğe ve geometriye yapılan bu göndermeler, tarihi boyunca adaletin özellikleridir.,..

Ama, antik adaletin ellerindeki denge gibi her zaman geçici olan ve otomatik olarak ulaşılan bu dengelerden çok uzakta, ilişki veya ölçü fikirlerini değil ama aksine ölçülemezlik ve mutlak fikirlerini uyandıran "insan hakları"nın adaleti vardır. Bu adalet, matematikçilerin dediği gibi ancak sonsuzda tam olarak temsil edilebilir; belirli bir anda ancak yasaklamalar yoluyla kesin ve kategorik olarak formülleştirilebilir; ama pozitif olarak sahip olduğu şeyde adalet, herbirinin kişiliğin ve bunun sonucu insanlığın daha tam bir gerçekleştirmesi olduğu ardışık yaratımlarla yolalır.

Bu gerçekleştirme ancak yasalar aracılığıyla mümkündür; toplumun onayını kapsar. Diğer taraftan, adaletin yavaş yavaş, tarihinin belirli bir döneminde toplumun ruh durumu sayesinde kendi kendine oluştuğu boşuna ileri sürülecektir. Bu, ancak eğer toplum bir deney yapmaya karar vermişse ileriye doğru bir atılım olacaktır; bunun için deneyin ikna etmek veya en azından sarsmak için serbest bırakılması gerekir; ve sarsma her zaman bir kişi tarafından başlatılmıştır.

Proudhon'a Göre Adalet.

— PIERRE JOSEPH PROUDHON


1)İnsan sahip olduğu akıl sayesinde, saygınlığını kendi kişiliğinde olduğu gibi benzerinin kişiliğinde hissetme ve hem birey ve hem de tür olarak kendini gösterme yetisine sahiptir.

2)Adalet, bu yetinin ürünüdür: bu, savunulmasının bizi tehlikeye sürüklemesine rağmen insanlık onurunun, içinde uzlaşmış olarak bulunduğu herhangi bir insanda ve herhangi bir durumda kendiliğinden hissedilen ve karşılıklı güvence altına alınan saygısıdır.

3)Bu saygı, bu saygıyı dinle dolduran barbarda en alt derecededir; Adalet'i kendi için gerçekleştiren uygarda güçlenir ve gelişir ve her türlü kişisel yarardan ve dinsel düşünüşten kurtulur.

4)Bu şekilde tüm koşullan eşdeğer ve dayanışık hale getiren, insanı ve insanlığı özdeşleştiren Adalet, insanın ilkesi ve amacı olan yüce mutluluğa gücül olarak uygundur. ...

Bu tanım üzerine bazı gözlemler: Adalet zorunludur ve yadsınması çelişkiye neden olur: eğer Adalet insanlıkta doğuştan değilse, insan toplumunun gelenekleri olamaz; toplumsal durum, doğaya karşı olan bir durumdur; uygarlık, bozukluktur; deliliğin ve ahlaksızlığın etkilerinin bilimleri, sanatları ve sözü, genel anlayışın uzlaşamadığı tüm önermeler.

Adalet bir olguyu dile getirir: insanlar arasında yarar dayanışması olduğu gibi zıtlaşması da varsa, her zaman ve temel olarak yarardan daha yüksek olan saygınlık topluluğu vardır.

Adalet, gizemsel ve fizyolojik her türlü unsurdan arınmış Tanrıların dininin yerine kendi kendimize saygı vardır; bir çeşit organik manyetizm olan hayvansal duygulanım yerine, özgürlüğümüzden ayrı tutmadığımız bir saygınlık olan türümüzün saygınlığından edindiğimiz coşkulu, kişidışı duygu vardır.

Adalet yararın üstündedir. Yakınımdakine kendim gibi saygı göstermeliyim ve göstertmeliyim; bu, bilincimin yasasıdır....
O halde Adalet, ruhun bir yetişidir, hepsinin önündedir, toplumsal varlığı oluşturan yetidir. Ama bir yetiden daha fazla bir şeydir: bir fikirdir, bir ilişkiyi, bir denklemi gösterir. Yeti olarak gelişmeye uygundur; insanlığın eğitimini oluşturan bu gelişmedir. Denklem olarak, çatışkısal hiçbir şey göstermez; her yasa gibi mutlak, değişmez ve yüksek düzeyde kavranılabilirdir. Yapılan itibariyle belirsiz ve çelişkili olan toplumsal yaşamın olayları adalet aracılığıyla tanıma ve düzene kavuşurlar.

Aristo'ya Göre Adalet

— ARİSTOTELES

Özel anlamında adalet ve ona bağlı olan adaletli kişi ile ilgili olarak, yüksek görevlerin, zenginliklerin veya politik topluluğun üyeleri arasında paylaşılan tüm mallann dağıtımına uygulanan birinci tür adalet ile düzeltici adalet olan bir ikinci tür adalet vardır....

Birincisi için adil kişi zorunlu olarak dört unsuru taşır: sözkonusu kişilerin sayısı ikiyse, içinde bulunduğu şeylerin sayısı da ikidir. Ye bu, kişiler ve şeyler için aynı eşitlik olacaktır: kişiler arasında ve şeyler arasında aynı ilişkiler olacaktır. Eğer kişiler eşit değilseler, eşit paylan olmayacaktır; ister eşit kişiler, eşit olmayan paylar alsınlar, ister eşit olmayan kişiler eşit pay alsınlar bu sebeplerden dolayı kavgalar, istekler olmaktadır.

Bu,değer ilkesine göre apaçık bir olgudur. Aslında herkes, paylaşımlardaki adaletin değere göre bir orantıyı içerdiğini kabul etmektedir; ama bu değeri herkes aynı şekilde anlamamaktadır: demokrasi taraftarları değeri özgürlüğün içine yerleştiriyorlar; oligarşi taraftarları değeri ya zenginliğin içine ya da doğuşun içine yerleştiriyorlar; aristokrasi taraftarları ise erdemin içine koyuyorlar. O halde adil olan şey orantılı bir şeydir....

İşte adil olan şeyin ilk türü. İkincisine gelince bu düzeltici adalettir, sözleşmelere ve insanların arasında istemli veya istemsiz ilişkilere uygulanan adalettir. Bu adaletin öncekine göre farklı bir biçimi vardır. Ortak malların bölüştürücü adaletinin daha önce belirttiğim orana uyması gerekir (ortak zenginliklerin bir dağıtımının sözkonusu olduğunu varsayalım: bu dağıtım herkesin birbirine göre verdikleri katkıların oranına göre olacaktır; bu cins bir adalete göre haksızlık bu ilişkiden ayrılan dağıtımdır); ama sözleşmelerdeki adalet, yukarıda sözkonusu olan orana göre değil, aritmetik orana göre bir tür eşitliktir ve haksızlık bir tür eşitsizliktir.

Aslında değerli bir insanın aşağı sınıftan bir insanı soymasının veya tersinin olmasının, değerli bir insanın veya aşağı sınıftan bir insanın zinadan suçlu olmasının önemi yoktur: yasa, yalnızca birinin haksızlığı yapan, diğerinin kurban olup olmadığına, birinin bir zarara neden, diğerinin bundan zarar görüp görmediğine bakarak, neden olunan zarardan (kişilere gelince onlara eşit davranır) doğan farkla ilgilenir. Bu şekilde yargıç haksızlık tarafından yaratılan eşitsizliğin içinde eşitliği sağlamaya çalışır. Biri dayak yer öbürü dayak atarsa, biri öldürür, diğeri ölürse, maruz kalman şeyle yapılan şey arasında eşit olmayan bir dağılım vardır. Yargıç, suçlunun avantajlarını elinden alarak ceza yoluyla eşitliği yeniden sağlamaya çalışır.

Yaptırım Fikrinin Eleştirisi

— JEAN-MARIE GUYAU

saygınlığın klasik kuramında, öncelikle sadece istencin özdeğerini ifade eden "kusur işledim" şu anlamı almaktadır: "Bir cezayı hakettim" ve böylece içerinin dışarıyla olan ilişkisini ifade etmektedir. Ahlaksaldan duyarlılığa ve varlığımızın derin kısımlarından yüzeysel kısımlarına bu ani geçiş bize doğrulanamaz görünmektedir. Bu, diğerlerine göre irade varsayımında daha çok olmaktadır. Aslında bu varsayıma göre, insanın çeşitli yetileri birbirlerine gerçekten bağlanmamışlardır ve birbirleri tarafindan belirlenmemişlerdir: istenç, duyarlılıktan kendiliğinden çıkan, zekanın saf bir ürünü değildir; o halde duyarlılık varlığın gerçek merkezi değildir ve istenç için nasıl yanıt verdiğini anlamak zor hale gelmektedir.

Eğer istenç kötülüğü özgürce istemişse bu, neden rolü yerine sadece dürtü rolünü oynamış olan duyarlılığın hatası değildir. Günah ödeme bahanesiyle, hatanın ahlaksal kötülüğüne cezanın duyarlı kötülüğünü ekleyiniz, hiçbir şeyi onarmadan kötülüklerin toplamını ikiye katlamış olursunuz.... Eğer sosyal fayda hesaba katılmazsa katil tarafından işlenen cinayetle cellat tarafından gerçekleştirilen adam öldürme arasında ne fark olacaktır? Celladın suçunun hafifletici neden olarak kişisel yarar veya intikam nedeni bile yoktur; yasal cinayet, yasadışı cinayetten daha saçmadır....
V. Cousin ve P. Janet ile birlikte, "isyancı bir istencin" bozduğu ve yalnızca acının düzene sokabileceği düzenin bu tuhaf ilkesini mi ileri süreceğiz? Burada toplumsal sorun ile ahlaksal sorunu birbirinden ayırdetmek unutulmaktadır.

Aslında toplumsal düzen, cezanın tarihsel kökenidir ve ceza başta yalnızca, kurban veya yakınları tarafından zorunlu tutulan bir ödünlemeden, maddi bir tazminattan ibaretti. Ama toplumsal görüş açısının dışına çıkılırsa, ceza hiçbir şey ödünleyemeyecek midir? Bir suçun verilen ceza tarafından onanlması ve kötü bir eylemin bedelinin belirli dozdaki bir fiziksel acıyla ödenmesi çok uygun olurdu.... Hayır, yapılmış olan yapılmıştır, ona eklenebilecek tüm fiziksel acıya rağmen kötülük yerli yerinde durmaktadır. Deterministlerle birlikte suçlunun iyileştirilmesiyle uğraşmak ne kadar akılcı ise, suçun cezalandınlmasına veya ödünlenmesine çalışmak o kadar akıldışıdır. Bu fikir, bir tür matematiğin ve çocuksu dengenin sonucudur. "Göze göz, dişe diş". İrade varsayımını kabul eden herkes için, terazinin kefelerinden biri ahlaksal dünyada, diğeri duyarlı dünyadadır; birincisinde özgür istenç, ikincisinde tamamen belirli bir duyarlık; aralarında dengeyi nasıl kurabiliriz?

Soru 30 : Tasavvufun varlık hakkındaki görüşü nedir?

Tasavvufun varlık görüşü «vahdet-i vücûd»dur; yani «varlık birliği»dir. Varlıkların kaynağında tanrı vardır ve her şey tanrının varlığından ibarettir; tanrı bütün varlıklarda kendini ortaya koyar, bu varlıklarda görünür. Bu görüş, heptanrıcılık (panteizm) diye adlandırılan ve tanrı ile evrenin aynı şey olduğunu savunan görüşün bir yorumundan ortaya çıkmıştır, islâm dinî açısından, tanrı ile dünyanın bir ve aynı şey olduğunu; tanrının evrenden ayrı ve bağımsız bir varlığı bulunmadığını kabul etmek imkânsızdır. Çünkü islâm dinine göre, Allah evreni yaratmıştır ve ondan ayrıdır, bağımsızdır. Oysa, heptanrıcılık evren ve tabiat dışında bir tanrı bulunmadığı; evren ve tabiatın, tanrının kendisi olduğu şeklinde de yorumlanabilir. Bu yorumlayış, maddeci, yani tanrıtanımaz bir görüşe ulaşabilir. Bundan ötürü, tasavvuf felsefesinde, varlığın ne olduğu tartışılırken, evren ile tanrı arasındaki ilişki üzerinde durularak sonu gelmez tartışmalar yapılmıştır. Vahdeti vücud'u savunanlar, tanrının evrende göründüğünü, ama bu görünüş ile bir ve aynı şey olmadığını ileri sürmüşlerdir. Evren ile tanrının bir ve aynı şey olduğunu savunanların görüşüne ise «vahdeti mevcut» (yarlıkların birliği) adı verilmiştir. Ne var ki, mutasavvıflardan bazılarının «vahdeti mevcut» görüşünü benimsedikleri de görülmektedir. Bundan ötürü, tasavvuf felsefesinde kimi zaman maddeciliğe kayan görüşlerle karşılaşılır.

Soru 29 : Tasavvufun islâm düşüncesindeki yeri ve özellikleri nelerdir?

Dinin gerçek anlamı, bu gerçek anlama uygun ve ahlâklı yaşamanın ilkeleri, insan iradesinin özgürlüğü, varlıkların ve tanrının ilişkisi gibi konularda, islâm düşüncesinin verdiği cevapların en ilgi çekicilerine ve orijinallerine tasavvufta rastlarız. Tasavvuf, her şeyden önce bir eylem (action), yaşama ve davranma felsefesidir; bîr bilgeliktir. Ama aVnı zamanda, bir bilgi, bir dünya görüşü ve felsefî bîr" sistemdir.

Mistik bir düşünüşe dayanan islâm tasavvufunda, hint mistisizminin dünyadan uzaklaşma, varlıktan sıyrılma ve yoklukla bir olma düşüncesi ağır basmaz. Tasavvufta, gorünüşlerden, bu görünüşün altındaki gerçek varlığa ulaşmak fikri vardır ama hakikate ulaştıktan sonra yeniden dünyaya ve varlığa geri dönmek; olgunluğa ulaşmış bir kimse olarak günlük hayata ve insanların arasına girmek fikri de vardır. İslâm mutasavvıfları bunu, «terki dünya, terki ırkba, terki terk» (dünyayı terk etmek, ahıreti terk etmek, terki terketmek) sözleriyle dile getirirler. Burada, çeşitli ve karşıt aşamalardan geçerek daha yüksek bir düzeye ulaşmayı ve yeniden dünyaya dönüşü öngören diyalektik bir manevî ilerleyiş söz konusudur. H. Z. Ülken'in belirttiği gibi, bunu, Hegel'in olumsuzlamanin olumsuzlanmasına (negation de la negation - inkârın inkârı) benzetmek mümkündür.
(«İslâm Düşüncesi», s. 23). Dünyaya dönüş, hıristiyan mistisizminde de genellikle görülür. Ama hıristiyan mistisizminde, felsefî ve metafizik yan iyice gelişmemiştir. Varlıkla ilintili sorular tasavvufta önemli bir yer tuttuğu halde, hıristiyan mistisizminde her şeyden önce, ahlâkî hayat ve eylem ağır basar.

Genel ve ortak bir dünya görüşü olarak tasavvuf, bir yandan belli bir yaşayış tarzını öte yandan seziş ve düşünceye dayanan teorik çabaları kapsar. Tasavvuf yoluyla hakikate ulaşmak isteyen kişinin geçirmesi gereken ruh yaşantısı çeşitli ve belirli dönemlere ayrılmıştır. Bir yol göstericiye (mürşid'e) uyularak, belirli şeyler (meselâ «zikir») yapmak gereklidir. Böylece, «şeriat»dan yani islâm dininin temel ilkelerinden «hakikat»e yani islâm dininin iç ve gerçek anlamına varılacak; bu gerçek anlama göre yaşanacak, davranılacaktır. Ama tasavvufun; tanrı, varlık, insan, insanın ortaya çıkışı gibi konular hakkında da teorik açıklamaları vardır. (Bk. «100 Soruda Tasavvuf», A. Gölpmarlı, Bö¬lüm V, VI - Gerçek Yayınevi).

Sadece akıl yoluyla hakikate ulaşmanın imkânsız olduğunu kabul ettiği için felsefenin işe yaramayan bir çaba olduğunu söylemesine rağmen, tasavvufun belli bir felsefesi vardır ve bu felsefe hem mutasavvıf düşünürlerin hem de tasavvufu teorik açıdan ele alarak geliştirmiş ve sistemleştirmiş düşünürlerin eserlerinde dile gelir. (Bk. «islâm Düşüncesi», H. Z. Ülken, s. 101-204).

Soru 28 : Kelâm nedir?

Kelâm, islâm dininin çeşitli inanç ve mezheplere karşı savunulması ihtiyacından doğmuş bir fikir ve araştırma çabasıdır. Başka bir deyişle, islâm dininin aklî temellere oturtulması çabasıdır, yani islâm ilahiyatıdır (teolojisidir). Kelâmcılar, dinin temelleriyle ve tanrı ile ilintili kavramları akılla işler, akıl süzgecinden geçirirler. Bundan ötürü, kelamda, islâm düşüncesinin başka alanlarında rastlanan mistik ve kapalı bir bilgi, ancak yaşamakla ve duymakla ulaşılabilecek bir «içbilgi» ya da «gönül bilgisi» söz konusu değildir, islâm filozoflarından Farabî ve ifoni Sina'nın belirttiği gibi, kelâmcılar (mütekellimin),, her şeyden önce, islâm dinini akıl yoluyla savunmaya çalışan düşünürlerdir. Kuran'ın metninden tutarlı bir fikir bütünü çıkarmak; bu kutsal kitapta birbiriyle çelişen yargıları (hükümleri) yorum* layarak uzlaştırmak ve tutarlı bir sistem haline getirmak kelâmcıların amacıydı.

Din sorularını akıl yoluyla çözmeye ilk çalışanlar, kelâmcîların «mutezile» adı verilen bölüğüdür. Bu düşünürler, bilgi, teorisinde şüpheciliğe varacak kadar ileri gitmişler ve iman edilecek şeyi iman edilmeyecek şeyden ayıran ölçünün ne olduğunu araştırmışlar; ferdiyetçi ve liberal bir dünya görüşünü savunmuşlardı. Ayrıca, Demokritos, Zenon, Epikuros ve Empedokles'in düşüncelerinden yararlanmışlardı, özellikle Demokritos'un atomculuğu, bu düşünürler üzerinden büyük etki yaptı. Ama atomları, Demokritos'ta olduğu gibi her zaman varolagelmiş ezelî ve ebedî varlıklar olarak görmediler. Onların gözünde, atomlar, yaradılmışlardı ve ortadan kaldırılabilirlerdi. Ezelî ve yaratıcı yegâne varlık, Allah'tı.

Kelâm düşüncesi içinde ortaya çıkan en etkili ve yaygın akım «Eşari»liktir (X. y. y.). Bu akıma göre, insan aklı, varlığın ne olduğu hakkındaki soruya cevap verecek güçte değildir. Eşariler, aklın bilgi gücüne inanmak konusunda mutezile'den ayrılırlar. Aklın, birbirine karşıt olan birtakım genel yargılara varmaktan başka şey yapamadığını; hakikate ulaşmasının imkânsız olduğunu söylerler. Akıldan çok, dine ve inanca (imana) önem veren bu akım, yüz yıllar boyunca, islâm düşüncesi üzerinde derin bir etki yapmıştır.

Soru 27 : İslâm düşüncesinin temel problemine verilen ilk cevaplar hangileridir?

islâm dininin akılla ele alınışında ortaya çıkan ve üzerinde tartışılan ilk ve önemli soru, insanın özgürlüğü, insan iradesinin hür olup olmadığı sorusuydu. «Allah bizim yaptığımız işleri, davranışlarımızı, eylemlerimizi önceden belirlemiş midir?», «yoksa, insan, iradesiyle şunu ya da bunu yaparken hür müdür?» gibi sorulara insanın özgür olduğunu söyleyerek cevap verenlere, «kaderiye» adı verilmiştir.Bu kelime, «kader» kavramını akla getirdiği için ileri sürülen görüşe uygun düşmüyormuş gibi görünebilir. Ama burada, «kader» kelimesi «alınyazısı» anlamına değildi; «kudret», «yapabilme gücü», «irade» anlamına geliyordu. Yaptığımız işlerin daha önceden belirlenmiş olduğunu; Tanrının iradesine bağlı ve tâbi bulunduğunu, yani insanın özgür olmadığını söyleyenlere ise «cebriye» adı verilmiştir.

Soru 26 : islâm düşüncesinin temel özellikleri ve ana problemleri nelerdir?

Yunan düşüncesi, ıher şeyden önce «varlığın» ne olduğu problemi üzerinde duruyordu. Evreni bir düzenin yönettiğini, varlıkların belli düzenlere ve biçimlere bağlı olduğunu ileri sürüyordu. Phytagoras'ın sayıları, Platon'un ideaları, Aristoteles'in madde ve form'u, varlığın temeli olan değişmez gerçeklerdi. Bu felsefede, değişmeyen, değişene oranla genel olarak ağır basıyordu. Evren değişmez gerçeklere göre şekillenmiş ve düzenlenmişti.

Modern çağların batı düşüncesinde ise, «gelişme» ve «oluş» fikrinin genellikle ağır bastığı söylenebilir. Duyuların ve oluşun dünyası, batı düşüncesini sürekli olarak ilgilendirmiş bir konudur. Bu ilgiyle birlikte, batı düşüncesinin ana problemi de ortaya çıkıyordu. 'Bu problem insan bilgisinin «hangi kaynaktan geldiği», «sınırının ve değerinin ne olduğu» sorularını ortaya çıkarıyordu. Başka bir deyişle, «bilgi teorisi» ön plana geçiyordu.

İslâm düşüncesinde ise formsuz, değişme, ve hareketsiz, tam bir dinginlik (sükûn) içindeki ezelî an fikri ağır basar («İslâm Düşüncesi», H. Z. Ülken, s. 7). Bu temel fikir, «İnsan ile bu mutlak varlık arasında ne gibi ilişki vardır?» sorusunu ortaya çıkarmıştır. Yani insan iradesinin özgür olup olmadığı sorusu, islâm düşüncesinin ana problemidir, insan iradesinin özgürlüğü (hürlüğü), hayatın anlamı, doğru ve gerçek yaşamanın yolları, islâm dininin ilkeleri gözönünde tutularak çeşitli şekillerde çözülmeye çalışılmıştır. Bundan ötürü, islâm düşüncesinde, her şeyden önce din ve ahlâk felsefesinin önplana geçtiği görülür.

DESCARTES - YÖNTEM ÜZERİNE KONUŞMA - 9

AÇIKLAMALAR


1. Değişik zamanlarda yazılmış olan bu denemeler toplamının temel özelliği her bir bölümün ya da her bir denemenin ayrı kaygılarla, ayrı amaçlarla yazılmış olmasıdır, bu yüzden parçalar arasında belli bir bütünlük aramak boşunadır.Her parça ayrı konuyu işler: birinci bölüm tarihsel bir araştırmadır, ikinci bölüm mantıkla ilgilidir, üçüncü bölüm ahlak sorunlarını ele alır, dördüncü bölüm metafiziğin sorunlarına yönelir, beşinci bölüm bilimsel bir araştırmadır, altıncı bölüm filozofun genel kavrayışını özetler. Bölümler arasında çelişkiler de vardır; örneğin birinci bölümde eleştirilen Stoacılık üçüncü bölümde benimsenir.

2. Platon'cu bir filozof olan, daha doğrusu Aristoteles felsefesinin Platoncu yorumuna yönelen Porphyrios (234-305) bir soyut kavramın bir özneye bağlanma biçimini şu beş evrensele göre belirlemişti: Cins, tür, özgül ayrım, özgü, raslantı. Porphyrios'un bu belirlemesi tüm skolastiklerce benimsenmiştir. Cins ve tür sınıfı belirler: tür, cins'in kapsamına girer. Özgül ayrım bir türü bir türden ayıran özellikleri belirler (insan düşünen hayvandır). Özgü yalnızca bir türe özgü olanı gösterir: gülmek insana özgüdür. Türün bireylerinin her birinde öbürlerine uymayan özellikler vardır. Raslantı bireyin özünde bulunmayan, geçici olarak bireyde olandır. Descartes skolastiğin bu terimlerini kullanarak insanın ussal bir varlık olduğunu belirlemeye yöneliyor. Skolastik felsefeye tam anlamında karşıt bir tutum alan Descartes bu felsefenin içinde yetişmiş bir kişi olarak ondan tam olarak kendini kurtaramaz.

3. Descartes "insan adına yaraşır insanlar"dan söz ederken insanları seçkin ya da sıradan, önemli ya da önemsiz diye ikiye ayırmayı elbette düşünmüyor. Burada çağdaşımız Heidegger'in "gerçek olan varoluş" ve "gerçek olmayan varoluş"u gibi bir ayrım yaptığını söylemek elbette yanlış olur. Descartes bu belirlemeyi yaparken, Ferdinand Alquie'nin deyişiyle, "Bilgiyi yalnızca usun ışığıyla arayanları açınlanmış doğrulara dayanarak tam tamına Hıristiyancı bir erdem diye temellendirenlerin ya da öğretenlerin karşısına koyar." Yoksa Descartes uşaklarından birine "kardeşim" diye seslenecek kadar alçak gönüllüdür. Filozof, Guez de Balzac'a yolladığı 5 Mayıs 1631 tarihli mektupta şunları yazar: "Ben her gün bir halk kalabalığının ortasında dolaşıyorum, sizin gezilerinizde olduğu gibi özgürlük ve dinginlik içinde. Rasladığım insanlar bana ormanlarımızdaki ağaçların ve kırlarımızdaki sürülerin verdiği duyguyu veriyor. Satıcıların gürültüsü kulağıma bir ırmağın gürültüsü gibi geliyor, düşlerim bozulmuyor hiç. Hatta bazen onların davranışları üzerine düşündüğüm zaman haz bile duyuyorum. Tarlalarımızı eken köylüleri bir göreceksiniz. Anlıyorum, tüm çabaları oturduğumuz yerleri güzelleştirmek içindir, tüm çabaları hiçbir şeyimiz eksik kalmasın diyedir."

4. "İlginç ve az bulunur bilimler" sözü o zamanlar bazı kişilerin uğraştığı ve çok az kişinin bilimsellik değeri verdiği bazı bilgi alanlarıyla ilgilidir. Bu bilgi alanları daha çok Ortaçağ'ın yaşam ve düşünce koşullarına bağlı olarak gelişmiştir, o dönemin doğaüstüne her anlamda eğilimli tutumlarını ortaya koyar. Sözkonusu bilimlerin başlıcaları şunlardır: yasal gökbilgisi (astrologie), elfalı (chiromance), toprakfalı (géomance), cincilik (cabale), büyücülük (magie). Descartes bu bilgilerle ilgilenmiş ama hiçbirini ciddiye almamıştır, her alanla ilgili bilgi edinmek isterken o alanları da dışta tutmak istememiştir.

5. Cizvitlerin La Flèche okulunda Descartes daha çok uygulamalı matematik çalışmaları yapmıştır. Skolastiklerin matematikten anladığı şey plan yapmak adına, "müstahkem mevki" kurmak adına, toprağı ölçmek adına aritmetiği ve geometriyi kullanmaktır. Descartes matematik gibi kesinlikli bir bilimin bu kadar basit işlerde kullanılıp başka işe yaratılamamasından son derece kaygılıdır. Descartes'ın bu belirlemesini yanlış anlarsak onun kurgusal bilgiyi öne alıp uygulamalı bilgiye yukarıdan baktığı gibi bir izlenime kapılabiliriz.

6. "Duyarsızlık", "gurur", "umutsuzluk" gibi terimler bizi özellikle Eskiçağ'ın başlıca ahlak anlayışlarından olan ve düşünce dünyasını bugüne kadar derinden etkilemiş bulunan Stoa düşüncesine götürüyor. Stoa filozofları doğaya uygun yaşam formülüne uygun olarak katı ussal belirlenimcilik anlayışı içinde kurdukları ahlak görüşlerinde bireyi yalnızca kendinden değil bu arada bütün bir insanlıktan sorumlu sayıyorlar, en uygun yaşamı tutturabilmek tasarısı içinde gerektiğinde intiharı kaçınılmaz görüyorlardı. Descartes'ın burada belirlediği "duyarsızlık" onların katı usçuluğuyla, "gurur" ona bağlı olarak gelişen aşırı güven duygusuyla, "umutsuzluk" da intiharın bir yaşam biçimi olarak benimsenişiyle ilgili olmalıdır. İmparatorluk Stoasının ünlü filozofu İmparator Marcus Aurelius şöyle diyordu: "Ölüm doğanın bir isteminden başka bir şey değildir, doğanın isteminden korkan da çocuktur." İmparatorluk Stoasının öbür ünlü filozofu azatlı köle Epiktetos da şöyle diyordu: "Biliyorum, doğan her şey ölmek zorunda, bu bir doğa yasası. Öyleyse ben de ölmeliyim. Ben ölümsüzlük değilim. Ben bir insanım, bütünün bir parçasıyım, saat nasıl günün bir parçasıysa. Saat gelir ve geçer. Ben gelir ve geçerim. Geçiş biçimi önemli değil. Ateşle ya da suyla. Hepsi bu." Descartes'ın Stoacılar karşısındaki görüşleri değişkendir ve genel ahlak anlayışında onların izinden gider. O, kendi deyişiyle, dünya malından kaçan, aç ve acılı da olsa mutluluğu tanrılarda arayan bu filozofları önemsiyor, onların hep kendi üstüne dönen, kendini araştıran, yetinmeyi bilen insanlar olduğunu söylüyordu. Stoa filozofları, Descartes'a göre, yalnızca kendilerine yani düşüncelerine egemen oldukları zaman mutlu olacaklarına inanan insanlardır. Lukacs şöyle der: "Onların istediği şey o çağdaki yaşamın gerçek seçenekleri değildi, insanlık evriminin seçenekleriydi, bu da genel olarak çok yeni zamanlara kadar, Fransız Devrimi'ne ve daha sonrasına kadar Stoacı fikirlerin etkin olarak kalışının nedenini açıklar". Descartes'ın "duyarsızlık", "gurur", "umutsuzluk" yanında kullandığı "ana-baba öldürme" Brutus'un Sezar'ı öldürmesini anıştırıyor olmalıdır.

7. Kuşku Descartesçı yöntemin özünü oluşturur. Kuşkuyla araştırmak, kuşkuyla ilerlemek Descartes için gerçek düşünen insanın temel tutumu olacaktır. Filozof cogito ergo sum gerçeğine de kuşkuyla ya da kuşkudan giderek varır. Ancak onun burada çizdiği tablo, kuşkunun yalnızca bir yöntem sorunu ortaya koymadığını duyuruyor, onun yaşamının gelişim koşullarını da gözler önüne seriyor. Belli ki Descartes gençliğinden beri düşüncesini kuşkuyla, her şeyi ince ince tartarak kurmuştur.

8. "Yaşamda güvenle yürüyebilmek" Descartes'ın başka metinlerinde de gördüğümüz temel bir kaygıyı belirler. Burada filozofun kuramda sınırlanıp kalmaya eğilimli olmayan bakış açısı ortaya çıkar.Dercartes için kuram yalnızca yaşam için vardır diyebiliriz. Bu da ilgisini doğaüstünden doğaya yöneltmiş bir çağ için son derece olağandır.

9. Filozofun burada sözünü ettiği savaşlar Otuz Yıl Savaşları'dır. 1618-1648 arasında Avrupa'yı, özellikle Kutsal İmparatorluk topraklarını kana bulamış olan bu savaşlar din savaşları görünümündeydi ama özellikle Habsburglarla Burbonları karşı karşıya getiriyordu, yani siyasal bir anlaşmazlığa dayanıyordu. Fransa'yla İspanya arasında 1659'a kadar uzayan Otuz Yıl Savaşları Kutsal İmparatorluk'un parçalanmasına yol açtı.

10. Bohemya (1617) ve Macaristan (1618) kralı Ferdinand imparatorluk tacını giyerek Ferdinand II von Habsburg adını aldı. Karl von Habsburg'un oğlu ve Maximilian II'nin yeğeniydi.1578'de Graz'da doğmuş, 1637'de Viyana'da ölmüştür.

11. Biz "soba başında" diye çevirdik ama Descartes dans un poêle yani "sobada" diyor ve elbette "sobayla ısıtılmış odada" demek istiyor.

12. Descartes mitolojide Sparta'nın kurucusu olarak adı geçen Lykurgos'dan söz ediyor. Büyük bir gezgin olduğu, Sparta yasalarını hazırladıktan sonra çıkıp gittiği ve bir daha dönmediği söylenir.

13. Descartes burada özellikle eski bir tartışmayı belirtir: mantık bir sanat mı, yoksa bir bilim midir? Filozof, Aziz Tommaso'ya dayanan bir çözümü benimsemiş gibidir: mantık hem bir bilimdir, hem de başka bilimlerin kurulmasını sağlayan bir sanattır.

14. Her zaman skolastiğe yöneltilen başlıca eleştiri budur: tasarım yönteminde sonuç ya da vargı doğrudan doğruya öncüllerden çıkarılır, bir başka deyişle çıkarımla elde edilen bilgi öncüllerde zaten içerilmiştir, dolayısıyla bu çerçevede tümdengelim yapmak yeni bir şey söylemek değil, yalnızca bilineni yinelemektir. "Bütün insanlar ölümlüdür / Sokrates insandır / Sokrates de ölümlüdür" dediğimde Sokrates'in ölümlü oluşunu doğrudan doğruya insanın ölümlü olmasından çıkarıyorum. Bu biçimsel yönteme karşı Descartes matematiksel tümdengelimi önerecektir.

15. Özgün metinde adı "Lulle" olarak geçen kişinin asıl adı Lulio'dur (latincesi Lullus). Raimondo Lulio (Katalancası Ramon Llull) 1233'te Parma'da doğmuş, 1315'te Bugia'da ölmüş bir İspanyol dinbilimcisidir ve Müslümanlara, özellikle İbni Rüşd'e ve yandaşlarına düşmanlığıyla bilinir. İsa'yı düşünde görüp evini barkını bırakan ve yollara düşen Lulio 1265'te keşiş oldu ve Müslümanlıkla savaşıma girebilmek için Arapça öğrendi. Büyük sanat diye adlandırdığı bir mantık yöntemi bulmuştu, bu yöntem sözde en derin doğruları kavramlardan oluşan bir tür cebirle ortaya koyuyordu. Ona göre us her şeyi, inancın gizlerini bile ortaya koyabilirdi. Descartes dostu Beeckman'a yazdığı 29 Nisan 1619 tarihli mektupta şöyle diyor: "Üç gün önce Dordrecht'de bir handa bilgin bir kişiyle karşılaştım, onunla Lullus'un Ars parva'sı üzerine söyleştik. Övünüyordu: bu sanatın kurallarını öyle bir ustalıkla kullanıyormuş ki, kendi söylemesine göre, hangi konuda olursa olsun bir saat konuşabiliyormuş, sonra aynı konu üzerinde bir saat daha konuşması istenirse, öncekilerden tümüyle ayrı sözler bulması istenirse yirmi saat bile konuşabiliyormuş. Buna inanabiliyorsanız onu kendiniz de görebilirsiniz. Bu adam biraz geveze bir yaşlıydı ve onun kitaptan edinilmiş bilgileri beyninde olmaktan çok dudaklarının ucundaydı."

16. Birinci ve ikinci kuralı Descartes daha önce Usun yönetimi için kurallar'da tek bir kural olarak vermişti, buna göre yöntemin özü basitten bileşiğe ve bileşikten basite ilerlemeye dayanıyordu. Bu iki yönlü ilerlemede basite ulaşmak bir tür ayrıştırmayla, basitten bileşiğe ya da bütüne gitmek de bir tür bileştirmeyle gerçekleşiyordu. Usun yönetimi için kurallar'ın V. kuralında Descartes şöyle der: "Tüm yöntem bazı doğruları ortaya koyabilmek için zihnimizin gözlerini kendilerine doğru çevirmek durumunda olduğumuz nesnelerin düzeninde ve konumunda yatar. En karmaşık ve karanlık önermeleri derece derece en basit önermelere indirgiyorsak, sonra da tüm önermelerin en basitlerinin sezgisinden gene derece derece tüm öbürlerinin bilgisine yükselmeye çalışıyorsak bu yöntemi gerçeğe uygun biçimde izliyoruz demektir."

17. Sayma yöntemi bir bütünde tüm öğeleri gözden geçirmek, onlardan hiçbirini dışta bırakmadığımızdan güvenli olabilmek için onları yeniden yeniden saymak anlamına gelir. Daha çok tümdengelime ağırlık veren Descartes -onun bilgi kuramı da bunu gerektirmektedir- tümevarımı daha çok bir sayma işlemi olarak görür, bu noktada Bacon'ın yöntem anlayışından iyiden iyiye ayrılır. Descartes Kurallar'ın yedincisinde "Bu sayma ya da tümevarım, önerilen bir soruya bağlı olan her şeyin yeniden gözden geçirilmesidir" diye bir açıklamada bulunur. Yedinci kural şöyledir: "Bilimi yetkin kılmak için konumuzu ilgilendiren her şeyi düşüncenin sürekli ve tam anlamında kesiksiz bir devinimiyle bütünü içinde ve teker teker gözden geçirmek ve onları yeterli ve düzenli bir saymada bir araya getirmek gerekir."

18. Skolastikler gökbilim, müzik, optik gibi bilimleri "matematikler" diye adlandırırlardı. Descartes da bu terimi çok sık kullanır.

19. Descartes burada bize cebir işaretlerinde yaptığı yeniliği anımsatıyor. Onun amacı ayrı ayrı alanları teker teker incelemek değil, bütün bu alanları kucaklayacak ve açıklayacak evrensel bir bilim kurmaktır, bir başka deyişle evrensel matematiği gerçekleştirmektir. O aritmetik ve geometri ikilemini ortadan kaldırmak için sayıları "çizgiler"le (sürekli nicelikler) açıklıyor.

20. Felsefe tüm öbür bilimleri önceler, çünkü onların ilkelerini kendinde barındırır. Metafizik temellendirme en önemli temellendirme olarak daha sonraya bırakılmalıdır. Bu yüzden Descartes düşünürlüğünün ilk döneminde bir bilim adamı olarak görünürken daha sonra metafiziğe yönelecektir.

21. Kuramda çözülmemiş sorun bizi askıda bırakır, güçlüklere iter. Eylemde çözülmemiş sorun yaşama sayısız güçlük çıkarır. Çözümsüzlük kuramda olduğu kadar eylemde de tedirgin eder filozofu. Eylem alanında kararsızlığı gidermek için bazı davranış kurallarını benimsemek gerekmektedir.

22. Üçüncü kural tümüyle Stoacı bir kavrayışı içerir. Bu çerçevede bu kural tümüyle kendine söz geçirebilme ya da kendine egemen olma düşüncesine dayanır. Descartes, Stoa filozoflarında yetkin bilgin tipini bulur.

23. Burada dördüncü bir kural karşımıza çıkıyor. Zaten Descartes üçüncü bölümün başlarında "üç ya da dört kuraldan oluşan" demişti. Filozof, yöntemini ortaya koyarken yaptığı gibi, burada da kendisi için benimsenebilir bir formül ortaya koyuyor. İlk üç kural herkes için geçerli olabilirken, bu örtülü dördüncü kural Descartes'ın kişisel seçimleriyle ilgilidir.

24. Descartes "buraya" derken "Hollanda'ya" demek istemektedir. Hollanda Descartes için tüm düşüncesini geliştirmesine olanak verecek dingin bir ortamdır. Siyasal karışıklıklar içindeki Fransa böyle bir gelişim için elverişli değildir. M. Leroy'nın dediği gibi, Descartes "Fransa'dan, kralından ve ailesinden kaçmıştır". Leroy'ya göre "Yaşamı bir tehlikeden aralıksız kaçıştır. O bu tehlikeyi açıkça ortaya koymaz. Ancak bu tehlike mektuplarında ve gezi notlarında sezilir".

25. Hollandalıların İspanyollarla savaşı. 1572'de başlayan bu savaş 1648'e kadar sürdü. XVII. yüzyılın Hollandası bugünkü Hollanda'dan çok büyüktü, bugünkü Belçika, Lüksemburg, bir bölüm Fransa toprağını içeriyordu. Bu topraklar uzun süre Kutsal Roma Germen İmparatorluğu'na bağlı kaldı. İmparatorluğun parçalanmasıyla İspanyolların denetimine giren ülkede gelişmekte olan ulusallık bilinci halkı toplum sorunları karşısında duyarlı kılıyordu. 1566 ve 1572 ayaklanmaları, ardından 1576 ayaklanması İspanyollarca kanlı bir biçimde bastırılmıştı.

26. Descartes "metafizik" sözcüğünü soyut anlamında kullanmaktadır. Yoksa Descartes'ın bu çerçevede tüm arayışları metafizik arayışlardır.

27. Descartes burada kuşkuyu dünyanın varlığından kuşkulanma noktasına kadar götürür.

28. Tanrı fikri doğuştandır, bununla birlikte öbür doğuştan fikirlerden ayrı olarak, doğrudan doğruya kendini vareden tanrısal gücün belirtisini taşır, "bana konmuş" sözü de doğrudan doğruya bunun bir göstergesidir. Descartes'da doğuştan fikirler, imgelemimizin oluşturduğu fikirlerden de, duyu organlarımız aracılığıyla elde ettiğimiz fikirlerden de daha belirleyicidir. Yapay fikirler ve edinilmiş fikirler doğuştan fikirlerce belirlenmelidirler.

29. Descartes burada "sürekli yaratma" fikrini ortaya koyuyor. Yaratıcı güç yaratıcısı üzerinde aralıksız etkindir yani her an etkindir. Her varlık bu yaratıcı etkinlik içinde olmaktan bir an bile uzaklaşamaz.

30. Şu formül ya da temel ilke skolastikler için çok önemlidir: nihil est in intellectu quod prius non fuerit in sensu (zihinde hiçbir şey yoktur ki daha önce duyularda olmuş olmasın). Bu Aristotelesçi anlamda bir gerçekçilik bildirisidir.

31. Önce düşünceyle ortaya konulabilecek evrensel yasalar söz konusudur. Bunlar matematiğin ve mantığın yasalarıdır. Bu doğuştan doğrular ruhumuzdadır, onların kaynağı da doğal olarak tanrısallıktır. Bu yasalar düşünce dünyamızı belirlemekle kalmazlar, tüm dünyayı yönetirler, tüm dünyanın oluşum koşullarını ve varoluş koşullarını belirlerler. Descartes onların belirleyiciliğinde dünyanın ya da fiziksel varlığın yasalarını ele alır.

32. Descartes kısaca Le Monde (Dünya) diye bilinen Traité du monde et de la lumière'den söz etmektedir. Descartes bu yapıtını yayımlamaktan kaçınmıştır. Bunun nedeni onun din ve siyaset çevreleri karşısındaki tedirginliğidir. O yalnızca Cizvitlerden değil, Protestanlardan da korkmaktadır; yalnızca bilim çevreleri değil, siyaset çevreleri de ona ürküntü verir. Galileo Galilei mahkum edildiğinde (1633) Descartes otuz iki yaşındadır, Dünya incelemesini yeni bitirmiştir, bu yapıtında Galilei gibi yeni görüşler önce sürmektedir. Descartes Galilei'nin başına gelenleri duyunca incelemeyi çekmecenin altına atıverir. Bu inceleme Descartes'ın ölümünden on dört yıl sonra yayımlanabilmiştir. Descartes, Galilei'nin çağdaş bilimci bakış açısına bir metafizikçi olarak karşıdır. Mersenne'e yazdığı 11 Ekim 1638 tarihli mektupta Galilei için şunları yazar: "Doğanın ilk nedenlerini göz önünde tutmadan bazı özel durumların nedenlerini araştırdı ve böylece temelsiz bir yapı kurdu." Filozof, 1633'te Mersenne'e yazdığı bir mektupta şöyle diyordu: "Öyle şaşırdım ki neredeyse bütün yazdıklarımı yakmaya ya da hiç değilse onları kimseye göstermemeye karar verdim. Açıkça söyleyeyim, dünyanın döndüğü doğru değilse benim felsefemin dayanakları da yanlış."

33. İngiliz hekimi William Harvey (1578-1657) kandolaşımını buldu, büyük ve küçük kandolaşımının düzeneklerini gösterdi. Harvey, Cambridge'de öğrenim görürken o zamanlar tıp alanında büyük atılımlar yapmış olan Padova Üniversitesi'ne gitti, öğrenimini dört yıl içinde orada tamamladı. İngiltere'ye dönünce kendinden önce pek çok hekimin ilgisini çekmiş olan kandolaşımı sorununu ele aldı. Gerçekte kan damarlarının birbirlerine bağlı olduğu Hippokrates zamanından beri biliniyordu. Hippokrates şöyle der: "Tüm bedene yayılmış olan damarlar bedeni ruhla, özsuyuyla ve devinimle doldurmakla özgün tek bir damarın kollarından başka bir şey değildirler." Hippokrates şöyle sürdürür: "Bir damarın nerede başlayıp nerede bittiğinin bilinmediğini biliyorum, çünkü bir dairede ne başlangıç ne de bitiş vardır" (K. Walker, Histoire de la médecine'e bakınız, Marabout, Verviers 1962, s. 130-131). "Kandolaşımı" terimini kullanan ilk kişi Harvey oldu. Daha önce Vesalius damar dizgesini gözlemlemiş, bir organı beslemekle yükümlü her ana atardamarın belli bir toplardamarla ilintili olduğunu göstermişti. Kandolaşımı konusunda kesin bilgiler ortaya koyma başarısını Harvey gösterdi, kan deviniminin dolaşımlı olduğunu, bir iniş çıkışla gerçekleşmediğini bildirdi.

34. Buraya kadar Harvey'i kan dolaşımını bulduğu için öven Descartes bu noktada ondan ayrılır ve onu eleştirir. Harvey'e göre kanı atardamarlara gönderen yüreğin kasılmasıdır. Descartes'a göreyse, kanı genleştiren yürek ısısı onun devinimini sağlamaktadır.

35. Descartes burada Galileo Galilei'den söz ediyor.

36. Descartes burada bilimsel ilerlemeler için ortak çalışmanın öneminden söz ediyor. Onda bu tür görüşlere pek raslanmaz. O daha çok kendi deneyimlerinden ve kendi amaçlarından sözeder. Her zaman yalnız yaşamayı yeğleyen Descartes'da birileriyle birlikte çalışma isteği pek yoktur.

37. Sokrates'den önceki filozoflar.

38. Descartes burada gene yönteminin özünü duyurur bize: hiçbir olası bilgiyi bilgi diye almamak, onu tümüyle bilgi alanının dışına çıkarmak, yalnızca ve yalnızca kesin olanı benimsemek. Bu belirlemeyle Descartes Aristoteles'le ve ardıllarıyla yani skolastiklerle olan ayrılığını bir kere daha ortaya koymuş olur.

39. Ferdinand Alquié'nin de belirttiği gibi, burada Descartes deneysel yöntemden söz etmektedir. Filozof olguları "sonuçlar" diye alıyor. Onların kanıtlanması olası değildir, çünkü olay ya da sonuç kanıtlanamaz, onların varlığı ancak deneysel olarak saptanabilir. Ancak onları açıklamak gerekir. "Onlar ancak çıkarsandıkları ilkelere bağlandıklarında açıklanmış olurlar. Öte yandan ilkeler de kendilerini varsayımlar olarak, sanılar olarak ortaya koyarlar. Onlardan kalkılarak deneye ulaşılabildiğinde onlar olgularla açıklanmış olurlar. Kesin olan, metinde de belirtildiği gibi, herhangi bir döngünün olmadığıdır. Bir başka kesinlik de, böyle bir yöntemin bizi kesinliğe götüremeyeceğidir, ancak olasılığa götürebileceğidir, buna göre Descartes'ın ikinci bölümde belirttiği kurallara pek uymadığıdır" (F. Alquié).

40. Gerçekte Descartes bilimsel çabalarını burada bitirir, bundan sonra metafiziğe yönelecektir. Onun bundan böyle vaktini hekimliğe ayıracağını söylemesi anlaşılır gibi değildir.

1 | 2 | 3 | 4 | 5 | 6 | 7 | 8 | 9

DESCARTES - YÖNTEM ÜZERİNE KONUŞMA - 8

ALTINCI BÖLÜM



Tüm bu şeyleri içeren incelememin sonuna geleli üç yıl oldu ve onu bir basımcının ellerine bırakmak için gözden geçirmeye başladığımda, saygı duyduğum ve usum düşüncelerimi nasıl belirlerse yetkesi de eylemlerimi öyle belirleyen kişilerin daha önce başka birinin (35) yayımladığı fizikle ilgili bir görüşü uygun bulmadıklarını öğrendim; o görüşte olduğumu söylemek istemiyorum ama onların denetiminden önce dine ya da devlete zararlı olacağını düşünebileceğim dolayısıyla usum beni inandırsaydı, beni yazmaktan alıkoyacak herhangi bir şey görmemiş olsam da, çok kesin göstermeler olmadan inancıma yenilerini katmaya, birinin zararına dönebilecek herhangi bir şeyi yazmamaya çok özen göstermeme karşın, bu yanılgılardan herhangi birinin görüşlerim arasında bulunabileceği düşüncesi beni korkuttu. Bu beni onları yayımlamak için aldığım kararı değiştirmek zorunda bırakmaya yeterli oldu. Çünkü daha önce bu kararı almam için çok güçlü nedenler olmasına karşın beni her zaman kitap yazma mesleğinden nefret ettiren eğilimim bana bundan bağışlanmak için hemen yeterli başka nedenler buldurdu. Şu ya da bu yönden öylesine çeşitli nedenler vardır ki onları benim yalnızca burada söylememde değil, belki halkın onları bilmesinde de yarar vardır.

Ben hiçbir zaman düşüncemden gelen şeylere çok güvenmedim ve kullandığım yöntemde kuramsal bilimlerin alanına giren bazı güçlükler konusunda hoşnut etmekten ya da bu yöntemin bana öğrettiği nedenlere göre kendi göreneklerimi düzenlemeye çalışmaktan başka meyveler topladığım sürece onlarla ilgili herhangi bir şeyi yazmaya zorunlu olduğuma inanmadım. Çünkü göreneklerle ilgili olan şey için herkes kendi görüşüne öyle çok inanmıştır ki eğer Tanrı halklarının başına yönetici olarak ya da peygamber olması için yeterli kayrayla ve büyük çabayla donattığı kişilerden başkalarına bu alanda bir şey değiştirmeye girişmesi için olanak verseydi, ne kadar baş varsa o kadar düzenlemeci bulunacaktı; kurgularım beni çok hoşnut etse de, başkalarının da onları belki daha çok hoşnut edecek kurguları olduğuna inandım. Ama fizikle ilgili bazı genel kavramlar edinir edinmez ve onları çeşitli özel güçlüklerde denemeye başlayınca, bu kavramların bizi nerelere kadar yönlendirebileceğini ve bugüne kadar yararlanılan ilkelerden ne ölçüde ayrıldıklarını gördüm, gücümüz yettiğince tüm insanların ortak iyiliğini sağlamaya bizi zorunlu kılan yasaya çokça karşı olmadan, onları saklı tutamayacağıma inandım. Çünkü onlar bana yaşama çok yararlı olan bilgilere varılabileceğini ve okullarda öğretilen kurgusal felsefe yerine onun için bir uygulama bulunabileceğini, onunla ateşin, suyun, havanın, yıldızların, göklerin ve bizi çevreleyen tüm öbür cisimlerin gücünü ve eylemlerini sanatçılarımızın çeşitli mesleklerini tanıdığımız kadar seçik bir biçimde tanıyarak onları uyarlı oldukları tüm işlerde aynı biçimde kullanabileceğimizi ve böylece kendimizi doğanın efendileri ve sahipleri kılabileceğimizi göstermişti. Bu yalnızca dünyanın meyvelerinden ve onda bulunan tüm kolaylıklardan hiçbir güçlüğe uğramadan yararlanmayı sağlayacak sayısız makinenin yapımı için değil, ama özelilkle yaşamın kuşkusuz ilk iyiliği ve tüm öbür iyiliklerinin temeli olan sağlığın korunması için de istenir bir şeydir; çünkü ruh bile mizaca ve bedenin organlarının konumuna o kadar bağımlıdır ki insanları hep birlikte şimdiye kadar olduklarından daha bilge, daha usta kılacak bir araç bulma olanağı olsa, bunun ancak hekimlikte aranılabileceğine inanıyorum. Bugün hekimlikte geçerli olan bilgiler arasında yararı iyice belirgin pek az şey olduğu doğrudur; ama onu küçümseme amacım olmasa da, hekimlik mesleğinde bilinenlerin bilinmesi gerekenler yanında hiçbir şey olduğunu ve hastalıkların nedenleriyle ve doğanın bize verdiği ilaçların tümüyle ilgili yeterli bilgimiz olsaydı, bedenin olduğu kadar ruhun da sayısız hastalıklarından, hatta belki de yaşlılığın güçsüzlüğünden kurtulunabileceğini kabul etmeyecek meslekten kişiler de içinde, kimsenin olmayacağına inayorum. Oysa tüm yaşamımı çok gerekli bir bilimin araştırmasında kullanmak amacıyla ve yaşamın kısalığı ya da deney eksikliği yüzünden engellenmiş olmadıkça, onu izlersem kesin bir biçimde bu bilimi bulacağımı sandığım bir yola raslamış olarak bu iki engele karşı en iyi çarenin bulacaklarımın pek azını halka sadakatle iletmek olacağına ve güçlü zekaları, her birini eğilimine ve gücüne göre yapılması gereken deneylere yardım ederek ve öğrenecekleri tüm şeyleri halka da ileterek daha öteye geçmeye çağırmak olacağı yargısına vardım; böylece sonuncular öncekilerin ulaştığı yerden başlayarak birçoklarının yaşamlarını ve çalışmalarını birbirine bağlayarak hep birlikte her birimizin tek başına yapabileceğinden çok daha uzağa gidebilecektik (36).

Aynı zamanda, deneylerle ilgili olarak bilgide ilerlendiği ölçüde deneylerin gerekli olduğunu gördüm. Çünkü başlangıçta ancak duyularımıza kendi kendilerini sunan ve üzerinde biraz düşününce unutamayacağımız deneylerden yararlanmak daha az bulunur ve zor elde edilir deneyleri araştırmaktan daha iyidir: bunun nedeni, bu daha az bulunur deneylerin en genel nedenleri bilinmediği zaman ve bağlı oldukları koşullar hemen her zaman gözden kaçacak kadar çok özel ve çok küçük olduklarından, genellikle bizi yanıltıyor olmalarıdır. Ama benim burada izlediğim düzen şuydu. İlkin genel olarak dünyada olan ya da olabilecek olan her şeyin ilkelerini ya da ilk nedenlerini bulmaya çalıştım, bu amaçla ne dünyayı yaratan Tanrı'dan başka bir şeyi göz önüne aldım, ne de bu ilkeleri ruhumuzda doğuştan bulunan bazı doğruluk tohumlarından başka bir şeyden çıkardım. Bundan sonra bu nedenlerden çıkabilecek ilk ve en sıradan sonuçların neler olduğunu inceledim ve böylece gökleri, yıldızları, dünyayı ve hatta yeryüzünde suyu, havayı, ateşi, madenleri ve her şeyde en ortak, en basit, dolayısıyla tanınması en kolay olan benzer bazı başka şeyleri buldum sanırım. Sonra daha özel olan şeylere inmek istediğimde, onlar bana o kadar çeşitli göründü ki yeryüzünde bulunan cisimlerin biçimlerini ve türlerini, Tanrı isteminin yaratabileceği orada bulunabilecek sayısız başka şeylerden ayırabilmenin insan zihni için olası olmadığına inandım, buna göre sonuçlardan nedenlere ilerlemeden ve birçok özel deneyden yararlanmadan onları kendimiz için kullanmamızın olası olmadığını da düşündüm. Bundan sonra da, zihnimi duyularıma sunulmuş olan tüm nesnelere her yöneltişimde bulmuş olduğum ilkelerle kolayca açıklayamayacağım herhangi bir şeyi belirlemediğimi çekinmeden söyleyebilirim. Ama doğanın gücünün çok büyük ve pek geniş ve bu ilkelerin çok basit ve çok genel olduğunu, bu ilkelerden pek çok çeşitli biçimde çıkarılmış olabilecek hemen hemen başlangıçta tanımadığım hiçbir özel sonuç belirlemediğimi, benim en büyük güçlüğümün genelde bu sonuçların bu ilkelere hangi biçimlerde bağlandığını bulmak olduğunu açıkça söylemem de gerekir. Bu konuda düşündüğüm tek çare, bu biçimlerden biriyle açıklandıkları zaman verdikleri sonucun öbürleriyle açıklandıkları zaman verecekleri sonuçla aynı olmadığı bazı deneylere yeniden yönelmekti. Özetle, şimdi bu sonuca yarayabilecek deneylerin çoğunu yapmaya başlamaya gereken yönün ne olduğunu oldukça iyi gördüğümü sandığım bir yerdeydim; ama bu deneylerin neler olduğunu da ve ellerim ve gelirim bin kere daha çok olsa bile tümüne yetmeyeceği kadar çok sayıda olduklarını da görüyordum; öyle ki bundan böyle, az ya da çok deney yapma kolaylığım olacağına göre, doğanın bilgisinde az ya da çok ilerleyebileceğim. Yazdığım incelemede bunu anlatmaya ve halkın ondan sağlayabileceği yararı çok açık olarak göstermeye ve genellikle insanların iyiliğini isteyen herkesi yani görünüşte ya da yalnızca görüşlerinde değil gerçekten erdemli olan herkesi yapmış olduklarını benimle paylaşmaya ve yapılacak deneylerin araştırmasında bana yardım etmeleri için zorlamaya karar verdim.

Ama o zamandan beri başka nedenler görüşümü değiştirdi ve doğruyu bulduğum ölçüde önemli olduğu yargısına vardığım her şeyi yazmayı sürdürmenin gerçekten gerektiğini ve onları yayımlatmak istediğim zaman gösterdiğim özenin aynısını göstermeyi düşündüm: böylece onları iyi incelemek için daha çok fırsatım olacaktı, kuşkusuz insan pek çok kişinin göreceğine inandığı şeylere yalnızca kendi için olanlardan çok zaman daha yakından baktığı gibi, çoğunlukla onları kavramaya başladığımda bana doğru görünen şeyler onları kâğıda dökmek istediğim zaman yanlış göründüler: gücüm elverdiğince halka yararlı olmak için hiçbir fırsatı kaçırmayacaktım, yazılarımın bir değeri varsa onları ölümümden sonra okuyanlar onlardan gerektiği gibi yararlanabileceklerdi ama ben yaşarken yayımlanmasına hiçbir zaman evet dememeliydim, çünkü belki de karşı çıkışlara ve tartışmalara konu olacağı için, hatta böylece bana kazandırabileceği ün kendimi yetiştirmeye kullanmak amacında olduğum zamanı yitirmemden başka bir şey getirmeyecekti. Çünkü her kişinin kendisinin olduğu kadar başkalarının iyiliğini de sağlamak zorunda olduğu ve kimseye yararlı olmamanın tam olarak hiçbir şey anlamına geldiği doğru olsa da; emeklerimizin şimdiki zamandan daha uzak zamanlara ulaşması gerektiği de, torunlarımıza daha çok yarar getiren başka şeyler yapmak amacında olunduğunda belki yaşayanlara bazı yararlar getirecek şeyleri unutmanın iyi olduğu da doğrudur. Gerçekten, şunun bilinmesini çok isterdim; bugüne kadar öğrendiğim çok az şey, bilmediğim, öğrenmekten de umudumu yitirmediğim şeylerle karşılaştırıldığında, hemen hiçbir şeydir; çünkü bilimlerde doğruyu yavaş yavaş bulanların durumu, yoksul olduklarında çok emekle az kazanırken zengin olmaya başlayınca daha az emekle daha çok kazanç sağlayanların durumuyla hemen hemen aynıdır. Ya da onları, gücü zaferleriyle orantılı olarak artan ve bir çarpışmayı kaybedince durumu koruyabilmek için çarpışmayı kazandıktan sonra kentleri ve eyaletleri ele geçirmek yolunda varolandan daha büyük ustalığa gereksinimi olan ordu komutanlarına benzetebiliriz. Çünkü doğrunun bilgisine ulaşmamızı engelleyen tüm güçlüklerin ve yanlışların üstesinden gelmeye çalışmak gerçekten savaş vermektir, biraz genel ve önemli bir konuyla ilgili bazı yanlış görüşler edinmek bir savaş kaybetmektir; sonra, önceki duruma yeniden dönmek için güvenilir ilkelere sahip olunduğunda, büyük ilerlemeler yapmak adına, gerekenden daha çok ustalık gerekir. Kendi payıma, daha önce bilimlerde bazı doğrular bulmuşsam (bu kitabın içerdiği şeylerin bazı doğrular bulmuş olduğum yargısına vardıracağını umarım), bunun ancak aştığım beş ya da altı temel güçlüğün sonuçları ve bağlantıları olduğunu ve kendi yönümden onları şanslı olduğum savaşlar saydığımı söyleyebilirim. Hatta amaçlarımı tümüyle gerçekleştirebilmek için onlara benzer iki ya da üç savaşı daha kazanmaya gereksinimim olduğunu, yaşım pek ilerlemiş olmadığından doğanın olağan akışına göre bu sonuç için henüz yeterli zamanım olabileceğini düşündüğümü söylemekten çekinmeyeceğim. Ama kalan zamanımı iyi kullanma gücünden umutlu olduğum kadar tutumlu kullanmaya zorunlu olduğuma inanıyorum; fiziğimin temellerini yayımlarsam kuşkusuz zamanımı yitirmek için birçok fırsat bulacağım. Çünkü bu temellerin hemen tümü onları benimsemek için yalnızca dinlemek gerekecek kadar apaçık olsa da, aralarında göstermelerle ortaya koyacak güçte olmadığımı düşündüğüm bir tane bile bulunmasa da, onların başka insanların çeşitli görüşlerine uyması tümüyle olası olmadığından doğurucakları karşıtlıkların beni işimden çok zaman alıkoyacağını şimdiden görüyorum.

Bu karşı çıkışların bana yanlışlarımı tanıtmak açısından olduğu kadar, bazı iyi şeyler yapmışsam başkalarının bununla onu daha iyi anlamalarını sağlamak açısından da yararlı olacağı ve birçok kişi tek bir kişiden daha iyi görebileceği için onların şimdiden bu temelleri kullanmaya başlayarak buluşlarıyla bana yardım edecekleri de söylenebilir. Ama kendimi yanılgılara son derece açık biri olarak görsem de, usuma gelen ilk düşüncelere hemen hiçbir zaman güvenmediğimi bilsem de, bana yöneltilen karşı çıkışlardan edindiğim deney onlardan herhangi bir yarar ummamı engelliyor: çünkü dost saydığım kimselerden olduğu kadar benimle bir ilgisi olmadığını düşündüğüm kimselerden de ve hatta bana besledikleri sevgi yüzünden dostlarımın göremediği şeyleri kötülükleriyle ve kıskançlıklarıyla ortaya çıkarmaya çalışacağını bildiğim bazı kimselerin de yargısına çok defa tanık olmuştum; ama onların benim öngörmediğim bir şey üzerine bana karşı çıktıkları pek olmadı, böyle bir şey olmuşsa o da benim konumdan çok uzak olmuştur; öyle ki görüşlerimin benden daha az katı, benden daha az hakbilir herhangi bir eleştiricisiyle hemen hemen hiç karşılaşmadım. Okullarda uygulanan tartışmalarla önceden bilinen herhangi bir doğrunun ortaya çıkarıldığını hiçbir zaman görmedim, çünkü her biri kazanmaya çalışırken nedenleri olumlu ve olumsuz yönde tartmaktan çok gerçek gibi görüneni değerlendirmeye çalışır; uzun süre iyi avukat olmuş olan kişiler bu yüzden daha sonra iyi yargıç olamazlar.

Düşüncelerimin iletilmesinden başkalarının edineceği yarara gelince, bu yarar çok büyük olamazdı, çünkü onları henüz ileri götürmüş değildim ve uygulamaya geçmeden önce onlara pek çok şeyin eklenmesine gereksinim vardı. Bunu yapabilecek biri varsa o herkesten çok ben olmalıyım, bunu övünmeden söyleyebilirim: elbette dünyada zekâsı benimkiyle ölçülemeyecek kadar iyi pek çok kimse yok değildir ama insan başkasından öğrendiği bir şeyi kendi bulduğu bir şey kadar iyi kavrayıp kendinin kılamaz. Bu konuda çok doğru olan şudur: çok zeki kimselere görüşlerimden bazılarını açıkladığımda genellikle ben kendilerine anlatırken onları çok seçik olarak anlar görünseler de, onları yinelediklerinde hemen her zaman onları bunlar benimdir diyemeyeceğim kadar değiştirmiş olduklarını gördüm. Bu nedenle, benim bildirmediğim bir şeyi birileri benimmiş gibi gösterdikleri zaman, torunlarımızın buna inanmamalarını dilemekle kendimi mutlu duyuyorum. Yazıları elimizde olmayan tüm eski filozoflara (37) yükletilen garipliklere hiçbir zaman şaşmadım ve bunun için, zamanlarında en iyi zekâlar olduklarını ama yalnızca bize kötü iletilmiş olduklarını görerek düşüncelerinin çokça usdışı olduğu yargısına varmadım. Görüldüğü gibi, onların çömezlerinden hiçbirinin hemen hiçbir zaman onları aştığı olmamıştır; şimdi Aristoteles'in izleyicisi olanların en tutkuluları doğanın bilgisine onun kadar ulaşabilmiş olsalardı, hatta daha çoğunu hiçbir zaman elde edememek koşuluyla da olsa kendilerini mutlu sayacaklardı. Onlar tutundukları ağaçtan daha yükseğe çıkmaya yönelmeyen ve hatta genellikle tepeye kadar ilerledikten sonra yeni baştan aşağıya inen sarmaşıklar gibidirler; çünkü bence oradan yeniden aşağıya inenler yani kaynaklarında anlaşılır biçimde açıklanmış her şeyi bilmekten hoşnut olmayanlar, bunun ötesinde üstüne hiçbir şey söylemedikleri ve belki hiçbir zaman düşünmedikleri pek çok güçlüğün çözümünü bulmak isteyenler bu güçlükleri incelemekten kaçınırlar, böylece bir biçimde kendilerini daha bilgisiz kılarlar. Bununla birlikte, onların felsefe yapma biçimleri ancak zihinleri çok sıradan kişilere uygun düşer; çünkü kullandıkları belirlemelerin ve ilkelerin karanlığı, onların her şey üzerine bilirmiş gibi korkmadan konuşabilmelerinin ve en ince ve en usta olanlara karşı onları inandıracak araçları olmaksızın, söyledikleri her şeyi savunabilmelerinin nedenidir. Bu konuda onlar bana, gözü gören bir kişiyle zorluğa düşmeden dövüşmek için onu çok karanlık bir mahzenin dibine indirmek isteyen bir köre benzer görünürler; diyebilirim ki kullandığım felsefenin ilkelerini yayımlamaktan vazgeçişimde bu gibilerin yararları vardır, çünkü bu ilkeler çok basit ve apaçık olduklarından ben bu ilkeleri yayımlarsam aynı şeyi yapmış ve onlara birkaç pencere açmış olacağım, böylece dövüşmek için indikleri mahzene ışık girmesini sağlamış olacağım. Ama en iyi zekâlar bile onları bilmek isteyecek durumda değildir: çünkü her şeyden söz etmek ve bilgin olma ününü kazanmak istediklerinde, bana, bazı şeylerde azar azar ortaya çıkan ve başka şeylerden söz etmek gerekince insana içtenlikle ben bunu bilmiyorum dedirten doğruyu araştırmaktan çok, her alanda büyük bir zahmete girmeden bulunabilecek varsayımla yetinerek daha kolay ulaşacaklardır (38). Bilmediği hiçbir şey olmamak gururu yerine elbette daha benimsenir olan şeyi yani çok az doğrunun bilgisine ulaşmış olmayı seçerlerse ve benim izlediğim yola benzer bir yol izlemek isterlerse, onlara bu konuşmada söylediğimden daha çok bir şey söylemem gerekmez. Çünkü benim yaptığımdan çok daha öteye gitmeye yatkınsalar bulmuş olduğum, düşündüğüm her şeyi kendileri de nasıl olsa bulacaklardır. Her şeyi her zaman ancak sırasıyla izlediğime göre, hâlâ ortaya koymam gereken şeylerin daha önce bulduğum şeylerden daha güç ve daha gizli olduğu kesindir ve onlar bu şeyleri benden çok kendilerinden öğrenmekten hoşnut olacaklardır; ayrıca, öncelikle kolay şeyleri araştırarak ve yavaş yavaş, adım adım daha güç şeylere geçerek kazanacakları alışkanlık onlara benim tüm açıklamalarımdan daha yararlı olacaktır. Öyle ki kendi payıma ben gençliğimden beri göstermelerinden başlayarak araştırdığım tüm doğruları bana öğretmiş olsalardı, onları öğrenmek için hiçbir güçlüğüm olmasaydı, belki de hiçbir zaman başka doğruları bilmeyecektim ve en azından onları araştırmaya çalıştığım ölçüde her zaman onların yenilerini bulmayı düşünmenin alışkanlığını ve kolaylığını kazanamayacaktım. Özetle, dünyada başlayanın kendisinden başka kimsenin çok iyi sonuçlandıramayacağı bir yapıt varsa, o da benim çalıştığım yapıttır.

Gerçekten, bu konuda yararlı olabilecek deneyleri bir insan tümüyle tek başına yapmakta yeterli olamaz, ama kendi ellerinden başkasını da bu işte yararlı biçimde kullanamaz; bunu yapsa yapsa zanaatçıların elleri ya da para vererek çalıştıracağı kimselerin elleri yapabilir, çünkü çok etkili bir araç olan kazanma umudu onun göstereceği her şeyi onlara yaptırabilir. Çünkü merakla ya da öğrenme arzusuyla belki ona yardım etmeyi isteyecek gönüllülere gelince, genellikle verdikleri söz yaptıkları işten daha çoktur ve onlar yalnızca hiçbir zaman başarılamayan güzel önerilerde bulunurlar, bunun bazı güçlüklerin açıklanmasıyla ya da en azından bu iş için yitireceği zamandan daha az zamana değmeyen birkaç övgüyle ve birkaç yararsız sözle ödenmesini kesinlikle isterler. Başkalarının daha önce yapmış olduğu deneylere gelince, bunları ona iletmek istediklerinde bile bunlara giz diyenler bunu hiçbir zaman yapmazlar, bu deneylerin çoğu öylesine yüzeysel koşullarla ya da bileşenlerle karışmıştır ki onların içinden doğruyu bilip çıkarmak son derece güç olacaktır; ayrıca bu deneyleri yapanların onları ilkelerine uygun göstermeye çabalamış olmaları nedeniyle o bunları hemen tümüyle çok kötü hatta çok yanlış açıklanmış bulacaktır; aralarında ona yarayan birkaç tane varsa onları seçmek için kullanması gereken zamanda o deneyler yeniden yapılabilirdi. Öyle ki dünyada en büyük şeyleri ve halka en yararlı şeyleri bulmaya yatkın olduğu kesin olarak bilinen bir kimse olsa, bu nedenle öbür insanlar onun amaçlarına ulaşmasına tüm araçlarıyla yardıma çabalasalar, onun için gereksinimi olan deneylerin giderlerini karşılamaktan ve kimsenin uyarsız davranışlarıyla onun zamanını elinden almasını engellemekten başka bir şey yapabileceklerini düşünmüyorum. Ama olağanüstü bir şey söz vermeyi isteyecek kadar kendime güvenli olmadığım gibi, devletin amaçlarımla çok ilgilenmesi gerektiğini düşleyecek kadar boş düşünceler de beslemediğim gibi, hak etmediğime inanılacak herhangi bir iyiliği kabul etmeyi isteyecek kadar sığ ruhlu da değilim.

Birbirine eklenen bütün bu düşünceler üç yıl önce elimde bulunan incelemeyi tanıtmak istemememe, hatta yaşadığım sürece böylesine genel ve fiziğimin temellerini açıklayabilecek başka hiçbir kitabı hiç kimseye göstermeme kararı almama neden oldu. Ama ondan sonra beni bazı özel denemeleri buraya almak ve eylemlerimin ve amaçlarımın hesabını halka vermek zorunda bırakan başka iki neden ortaya çıktı. Birincisi, bunu yapmazsam, daha önce bazı yazılarımı yayımlamak istediğimi bilen birçok kişi vazgeçmemin, öyle olmasa da benim zararıma olabilecek nedenleri olduğunu düşünebilirlerdi. Çünkü aşırı ünü sevmesem de, hatta onun her şeyin üzerinde saydığım dinginliğe aykırı olduğunu düşündüğüm için ondan nefret ettiğimi söylesem de, eylemlerimi suç gibi gizlemeye de, tanınmamış olmak için birçok önlem almaya da hiçbir zaman çalışmadım; böylece kendime haksızlık ettiğime inandığım kadar bunun aradığım eksiksiz ruh dinginliğini yeniden bozacak bazı kaygılar verebileceğine de inandım. Her zaman tanınmaya da tanınmamaya da ilgisiz kaldığım için, bazı ünler elde etmemi engelleyemedim, en azından kötü ün edinmekten kendimi korumak için elimden geleni yapmam gerektiğini düşündüm. Beni bunu yazmaya zorlayan öbür neden şudur: gereksinimim olan ve başkasının yardımı olmadan tek başıma yapamayacağım birçok deney yüzünden, devletin işlerime büyük ilgi göstereceğini ummak gibi bir düşe kapılmamakla birlikte, kendimi yetiştirmek konusundaki tasarımın her gün gecikmeye uğradığını görerek, benden sonra geleceklere, tasarılarımı gerçekleştirmekte bana ne açıdan yardımları dokunabileceğini anlatmayı geciktirmiş olmasaydım onlara yaptığımdan çok daha iyilerini bırakabilirdim düşüncesini verip bir gün beni suçlamalarına yol açmakla kendime kötülük etmek istemem.

Bilimlerde neyi yapabileceğimi ve neyi yapamayacağımı çok açık olarak göstermeyi elden bırakmadan, çok tartışma konusu olmayan, ilkelerimle ilgili olarak istediğimden daha çoğunu söylemeye beni zorlamayan bazı konuları seçmemin benim için kolay olacağını düşündüm. Bu konuda başarılı olup olmadığımı söyleyemem, yazılarımdan kendim söz ederek kimsenin yargılarını etkilemek de istemem; ama yazılarımı incelemelerinden çok hoşnut olacağım ve daha çok fırsatları olması için karşı çıkmayı isteyen herkesin bunları yayımcıma yollama zahmetini göze almalarını rica ediyorum, onun aracılığıyla onların bilgisine ulaşınca aynı zamanda yanıtlarımın oraya ulaşmasına çalışacağım; bu yolla okuyucular birini ve öbürünü birlikte görerek gerçeğin yargısına çok daha kolaylıkla varacaklardır. Çünkü onlara uzun yanıtlar vermeyi asla söz vermiyorum, ancak yanlışlarımı bilirsem onları içtenlikle bildirmeye ya da onları göremezsem durmadan bir konudan bir konuya geçmemek için yeni hiçbir konunun açıklamasını eklemeden yalnızca yazdığım şeylerin savunması için gerekli olduğuna inandığım şeyleri söylemeye sözveriyorum.

Diyoptrik'in ve Meteorlar'ın başlangıcında söylediğim şeylerin bazıları, ilkin onları varsayımlar olarak adlandırdığımdan ve onları kanıtlamak amacında değilmişim gibi göründüğümden şaşkınlık yarattıysa, tümünü dikkatle okumak sabrını gösterirlerse onda aradıklarını bulacaklarını umarım. Çünkü bana öyle geliyor ki orada nedenler aralarında birbirini öyle bir biçimde izliyor ki sonuncular onların nedeni olan birincilerle kanıtlanıyorlar, buna karşılık birinciler de onların sonuçları olan sonuncularla kanıtlanıyorlar. Burada mantıkçıların döngü diye adlandırdıkları yanlışa düştüğüm düşünülmemelidir; çünkü deney bu sonuçların çoğunu çok kesin kıldığından onları çıkarsadığım nedenler onları kanıtlamaya değil, açıklamaya yararlar; ama tam tersine bu nedenler sonuçlarla kanıtlanırlar. (39) Onları varsayımlar diye adlandırışımın nedeni onları yukarıda açıkladığım bu ilk doğrulardan çıkarabilmeyi düşündüğümün bilinmesi içindir, ama kendilerine iki üç sözcük söylenildiğinde başkasının yirmi yılda düşündüğünü hemen bir günde öğrendiğini sanan, yanılmaya çokça eğilimli ve doğruya yatkınlığı az olan çok kavrayışlı ve çok canlı bazı zekaların bundan benim ilkelerim diye düşündükleri şey üzerine saçma bir felsefe kurmak fırsatı bulmamalarını ve onda yanlışı bana yüklemelerini engellemek için özellikle bu çıkarsamayı yapmaktan kaçındım. Çünkü tümü benim olan görüşlere gelince, yeni oldukları için onları hoşgörüyor değilim, öyle ki nedenleri iyice gözden geçirilirse çok basit ve sağduyuya çok uygun bulunacaklarına ve aynı konularda elde edilebilecek başka tüm görüşlerden daha az olağandışı ve daha az yabancı görüneceklerine inanıyorum. Bu görüşlerden hiçbirinin ilk bulucusu olmakla övünmediğim gibi onları başkaları söyledi ya da söylemedi diye değil, yalnızca us beni onlara inandırdığı için benimsedim.

Zanaatçılar Diyoptrik'te açıklanmış olan buluşu hemen uygulayamazlarsa bunun için onun yanlış olduğunun söylenilebileceğine inanmıyorum: çünkü onda tasarladığım makineleri hiçbir koşulunu eksik bırakmadan yapmak ve uyarlamak için ustalık ve alışkanlık gerektiğine göre, ilk seferde başarıya ulaşmış olsalardı bu beni kendisine iyi bir nota kitabı verilen herhangi birinin yalnızca bununla bir günde eşsiz biçimde lavta çalmayı öğrenebildiğini görmekten daha az şaşırtmazdı. Öncülerimin dili olan Latince'yle değil de ülkemin dili olan Fransızca'yla yazışımın nedeni, görüşlerimi ancak yalnızca kendi doğal arı uslarını kullanan kişilerin eski kitaplara inananlardan daha iyi yargılayacaklarını ummamdandır. Sağduyuyu öğrenimle birleştirenlerin, ki yalnızca onlar benim yargıçlarım olsun isterim, nedenlerimi halkın diliyle açıkladığım için onları dinlemekten kaçınacak kadar Latince yandaşı olmayacaklarına inanıyorum.

Özetle, burada bilimlerde gelecekte yapmayı umduğum ilerlemelerden özellikle söz etmek ve halk karşısında yerine getireceğime güvenmediğim herhangi bir sözle yükümlü olmak istemiyorum; ama yalnızca şunu söyleyeceğim, yaşamak için bana kalan zamanı hekimlik için bugüne kadar olanlardan daha güvenli kuralların çıkarılabileceği doğanın bazı bilgilerini edinmeye çalışmaktan başka bir şeye kullanmamaya karar verdim (40) ve eğilimim beni başka her çeşit tasarıdan, özellikle birilerine yararlı olmadığı gibi öbürlerine de zararlı olmayan tasarılardan öylesine uzaklaştırdı ki bazı fırsatlar beni onları kullanmak zorunda bıraksaydı bu işte başarılı olamazdım sanıyorum. Burada, dünyada bana saygınlık kazandırmaya yaramayacağını bildiğim bir şeyi açıklıyorum, bu saygınlığı elde etmeyi de hiçbir zaman düşünmedim; hiç engellenmeden boş zamanlarımdan yararlanmamı sağlayan kişilere, bana dünyanın en onurlu görevlerini veren kişilerden çok daha bağlı olacağım.

1 | 2 | 3 | 4 | 5 | 6 | 7 | 8 | 9

DESCARTES - YÖNTEM ÜZERİNE KONUŞMA - 7

BEŞİNCİ BÖLÜM



Bu ilk doğrulardan çıkardığım öbür doğrular zincirinin tümünü izlemekten ve burada göstermekten sevinç duyacağım. Ama bu amaçla bozuşmak istemediğim bilginler arasında tartışmalı olan pek çok sorundan şimdi söz etmem gerekecekti, be nedenle bu konuda çekimser kalmamın ve insanların özel olarak bilgilendirilmesinin daha yararlı olup olmayacağını daha bilge olanların yargısına bırakmak için, yalnızca genel olarak onların neler olduğunu söylememin daha iyi olacağını sanırım. Her zaman Tanrı'nın ve ruhun varlığını göstermek için kullandığım ilkeden başka hiçbir ilke tasarlamamak ve bana daha önce geometricilerin yaptığı göstermelerden daha açık ve daha kesin görünmeyen hiçbir şeyi doğru diye almamak konusunda aldığım karara bağlı kaldım. Bununla birlikte diyebilirim ki yalnızca felsefede incelenmesine alışılmış tüm genel güçlüklerle ilgili olarak kısa zamanda beni hoşnut edecek aracı bulmakla kalmadım, ama bazı yasalar da ortaya koydum; Tanrı bu yasaları doğada öylesine geçerli kılmış ve onlardan ruhlarımıza öylesine kavramlar işlemiştir ki onlar üzerine yeterince kafa yorduktan sonra, onların dünyada olan ya da oluşan her şeyde tam olarak gözlemlenebileceğinden kuşkuya düşemeyiz. Sonra, bu yasaların sırasını inceleyerek daha önce öğrenmiş olduğum ya da hatta öğrenmeyi umduğum en yararlı ve en önemli pek çok doğruyu ortaya çıkarmış olduğumu sanıyorum. (31)

Bu doğruların başlıcalarını, bazı nedenlerin beni yayımlamaktan alıkoyduğu bir incelemede (32) açıklamaya çalıştım; burada onun içeriğini kısaca anlatmaktan daha iyi bir iş yapamayacağımı sanıyorum. Bu kitabı yazmadan önce maddi şeylerin doğasıyla ilgili olarak bildiğimi düşündüğüm her şeyi onun kapsamına almak amacındaydım. Ama nasıl ressamlar düz bir tabloda katı bir cismin çeşitli yüzlerini tümüyle aynı biçimde iyi gösteremediklerinden, onlardan yalnızca ışığa karşı koydukları başlıcalarından birini seçerler ve öbürlerini gölgelendirerek onları ancak birinciye göre görülebildikleri ölçüde gösterirlerse, ben de böylece düşüncemde varolan her şeyi konuşmama koyamayacağımdan korkarak, orada yalnızca ışıktan ne anladığımı uzun uzun açıklamaya giriştim; sonra, ışıktan yola çıkarak, ışığın hemen tümüyle kendilerinden çıktığı güneşten ve sabit yıldızlardan, ışığı geçirdiği için göklerden, ışığı yansıttıkları için gezegenlerden, kuyrukluyıldızlardan ve dünyadan, özellikle renkli ya da saydam ya da ışıltılı oldukları için yerde olan tüm cisimlerden ve sonunda bunların izleyicisi olduğu için insandan bazı şeyler katmaya giriştim. Hatta tüm bu şeyleri biraz gölgelemek için ve bilginler arasında benimsenmiş görüşleri izlemek ya da yadsımak zorunda kalmadan, onlarla ilgili yargımı daha özgürce söyleyebilmek adına, tüm bu dünyayı burada onların tartışmalarına bırakmaya ve şimdi Tanrı'nın herhangi bir yerde, düşsel uzaylarda, yeter maddeyle yaratacağı, bu maddenin çeşitli parçalarını da çeşitli biçimlerde ve düzen dışında devindirerek, ancak şairlerin tasarlayabileceği kadar karışık bir kaos oluşturacağı, sonra da doğayı her zamanki yardımını göstererek ortaya koyduğu yasalara göre devinmeye bırakacağı yeni bir dünyada olup biteceklerden söz etmeye karar verdim. Böylece, ilk olarak bu maddeyi tanıtladım ve dünyada ondan az önce Tanrı'yla ve ruhla ilgili olarak söylediğim şey dışında, bence daha açık ve daha anlaşılır hiçbir şey bulunmadığını göstermeye çalıştım; çünkü hatta okullarda tartışılan bu biçimlerden ya da niteliklerden hiçbirinin kesinlikle onda olmadığını, bilmezden gelinemeyecek ölçüde genellikle bilgisi ruhlarımızda doğal olarak bulunmayan hiçbir şeyin onda bulunmadığını tasarladım. Ayrıca, doğa yasalarının neler olduğunu gösterdim; nedenlerimi Tanrı'nın sonsuz yetkinliklerinden başka hiçbir ilkeye dayandırmadan, kuşkuya düşülebilen tüm nedenleri göstermeye ve Tanrı birçok dünya yaratsaydı bile onların her birinde bu nedenlerin gözlemlenmiş olmaktan geri kalmayacağını göstermeye çalıştım. Bundan sonra, bu kaosun maddesinin en büyük bölümünün bu yasalara göre nasıl kendisini göklerimize benzer kılar biçimde hazırlanması ve düzenlenmesi gerektiğini gösterdim; bununla birlikte, onun parçalarından bazılarının nasıl bir dünyayı ve bazılarının gezegenleri ve kuyruklu yıldızları ve bazılarının da bir güneşi ve sabit yıldızları oluşturması gerektiğini gösterdim. Burada ışık konusunu genişleterek güneşte ve yıldızlarda bulunması gereken ışığın ne olduğunu uzun uzadıya açıkladım ve buradan onun bir anda göklerin uçsuz bucaksız uzayından nasıl geçtiğini ve onun nasıl gezegenlerden ve kuyruklu yıldızlardan yere doğru yansıdığını açıkladım. Ona tözle, durumla, devinimlerle, göklerin ve yıldızların tüm çeşitli nitelikleriyle ilgili pekçok şeyi de ekledim; öyle ki bu dünyada bulunan şeylerde, tanıtladığım dünyada olanlara tümüyle benzemeyen ya da en azından benzemez görünen hiçbir şey görünmediğini tanıtlamak için yeterince konuştuğumu düşünüyordum. Bundan sonra özellikle tasarlamama karşın, onun tüm parçalarının tümüyle merkeze doğru nasıl yöneldiğini; yüzeyindeki suyun ve havanın nasıl bulunduğunu, göklerin ve yıldızların özellikle ayın konumunun her yönüyle denizlerimizde görülene benzer biçimde gelgit olayına neden olması gerektiğini; bundan başka dönenceler arasında da görüldüğü gibi doğudan batıya belli bir akışın, su akışının olduğu kadar hava akışının nasıl oluştuğunu; orada dağların, denizlerin, pınarların ve ırmakların doğal olarak nasıl oluşabildiğini ve madenlerin ocaklara nasıl girdiğini ve tarlalarda bitkilerin nasıl yetiştiğini ve genellikle karışık ya da bileşik denilen tüm cisimlerin orada nasıl oluştuğunu gösterdim. Yıldızlardan sonra dünyada başka şeyler arasında yalnızca ateş ışık ürettiğinden ateşin doğasıyla ilgili her şeyin nasıl oluştuğunu, ateşin nasıl beslendiğini; bazen onun nasıl ışık vermeden sıcak olduğunu ve bazen de sıcak olmadan ışık verdiğini; çeşitli cisimlerde nasıl çeşitli renkler ve çeşitli başka nitelikler oluşturduğunu; bazılarını nasıl erittiğini ve bazılarını da nasıl sertleştirdiğini; hemen her şeyi nasıl tüketebildiğini ya da onları küle ve dumana dönüştürebildiğini; sonunda eylemin şiddetiyle nasıl bu küllerden cam oluşturduğunu çok açık anlatmaya çalıştım; küllerin cama dönüşmesi bana doğada olabilecek dönüşümlerin herhangi biri kadar çekici göründüğü için onu tanıtlamaktan özellikle haz duydum.

Bununla birlikte, tüm bu şeylerden bu dünyanın önerdiğim biçimde yaratılmış olduğu sonucunu çıkarmak istemiyordum; çünkü Tanrı'nın başlangıçtan beri dünyayı olması gerektiği gibi yaratmış olması gerçeğe çok daha yakındır. Ama Tanrı'nın şimdi dünyayı korumakta kullandığı eylemin dünyayı yaratırken kullandığı eylemle tam tamına aynı olduğu kesindir ve bu tanrıbilimciler arasında ortak olarak benimsenmiş bir görüştür; başlangıçta Tanrı ona kaosunkinden daha başka bir biçim vermemiş olsa da doğa yasalarını kurarak ona her zamanki gibi devinebilmesi için gereken yardımı yaptı, buna göre yaratılış mucizesini zedelemeden tümüyle maddi olan şeylerin zamanla şimdi olduğunu gördüğümüz gibi olabileceğine inanılabilir. Onların doğasını bu biçimde, onlar yavaş yavaş doğarken görüldüğü zaman anlamak, tümüyle oluştukları zaman anlamaktan çok daha kolaydır.

Cansız cisimlerin ve bitkilerin tanıtlamasından hayvanların, özellikle insanların tanıtlamasına geçtim. Ama bunlar üzerine ötekilerle ilgili olarak konuştuğum biçimde konuşmak için, etkileri nedenlerle göstererek doğanın onları üretmek üzere hangi tohumları ne biçimde kullandığını göstererek konuşmak için yeterli bilgiye ulaşmış olmadığımdan, organların dış biçimiyle olduğu kadar iç biçimiyle de tümüyle bedenlerimizden birine benzeyen ve Tanrı'nın tanıtlamış olduğum maddeden daha başka bir maddeyle oluşturmadığı, başlangıçta kendisine hiçbir ussal ruh, bitki ya da hayvan ruhu yerine geçecek hiçbir şey koymadığı, yalnızca yüreğinde daha önce anlatmış olduğum, kurumadan önce kapatılan otu ısıtan ya da üzüm artığı üzerine bırakılan yeni şarabı kaynatan ateşe benzer ışıksız ateşlerden birini yaktıği bir insan bedeni oluşturduğunu varsaymakla yetindim. Çünkü bundan sonra bedende olabilecek işlevleri gözden geçirdiğimde, orada düşüncenin dışında, dolayısıyla ruhun yani yukarıda doğası yalnızca düşünmek olan diye belirlediğimiz bölümün, bedenden ayrı olan bölümün hiçbir katkısı olmadan bizde bulunabilecek ve hepsi birbirinin aynı olan işlevleri görüyordum; bu açıdan usu olmayan hayvanların bize benzediği söylenilebilir: bunun için onda düşünceye bağlı olmakla insan olmamızdan ötürü bize özgü olan işlevlerin hiçbirini bulamadım, oysa Tanrı'nın kutsal bir ruh yaratmış ve tanıtladığım biçimde onu bu bedenle birleştirmiş olduğunu varsayarak onda bu işlevlerin hepsini buluyordum.

Ama orada bu konuyu hangi biçimde incelediğimin görülebilmesi için buraya yüreğin ve atardamarların deviniminin açıklamasını koymak istiyorum, bu devinim hayvanlarda gözlemlenen ilk ve en genel devimin olduğundan ona göre tüm öbür devinimlerle ilgili olarak ne düşünmek gerektiği üzerine kolayca yargıya varılacaktır. Onunla ilgili söyleyeceklerimi anlamakta çokça güçlük çekilmemesi için, anatomiyle ilgili olmayanların bunu okumadan önce, akciğerleri olan herhangi iri bir hayvanın her yönde insanınkine oldukça benzeyen yüreğini kestirerek orada bulunan iki odayı ya da boşluğu görebilme zahmetine katlanmalarını isterdim. İlkin, yüreğin sağ yanında bulunan odaya çok geniş iki boru bağlanır, bunlardan biri kanın başlıca toplayıcısı olan anatoplardamardır, bedenin tüm öbür toplardamarları bir ağaç gövdesini andıran bu anatoplardamarın dalları gibidirler; öbürü atan toplardamardır, böylece yanlış adlandırılmıştır, gerçekte kaynağını yürekten alan, yürekten çıktıktan sonra akciğerlerin her yanına yayılarak birçok dallara ayrılan bir atardamardır. Sonra, yüreğin sol yanında olan odadan aynı biçimde iki boru çıkar, bunlar birinciler kadar ya da daha geniştirler, bunlardan biri toplayan atardamardır, bu da yanlış adlandırılmıştır, çünkü akciğerlerden gelen bir toplardamardan başka bir şey değildir, akciğerlerde atan toplardamarın dallarıyla ve solunumla gelen havanın girdiği boğaz denilen yolun dallarıyla birbirine geçmiştir; öbürü yürekten çıkarak dallarını tüm bedene gönderen anatoplardamardır. Bu iki boşlukta bulunan dört ağızı açan ve kapayan, tıpkı küçük kapılara benzeyen on iki küçük deriyi de özenle görmelerini isterdim: bunların üçü anatoplardamarın girişine öylesine yerleşmişlerdir ki anatoplardamardaki kanın hiçbir biçimde yüreğin sağ boşluğuna akmasını engellemezler, bununla birlikte kanın oradan çıkabilmesine kesinlikle engel olurlar; atan toplardamarın girişinde bulunan üçü, tümüyle tersine konumlanmış olarak, bu boşlukta olan kanın akciğerlere geçmesine olanak verirler ama akciğerlerde olanın oradan dönmesine olanak vermezler; bunun gibi, toplayan atardamarın girişinde bulunan öbür ikisi kanı akciğerlerden yüreğin sol boşluğuna akmaya bırakırlar ama dönmesine karşı dururlar; anaatardamarın girişinde bulunan üçü de kanın yürekten çıkmasına olanak verirler ama oraya dönmesine engel olurlar. Toplayan atardamarın ağzı bulunduğu yer dolayısıyla oval olduğundan kolayca iki deriyle kapanabilir, oysa öbürlerinin ağızları yuvarlak olduklarından üç deriyle daha iyi kapanabilirler, bu yüzden bu derilerin sayısı için başka neden araştırmak gerekmez. Ayrıca şunların görülmesini de isterdim: anaatardamar ve atan toplardamar toplayan atardamardan ve anatoplardamardan çok daha sert ve sağlam yapıdadır; bu sonuncular yüreğe girmeden önce genişler ve orada yüreğinkine benzer bir etten oluşmuş ve kulaklar diye adlandırılan iki kese yapar; yürekte her zaman bedenin herhangi bir bölgesinde olduğundan daha çok sıcaklık bulunur, sonunda genellikle herhangi çok sıcak bir boruya damla damla dökülen tüm sıvılarda olduğu gibi yüreğin boşluklarına herhangi bir kan damlası girince bu sıcaklıkla çabucak şişer ve genişler.

Çünkü bundan sonra yüreğin devinimini açıklamak için başka bir şey söylemeye gereksinim duymuyorum, yüreğin boşlukları kanla dolu olmadığı zaman zorunlu olarak kan anatoplardamardan sağ boşluğa ve toplayan atardamardan sol boşluğa akar; öyle ki bu iki damar her zaman kanla doludur, onların yüreğe açılan ağızları o sırada kapalı olamazlar; ama böylece yüreğe gelen iki damla kanın yüreğin herbir boşluğuna birer damlası girer girmez, girdikleri ağızlar çok geniş ve geldikleri damarlar kanla çok dolu olduğundan çok büyük olabilen bu damlalar orada bulunan sıcaklık nedeniyle yoğunluklarını azaltırlar ve genişlerler, böylece tüm yüreği şişirerek geldikleri iki damarın girişindeki beş küçük kapıyı iterler ve kapatırlar, böylece yüreğe daha çok kanın gelmesini engellerler; yavaş yavaş yoğunluklarını azaltmayı sürdürerek çıktıkları iki damarın girişindeki öbür altı küçük kapıyı iterler ve açarlar, böylelikle atan toplardamarın tüm dallarını yürekle hemen aynı anda şişirirler; hemen sonra yüreğe giren kanın soğuması yüzünden, bu atardamarlarda olduğu gibi, yüreğin şişliği iner, onların altı küçük kapısı kapanır, anatoplardamarın ve toplayan atardamarın beş küçük kapağı yeniden açılır ve başka iki kan damlasına geçit verir ve aynı öncekiler gibi bunlar yüreği ve atardamarları kanla şişirirler. Böylece yüreğe giren kan yüreğin kulakları denilen iki keseden geçtiği için onların devinimi yüreğin deviniminin tersidir ve yürek şiştiği zaman onlar söner. Özetle, matematik göstermelerin gücünü bilmeyenler ve doğru nedenleri doğruya benzerlerden ayırt etmeye alışık olmayanlar bunu incelemeden yadsıma yanılgısına düşmesinler diye onları şu konuda bilgilendirmek isterim: açıkladığım bu devinim, zorunlu olarak yürekte gözle görülebilen organların tek konumundan ve orada parmaklarla duyumsanabilen sıcaklıktan ve deneyle tanınabilen kanın doğasından çıkar, tıpkı bir saatin devinimi nasıl dengeleme ağırlıklarının ve çarklarının gücünden, durumundan, biçiminden oluşursa.

Ama toplardamarlardan yüreğe böyle sürekli akan kanın nasıl hiç tükenmediği ve yürekten geçen tüm kan oraya vardığı halde atardamarların nasıl kanla iyiden iyiye dolmadığı sorulursa buna İngiltere'den bir hekimin (33) yazmış olduğundan başka bir yanıtım yok; bu konuda buzları kırdığı ve atardamarların uçlarında birçok geçit bulunduğunu, atardamarların yürekten aldıkları kanın buradan toplardamarların küçük dallarına girdiğini, oradan da hemen yüreğe döndüğünü, buna göre kanın akışının sürekli bir dolaşımdan başka bir şey olmadığını öğreten ilk kişi olduğu için onu övmek gerekir. Bu cerrahların sıradan deneyleriyle çok iyi kanıtlanır, onlar toplardamarı açtıkları yerin üstünde kolu pek sıkmadan bağlayarak oradan kanı bağlamadıkları zamankinden daha bol akıtırlar. Kolu aşağıdan, açtıkları yerle el arasında bağlarlarsa ya da yukarıdan çok sıkı bağlarlarsa tam tersi olacaktır. Çünkü, besbelli, az sıkılmış bağ kolda olan kanın toplardamarlarla yüreğe dönmesini engelleyebilir, toplardamarların altında bulundukları ve derileri daha katı olduğundan daha güç sıkıldıkları için kanın atardamarlarla her zaman yeniden kola gelmesini engelleyemez, aynı zamanda atardamarlarla ele ulaşmak için oradan toplardamarlarla yüreğe dönmek üzere harcayacağı güçten daha büyük bir güç harcar. Bu kan toplardamarların birinde bulunan açıklıktan çıktığına göre onun atardamarlardan toplardamarlara geçebilmesi için bağın altında bazı geçitlerin bulunması gerekir. Harvey kanın akışıyla ilgili olarak söylediği şeyi de pek güzel kanıtlıyor, buna göre toplardamarlar boyunca çeşitli yerlere yerleşmiş bazı küçük deriler vardır, bunlar kanın bedenin ortasından uçlara doğru geçmesine hiç olanak vermezler ama yalnızca uçlardan yüreğe dönmesine olanak verirler; ayrıca Harvey yüreğe pek yakın bir yerde sıkıca bağlanmış olsa da, tek bir atardamar yürekle bağ arasında kesildiği zaman bu atardamardan çok kısa sürede bedende olan tüm kanın çıkabildiğini gösterdiği deneyle de bu akışı pek güzel kanıtlıyor, öyle ki oradan çıkacak kanın başka bir yerden gelmiş olmasını düşünmek için hiçbir neden yoktur.

Ama kanın bu deviniminin gerçek nedeninin söylediğim neden olduğunu gösteren pek çok başka şey vardır (34). İlkin, toplardamarlardan çıkan kanla atardamarlardan çıkan kan arasında belirtilen ayrımın nedeni şudur: yürekten geçerken yoğunluğunu azaltmış ve süzülmüş olan kan, yürekten çıktıktan hemen sonra yani atardamarlarda, yüreğe girmeden az önce olduğundan, yani toplardamarlarda olduğundan daha ince, daha canlı, daha sıcaktır. Dikkat edilirse bu ayrım yüreğin yakınlarında iyi görülürken yürekten en uzak yerlerde o kadar iyi görülmez. Sonra, atan toplardamarı ve anaatardamarı oluşturan derilerin sertliği kanın onlara karşı toplardamarlara karşı olduğundan daha güçlü vurduğunu yeterince gösterir. Niçin yüreğin sol boşluğu ve anatoplardamar yüreğin sağ boşluğundan, anatoplardamardan doğrudan doğruya gelen kandan daha incedir, daha güçlü bir biçimde ve daha kolayca yoğunluğunu azaltır. Hekimler kanın doğasını değiştirmesine göre yüreğin sıcaklığıyla öncekinden az ya da çok güçlü ve az ya da çok hızlı biçimde yoğunluğunu azaltabileceğini bilmeselerdi nabzı yoklayarak ne bulabilirlerdi? Bu sıcaklığın öbür üyelere nasıl geçtiği incelenirse, yürekten geçerken ısınan kanın aracılığıyla yürekten tüm bedene yayıldığını benimsemek gerekmez mi? Herhangi bir bölümün kanı atılırsa, aynı yolla sıcaklığın atılması da buradan geliyor; yürek kızgın demir kadar sıcak olsa da, oraya sürekli kan göndermezse ayakları ve elleri ısıtmakta yeterli olmayacaktır. Sonra da buradan solunumun gerçek işlevinin yüreğin sağ boşluğundan yoğunluğunu azaltmış ve buğuya dönüşmüş olarak akciğerlere gelen kanı orada sol boşluğa dökülmeden önce kalınlaştırmak ve yeniden kana dönüştürmek için akciğerlere yeterli taze hava sağlamak olduğu bilinir, bu olmadan kanın yürekteki ateşi beslemeye yarayan özelliği olamazdı. Akciğerleri olmayan hayvanlarda yürekte ancak tek bir boşluk olduğunun görülmesini doğrulayan budur, çocuklar annelerinin karnındayken akciğerlerini kullanamadıkları için onlarda yüreğin sol boşluğunda anatoplardamarla kanın aktığı tek bir ağız vardır ve oradan bir yol, atan toplardamardan ana atardamara akciğerden geçmeden gelir. Sonra, yürek atardamarlarla sıcaklığı ve onunla birlikte midede bulunan yiyecekleri eritmeye yardım eden kanın en akıcı bölümünden bir parçasını mideye göndermese, midede sindirim nasıl yapılırdı? Kanın yürekten ardarda belki yüz belki iki yüzden çok geçerek süzüldüğü göz önünde tutulursa bu yiyeceklerin özsuyunu kana dönüştüren eylemi tanımak kolay olmaz mı? Beslenmeyi ve bedende bulunan çeşitli beden sıvılarının oluşumunu açıklamak için, yürekten atardamarların uçlarına doğru yoğunluğunu azaltarak geçen kanın gücüyle bu kanın parçalarından bazılarının bulundukları üyelerin parçaları arasında durduklarını ve orada kovdukları başka parçaların yerine geçtiklerini söylemekten başka bir şeye gereksinim var mı; çeşitli biçimlerde delinmiş olan ve çeşitli tohumları birbirinden ayırmaya yarayan çeşitli kalburlarda görüldüğü gibi, kanın bu parçalarının karşılaştıkları deliklerin durumuna, biçimine ya da küçüklüğüne göre kimilerinin öbürlerinden daha çok belli yerlere gittiklerini söylemekten başka bir şeye gereksinim var mı? Sonunda tüm bu şeylerde en belirgin olan şey çok ince bir rüzgâr gibi ya da daha çok pek arı ve pek canlı bir alev gibi büyük bir bollukla yürekten beyne yükselen, oradan sinirlerle kaslara ulaşan ve tüm üyelere devinimi veren can ruhlarının oluşumudur; kanın bu ruhları oluşturan en uygun, en devingen ve en girişken bölümlerinin başka yerlerden daha çok beyne gitmelerine bir başka neden düşünülemez; öyle ki bu ruhları beyne taşıyan atardamarlar yürekten gelen tüm atardamarların en doğru çizgide gelenleridir, doğa yasalarıyla aynı olan mekaniğin kurallarına göre tümü için yeterli yer bulunmayan birçok şey aynı yöne doğru devinmeye yöneldiğinde olduğu gibi, yüreğin sol boşluğundan çıkan kan parçaları beyne yöneldiğinde onların en zayıf ve en az devingen olanları en güçlülerce saptırılmış olduklarından bu yolla beyne yalnızca en güçlüler ulaşır.

Bütün bu şeyleri daha önce yayımlamayı amaçladığım incelemede oldukça ayrıntılı biçimde açıklamıştım. Sonra, kesildikten az sonra hâlâ devindikleri ve artık canlı olmamakla birlikte toprağı kemirdikleri görülen başlarda olduğu gibi insan bedenindeki sinirlerin ve kasların ne gibi bir yapıya sahip olması gerektiğini; beyinde uyanıklığı, uykuyu ve düşleri sağlamak için hangi değişimlerin olması gerektiğini; ışığın, seslerin, kokuların, tatların, sıcaklığın ve tüm öbür dış nesnelerin niteliklerinin beyinde duyular aracılığıyla nasıl çeşitli fikirler oluşturabildiğini; açlığın, susuzluğun ve öbür iç tutkuların beyne kendi fikirlerini nasıl gönderebildiklerini; bu fikirleri edinen ortak duyunun; onları saklayan belleğin; onları çeşitli biçimlerde değiştirebilen ve onların yenilerini oluşturabilen ve böylece can ruhlarını kaslara dağıtarak bedenin üyelerini, duyulara kendilerini sunan nesnelerin ve kendinde bulunan tutkuların etkisiyle, tıpkı üyelerimizin istem kendilerini yönetmeden devinebilmeleri gibi çeşitli biçimlerde devindiren imgelemin ne olması gerektiğini göstermiştim. Bu durum her hayvan bedeninde bulunan kemiklerin, kasların, sinirlerin, atardamarların, toplardamarların ve tüm öbür parçaların büyük çokluğuyla karşılaştırıldığında insan ustalığının çok çeşitli otomatları ya da devingen makineleri pek az parça kullanarak oluşturduğunu bilip bedeni bir makine gibi görecek olanlara hiç de şaşılası gelmeyecektir; oysa Tanrı'nın elleriyle yapılmış olduğundan o öbürleriyle karşılaştırılamayacak kadar iyi düzenlenmiştir ve insanların tasarladığı makinelerin hiçbirinde bulunmayacak biçimde kendi kendine eşsiz devinimler yapmaktadır.

Burada şu nokta üzerinde özellikle durmuştum: maymunun ya da usu olmayan bir başka hayvanın organlarına ve yüzüne benzer bu tür makineler olsaydı, bu hayvanlarla her açıdan aynı yapıda olmayacaklarını benimsemek için hiçbir nedenimiz olmayacaktı; oysa bedenlerimize benzeyen ve ahlak açısından eylemlerimize olabileceği kadar öykünen makineler olsaydı, onların gerçek insanlar olamayacağını bilmek için çok kesin iki nedenimiz olacaktı.Bu nedenlerden birincisi: onlar hiçbir zaman bizim düşüncelerimizi başkalarına bildirmek için yaptığımız gibi, sözleri ve öbür işaretleri birleştirerek kullanamayacaklardır. Çünkü sözleri yüksek sesle söyleyen, hatta organlarında bazı değişikliklere neden olan bedensel eylemler konusunda bazı sözler söyleyebilen, herhangi bir yerine dokunulduğunda ne söylememi istiyorsunuz diye soran, bir başka yerine dokunulduğunda canının acıdığını ve benzer şeyleri söyleyebilen böyle bir makinenin yapılması tasarlanabilse de, bu makine en şaşkın insanların bile yapabildiği gibi karşısındakini yanıtlamak için söyleyeceği şeyleri anlamına göre çeşitli biçimlerde düzenleyemez. İkincisi: onlar bazı şeyleri çok iyi yapsalar da, hatta belki de bizlerden birinden daha iyi yapabilseler de bazı şeyleri kesinlikle eksik bırakacaklardır, bununla bilinçli olarak devinmedikleri ama yalnızca organlarının konumuyla devindikleri görülecektir. Çünkü her tür koşulda yararlı olabilen us evrensel bir araç olduğu halde, onun organlarının her özel eylem için bazı özel konumlara gereksinimi vardır; yaşamın tüm koşullarında usumuzun bizi devindirdiği biçimde onu devindirmek için bir makinede yeterince çeşitli araçlar bulunmasının uygulamada olanaksızlığı buradan gelir.

Bu iki aynı araçla insanlarla hayvanlar arasındaki ayrım da tanınabilir. Çünkü çok şaşkın ve çok aptal kişiler de, bu arada deliler de içinde, kendi düşüncelerini anlatmak için çeşitli sözlerden bir bütün oluşturmaya ve onlardan bir söylev kurmaya yatkın olmayan herhangi bir insanın olmaması, buna karşılık ne kadar yetkin ve olanaklı doğmuş olursa olsun bu gibi şeyleri yapabilecek insandan başka bir hayvanın da bulunmaması oldukça belirleyicidir. Bu durum hayvanlardaki organların eksikli olmasından gelmez, çünkü saksağanların ve papağanların sözleri bizim gibi söyleyebildiklerini, bununla birlikte bizim gibi konuşamadıklarını yani söylediklerini düşünmediklerini görüyoruz; oysa başkalarına söz söylemeye yarayan organlardan hayvanlar kadar ya da onlardan daha yoksun olan sağır ve dilsiz doğmuş insanlar kendi kendilerine işaretler uydurup kendi dillerini öğrenecek vakti olan kişilere düşündüklerini bu işaretlerle anlatırlar. Bu da hayvanların insanlardan yalnızca daha az ussal olduklarını değil, ama hiç ussal olmadıklarını gösterir. Çünkü konuşabilmek için çok az us gerektiği görülür; insanlar arasında olduğu gibi aynı türden hayvanlar arasında da eşitsizlik görülüyor olsa da ve kimilerini eğitmek kimilerini eğitmekten daha kolay olsa da, türünün en yetkini olan bir maymunun ya da bir papağanın bu konuda ruhu bizimkinden tümüyle ayrı bir doğadan olmasaydı onun en aptal bir çocuğa ya da beyni bozulmuş bir çocuğa eşit olamayacağına inanılamazdı. Tutkuları gösteren ve hayvanlar kadar makinelerin da öykünebildiği doğal devinimleri sözlerle karıştırmamak gerekir; bazı eskilerin yaptığı gibi, biz dillerini anlayamasak da, hayvanların konuştuklarını da düşünmemek gerekir: çünkü bu doğru olsaydı birçok organları bizimkine benzediğinden, benzerlerine anlattıklarını bize de anlatabileceklerdi. Yine çok belirgin bir şey de pek çok hayvanın eylemlerinin bazılarında bizden daha çok ustalık göstermelerine karşın, aynı hayvanların pek çok başka şeyde hiç ustalık göstermediğidir; öyle ki onların bazı şeyleri bizden iyi yapışları zekaları olduğunu göstermez; çünkü öyle olsaydı herhangi birimizden daha zeki olmaları ve her şeyi daha iyi yapmaları gerekirdi; ancak bu daha çok onların zekalarının olmadığını, doğanın onları organlarının konumuna göre devindirdiğini gösterir: çarklardan ve yaylardan oluşan, tüm özenimize karşın saatleri bizden daha doğru belirleyen, zamanı bizden daha doğru ölçen saatler gibi.

Bundan sonra, ussal ruhu tanıtlamıştım, onun hiçbir biçimde söylediğim öbür şeyler gibi maddenin gücünden çıkarılmış olamayacağını ama kesinlikle yaratılmış olması gerektiğini ve onun insan bedeninde, gemisinde bir kaptan gibi üyelerini devindirmek için yerleşmiş olmasının nasıl yetmeyeceğini, ama bundan başka bizimkilere benzer duygulara ve isteklere sahip olmak ve böylece gerçek bir insan oluşturmak için bedenle çok sıkı bağlanmış ve birleşmiş olmasına gereksinim olduğunu göstermiştim. Özetle, burada en önemli konulardan biri olduğundan, ruh konusu üzerinde biraz genişçe durdum; çünkü Tanrı'yı yadsıyanların yeterince çürüttüğümü düşündüğüm yanılgısından sonra, hayvanların ruhlarının bizimkiyle aynı doğadan olmasının sonuç olarak bu yaşamdan sonra sineklerden ve karıncalardan daha çok korkacak ya da umutlanacak hiçbir şeyimiz olmadığının düşünülmesi kadar hiçbir şey, zayıf ruhları erdemin doğru yolundan uzaklaştırmaz; oysa bu ruhların ne kadar değişik olduğu bilindiği zaman bizimkinin bedenden tümüyle bağımsız ve dolayısıyla ölmeye yükümlü olmayan bir doğadan olduğunu kanıtlayan nedenler çok daha iyi anlaşılır; sonra ruhumuzu yok edecek başka nedenler görülmediğinden buradan doğal olarak ruhun ölümsüz olduğu yargısına varılır.

1 | 2 | 3 | 4 | 5 | 6 | 7 | 8 | 9