Çağdaş Bilimsel Düşünce Nedir?

Kemal Ertürk

BİLİMSEL DÜŞÜNMENİN YAPISI

Ruhsal Olaylar:

Ruhsal olaylar üç kısımda görülür. Bunlar :

1 — Düşünsel,
2 — Duygusal,
3 — Eylemsel.

1 — Düşünsel Olaylar:

Düşünsel olaylar, bizim fikirlerimizi, bilgilerimizi oluştururlar. Bilgileri, duyular yoluyla dış çevreden alırız. Örneğin : Karın beyaz, soğuk ve yumuşak olduğunu biliriz. Bunun böyle olduğunu daha önceden gözümüzle görmüş ve elimizle denemişizdir. Kar hakkında bizde bir düşünce (fikir) meydana gelmiştir. Şu anda karşımızda kar olmasa bile karlı bir manzarayı gözümüzün önüne getirebiliriz. Hattâ daha ileri giderek, karın soğukluğunu, yumuşaklığını duyar gibi oluruz. Bu olaylar, hep düşünsel olaylar sınıfına girerler.

2 — Duygusal Olaylar:

Duygular, haz ve elem (üzüntü) ile beraber olan duygulardır. Bunlar düşüncelerden farklı ve ayrıdır. Yine kar örneğini ele alacak olursak : Bir kış sabahı yatağımızdan kalkınca çatıları, ağaçlan, sokakları kaim bir kar tabakasıyla örtülmüş olduğunu görürüz. Bazı kimseler, bu manzarayı o kadar güzel ve çekici bulurlar, bundan o kadar hoşlanırlar ki, bu durumu saatlerce seyretseler, doyamazlar. Öte yandan fakir bir kimse ise, odunsuzluğu, kömürsüzlüğü, parasızlığı düşünerek karlı manzarayı görür görmez üzülür. Fakir adamın haline acımak da bir duygusal olaydır. îşte, haz ve elem ile beraber olan bu gibi durumlar duygularımızı gösterir.

3 — Eylemsel Olaylar:

Eylemsel olaylar iradî olaylardır. insan canlı ve hareket halinde bir varlıktır. O, yalnız dıştan gelen etkileri almakla kalmaz, dışa da etki yapmak gücüne sahiptir. İnsan, kendisine yararlı olan şeyleri ister. Kendisini yağmurdan ve soğuktan korumak için giysi, konut yapar, kendisine gerekli olan besinleri arar, bulur. Kendini düşmanlardan korumak için türlü araçlar kullanır. İşte bunlar, hep birer eylem, yani irade ile ortaya çıkan fiil ve harekettir. Bunların nedeni iradedir.

İrade Nedir?

İrade, kişinin bilerek bazı hareket ve eylemleri yapmasını ya da yapmamasını emreder. Oysaki kişinin bilmeyerek ya da istemeyerek yaptığı bazı hareket ve eylemlerde vardır, Bunun için de iradeli olaylar yerine eylemsel hayat olayları demek daha yerinde olur.

Görülüyor ki, iradî bir olayda «fiil ve hareket ya da eylem» vardır. Fakat insanın yaptığı herhangi bir işte, bir işlemde, düşünce ve duygu elemanları da bulunur. Örneğin : Bir kimse rastladığı ve kendisi için zararlı gördüğü bir hayvanı öldürür. Bu bir eylemdir ki, bu eylem o kimsenin iradesinin bir ürünüdür. O kimseyi bu işe yönelten şey, korkudur. Korku ise bir duygudur. Onda bu duyguyu uyandıran bir düşüncedir (fikirdir) yani o hayvanın kendisi için zararlı olduğunu bilmesidir. Burada anlaşılması gereken husus, bir eylemde, hem bir düşünce ve hem de bir duygunun yani her ikisinin bir arada bulunmasıdır. Hayat olaylarımda eylemler bazen düşünce ve duyguların bir arada olduğu görülür. Düşünce ve duyguların bir arada eylemlere yönelmesi hayatımızın en önemli noktalarından biridir.

Bilinç Nedir?

Bilinç, kendimizde meydana gelen ruhî (psikolojik) hallerin ve olayların, yine kendimiz tarafından bilinmesi demektir. Kısacası bilinç, bir insanın kendi varlığını, benliğini, kendisini, diğer varlıklardan ayırt etmesi demektir. Örneğin; Şu anda ben, kardeşime bir mektup yazıyorum. Biliyorum ki, mektubu yazan benim, mektupta neler yazdığımı yine ben biliyorum. Aynı zamanda kardeşimin özlemiyle elem duyuyorum. Biliyorum ki, bu elemi yani manevî acıyı duyan da benim, bu benim bilincimdir. Şu halde bendeki bilinçle, bilinç olayı aynı zamanda olmaktadır. Kısacası bilinç, kişinin bir nevi kendisini aynada görmesidir.

İnsanın İç ve Dış Evreni:

Bu dünyada insanın gördüğü ve içinde yaşadığı iki evren vardır. Birisi iç dünyası, iç evreni, diğeri de dış dünyası ya da dış evrenidir. İç evren, kişinin kendi varlığı, kendi benliğidir. Dış evreni ise, kişinin, kendisinin ayrı, kendisinden başka olan tüm insanlar,hayvanlar, bitkiler ve cansız varlıklardır.

Bu iki evren birbiriyle karşılaştırılınca, birincisinin yani iç evrenin son derece küçük, ikincisinin yani dış evrenin son derece büyük ve sonsuz olduğu anlaşılır. Bütün evrene oranla bir insanın kendi varlığı bir zerre bile sayılmaz. Fakat bize en yakın olan varlık kendi varlığımız, kendi benliğimiz ve kendi bilincimizdir.

Etkileşim Yasası:

İnsanı saran iç ve dış evren arasında bir takım bağlantılar ve ilişkiler vardır. Her iki evren birbirine az veya çok etkilerde bulunur. Örneğin : Bir taraftan başka insanlar, başka varlıklar insan üzerine etkiler yapar. Öte yandan da kişi, sözleriyle, davranış ve eylemleriyle başka insanlar, başka varlıklar üzerine etkilerde bulunur. Böylece varlığın, bir etkileşim yasası ortaya çıkar. Bu yasaya göre varlıkta her şey birbirlerini sürekli olarak etkilerler.

Duyumlar:

Bir organizmanın, dış ve iç çevresinden gelen uyarıları, duyu organları aracılığı ile alma yeteneğine duyum denir. Bu duyu organları ise, göz, kulak, burun, dil ve deridir. Bunlar, dış çevre ile iç çevre arasında adeta bir köprü görevini oluştururlar. Bu köprülerden biri yıkık veya bozuk olursa, insan dıştan gelen etkilerden bazılarını alamaz. Örneğin : Anadan doğma kör olan bir kimseye, beyaz ile siyah, sağır olan bir kimseye, piyano ile keman sesi arasındaki farkı anlatmak olası değildir.

Dış çevre ile iç çevre arasında köprü görevini üstlenen duyu organlarının yaptıkları hizmet yönünden, eskiden beri insanlar tarafından bilinen beş duyudur. Bunlar : Tatma, koklama, işitme, görme ve dokunma duyularıdır. Bunları meydana getiren duyu organlarıdır. Duyu organları ise şunlardır:

1 — Tatma : Dil aracılığı ile, yiyeceklerin tadını almak,
2 — Koklama : Burun aracılığı ile kokuları almak,
3 — İşitme : Kulak aracılığı ile sesleri işitmek,
4 — Görme: Göz aracılığı ile renkleri, biçimleri, uzakları görmek,
5 — Dokunma : Deri aracılığı ile cisimlerin sertliğini, yumuşaklığını, soğukluğunu ve sıcaklığını duymak.

Duyumlar, ruhsal hayatın en basit elemanlarıdır. Duyum dış çevreden gelen çeşitli etkileri duyu organlar aracılığı ile duymaktır. Örneğin : Bir elmanın rengini, biçimim görürüz, lezzetini tadarız, kokusunu alırız. Bunların hepsi birer duyudur. Ampulün yandığını görmek, kemanın sesini işitmek, limonun ekşiliğini tatmak, gülün kokusunu almak, elimizin sert veya yumuşak bir şeye dokunduğunu duymak da birer duyumdur.

Duyumlar ve Olaylar:

Bir duyumun meydana gelmesinde üç tür olay vardır. Bunlar sırasıyla:

1 — Fiziksel,
2 — Fizyolojik,
3 — Psikolojik.

olaylardır. Bir lâmbadan çıkan ışığın gözümüze ve bir zilden çıkan sesin kulağımıza kadar gelmesi, ışığın ve sesin hava içinde nasıl yayıldığını, bize fizik bilimi açıkladığı için, bu tür olaya fiziksel olay denir.

Göze kadar gelen ışık dalgalan, gözdeki sinirleri uyarır ve bu uyarı belirli yollardan beynin bir noktasına kadar ulaştırılır. Kulağa gelen ses dalgaları, kulaktaki sinirleri uyandırır ve bu uyarı da belirli yollardan beynin başka bir noktasına ulaştırılır. Vücuttaki sinirlerin nasıl işlediğini bize fizyoloji bilimi açıkladığı için bu tür olaya da fizyolojik olay denir. Işığın gözden, sesin de kulaktan beyne gelmesi gibi.

Sinirlerin getirdikleri uyarı beyine ulaşır ulaşmaz, bu uyarı bir psikolojik olaya dönüşür. Yani lâmbanın ışığı görülmüş, zilin sesi işitilmiş olur. işte bu tür olaylara da psikolojik ya da ruhsal olaylar denir.

Duyu ve Duyum :

Duyu, duyumu gerçekleştiren psiko-fizyolojik bir işlevdir. Duyum ise, duyularda araçsız olarak gerçekleştirilmiş bilinç olgusudur. Yani izlenimle algı arasımda bulunan bir bilinç olgusudur. Bunları birbiriyle karıştırmamak gerekir, izlenim ve duyum önce ve algı duyumdan sonra gerçekleşir. Duygu ise bunlardan tamamen ayrıdır. Duygu bir tasarımın, duyum bir etkinin sonucudur. Örneğin : Sevinç bir duygudur, duyum bir etkinin ya da uyarıcının bir sonucudur. Bu bakımdan, şiirsel tasarımlar dışında, duygunun insan bedeninde belli bir yeri yoktur, ama duyumun belli bir yeri vardır. Duyumlar uyarıcıların zihinde bıraktığı izlerdir. Öte yandan bir duyumun anlam kazanmasına algı denir. Böylece duyum algı ile iz arasında yer almaktadır.

Algı:

Duyu organlarından biri üzerine gelen herhangi bir etkiyi duyabiliriz. Bu bir duyumdur. Fakat dıştan gelen aynı etki, duyu organı üzerine ikinci, üçüncü kez gelecek olursa, bunun bize yabancı olmadığını ve daha önce duyulmuş olduğunu anlarız. Dıştan gelen etki devam ettiği sürece, genellikle duyum da devam eder. Dıştan gelen etki kesildikten biraz sonra duyum da ortadan kalkar. Fakat bu arada zihinde bir «iz» bırakır. Bu iz sayesindedir ki, ikinci kez ortaya çıkan duyum esnasında biz, birinciyi hatırlarız. Demek ki, ikinci kez ortaya çıkan duyum, önce ortaya çıkan duyumun bıraktığı izi uyandırma, canlandırma bakımından bir anımsama görevini yerine getirmektedir.

Duyumlar genellikle basittirler. Örneğin : Açık havada gökyüzüne baktığımızda bir mavilik görüyoruz, buna duyum denir. Fakat cisimlerden yani nesnelerden aldığımız duyumlar, sadece duyumlardan ibaret değildir. Bir cisim çeşitli özellikleriyle bir veya birkaç duyu organı üzerine etkiler yapar. Cismin duyu organı üzerine yaptığı etkiler, hep birden veya birbiri ardı sıra duyulur. Böylece bunların tümü bir birlik oluşturur, örneğin : Önümüzde duran masanın üstüne bir portakal konursa, bunun rengini, büyüklüğünü, biçimini, gözlerimizle görürüz. Portakalı elimize aldığımızda, biçimini, pürüzlülüğünü, yumuşaklığını, sıcaklık derecesini, koklayınca kokusunu, tadınca da tadını duyarız. Çeşitli yönlerden alınmış olan tüm bunlar, ayrı ayrı birer duyumdur. Öte yandan bunların tümü bizde bir «Algı» meydana getirir, o da portakal algısıdır.
Duyu organları üzerine gelen bir etkinin, bir uyarıcının, duyulmasına duyum demiştik. Bir de, anlayarak, bilerek duymak vardır ki, buna algı denir. Örneğin: Ağzımıza bir parça şeker aldığımız zaman, sadece tatlılık duymamız bir duyumdur. Fakat tatlılığın şekerden ileri geldiğini bilmemiz ve anlamamız ise bir algıdır. Kısacası duyumun zihinde anlam kazanmasına algı denir. Demek ki, algı, bir veya birkaç duyu organına yapılan etkilerin grup halinde toplanarak hep birden duyulmasına, nedenlerinin anlaşılmasına denir.

Bir algının ortaya çıkması için, önce zihinde kalmış olan izlerin anımsanması gerekir. Öte yandan bir algının tam oluşması için, ö algıyı birleştiren duyumların hepsinin ortaya çıkmasına gerek yoktur. Bir cismin temel özelliklerinden biri veya birkaçı duyulunca, algı meydana gelir.
Portakalın yalnız rengini ve biçimini görmek, onu diğer varlıklardan ayırt etmeye yeterlidir. Ayrıca kokusunu ve tadını denemeye gerek yoktur. Bir küreyi yalnız bir kez görmekle onun yuvarlaklığını algılayabiliriz.

Algılar bir oranda, basit yahut bileşik olabilirler. Örneğin : Bir elmanın algısı, çeşitli duyumların birleşmesinden olmakla beraber, nispeten bir algı sayılır. Bir bahçeye baktığımız zaman da daha karışık bir algı elde etmiş oluruz. Bahçenin içindeki çeşitli ağaçları, çiçekleri, yollan ve bunun gibi, birlik içinde toplamış oluruz.

Özet olarak diyebiliriz ki, duyum, duyu organları aracılığı ile nispeten basit sayılan bir duyum elde etmektir Portakalın sarı rengini, görmek gibi. Algı, bir cismin çeşitli özellikleri hakkında, grup halinde duyumları elde etmektir. Portakalın rengini, biçimim, tadını, kokusunu, yumuşaklığını duymak gibi. Duygu bir durum veya bir algının bizde haz ya da elem uyandırması, bizim hoşumuza gitmesi veya gitmemesidir. Örneğin; portakalın tadı bazı kimselerin hoşuna gitmediğinden portakal yemezler. Algı duyumun verdiği ilkel verileri açıklayan bir yetenektir.
Algıların zihinsel ve duygusal hayatımız için büyük bir önemi vardır. Zira bu sayede, gerek beden dahilinden ve gerekse beden dışından gelen etkileri birbirinden ayrı, parçalar halinde değil, bir grup, bir bütün halinde duyarız. Eşyanın en açık özellikleri en çok dikkati çekerler. Bunlar sayesinde eşya algılanır. Bu açık özelliklerden birinin duyulması, bizde bütün cisim hakkında bir algı meydana getirir. Örneğin : Biz, bir kimsenin yalnız sesini işitmekle, o kimsenin kim olduğunu biliriz. .Yalnız portakal kokusu duymak sayesinde, çevremizde bir portakalın bulunduğunu tahmin ederiz.

Tasarım :

Bir algıyı meydana getiren sebep ortadan kalktıktan bir süre sonra, algılama işi sona ererse de, zihinde bir «iz» kalır. Bu iz sayesindedir ki, biz daha önce algıladığımız bir şeyi, sonradan, dışarıdan gelmediği, dışarıdan yansımadığı halde, o şeyi zihinde canlandırabiliriz. Buna tasarım denir. Örneğin : Bir kimse, yediği bir yemeğin tadını, kokladığı bir çiçeğin kokusunu, gördüğü bir yaprağın rengini ve biçimini, dinlediği bir musikinin melodisini anımsayabilir. Bu anımsama işlemi bir zihin işidir. Çünkü ortada dışarıdan gelme bir etken ya da bir uyarıcı yoktur.
İnsan bir defa algıladığı bir şeyi, sonradan dıştan bir etki olmadığı halde de, zihinde yüzlerce kez canlandırabilir. Bir kez gördüğümüz bir adamın simasını birçok kez gözümüzün önüne getirebiliriz. Bir kez yenmiş olan bir yemeğin tadını defalarca tasarlayabiliriz. İşte, nesnelerin zihinde bıraktığı izlere, imge, tasarım gibi adlar verilmektedir.

Nesne :

Önce tanıdığımız bir kimseyi, bu kez gözümüzün önünde olmadığı halde, biz bu kimsenin simasını anımsarız; yüzünü, gözlerimizin önündeymiş gibi, görürüz. Bu imge, bizim zihnimizde meydana gelmiş olan bir tasarımdan başka bir şey değildir. Fakat bir de, zihnimizde iz bırakmış olan o kimsenin dışta bir varlığı, bir şahsı vardır. İşte, böyle bir tasarımı meydana getiren dıştaki varlığa nesne (obje) denir.

Çağrışım :

Zihinde, birbirine bağlı olan tasarımlardan biri bilinç alanına gelince, kendine bağlı olan diğer tasarımları da çeker ve bilinç alanına getirir. Örneğin: Okul denilince, öğretmen; öğrenci denilince, dershane, sıra, ders gibi, bir biri ardı sıra bilinç alanına gelirler. Çünkü bu tasarımlar, daha önce zincir halinde birbirlerine çeşitli bağlarla bağlanmıştır, işte, birbirine bağlı olan tasarımların, birbirlerini karşılıklı olarak davet edip bilinç alanına getirmesine çağrışım denir.

Somut ve Soyut Tasarımlar :

Bizce bilinen bir kedinin rengini, şeklini, hareketlerini gözümüzle görür, sesini kulağımızla işitir gibi olursak, o kedi hakkında açık bir tasarım elde etmiş oluruz. Bu tür tasarımlara somut (maddi) tasarım denir. Tek tasarımlar, genellikle somut olur.

Bir de yalnız zihnimizde var olan bazı tasarımları da somut olarak göz önüne getiremeyiz. Örneğin : Erdemlik, mutluluk, özgürlük, eşitlik, refah, adalet tasarımları gibi. Bu türden olan tasarımlara soyut (manevî) tasarım denir. Soyut bir tasarımı daha da açıklığa çıkarmak istersek, onu mümkün olduğu kadar somut tasarıma dönüştürmeye çalışırız. Örneğin : Melek tasarımı, soyut bir tasarımdır. Fakat meleği kanatlı bir kız sekilimde tasarlamak sayesinde somut bir tasarım elde etmiş oluruz.

Kanarya tasarımı genel bir tasarımdır. Kuş tasarımı, kanaryaya oranla daha genel bir tasarımdır. Çünkü kanarya familyası kuş tasarımının içinde yer alır. Buna karşılık hayvan tasarımı ise ondan da daha genel ve daha soyut bir tasarımdır.

Bellek:

Belleğin hayatımızda çok büyük rolü ve önemi vardır. Çünkü biz, ancak bellek sayesinde bireysel hayatımızdan, kendi varlığımızdan ve benliğimizden haberdar oluruz (bilinç). Eğer insanda bellek olmasaydı, insan için «mazi» denilen geçmişe ait zaman fikri olmayacaktı. Hayat, yalnız «şimdiki zamandan» ibaret kalacaktı. Gelecek hakkında da belki bir fikri bulunmayacaktı. Bellek olmasaydı kişi kendi varlığını, kendisinin sürekli benliğini tanımadığı gibi, çevresinde bulunan kişileri ve şeyleri de tanımak yeteneğinden yoksun olacaktı. Eğer bellek olmasaydı, kişi dostunu, düşmanını tanıyamaz, kendisine gerekli olan yiyecek ve içecekleri bulma hususunda zorluk çekerdi. Sona bellek insan hayatının devamına hizmet eder. İnsanın yüzyıllar boyu kazandığı bilgiler, edindiği deneyler, bellek sayesinde saklanmaktadır. Bugünkü bilimin temeli belleğe dayanmaktadır.

Belleğin Üç Temel Görevi:

Belleğin üç temel görevi vardır. Bunlar :

1 - Anıların kazanılması,
2 - Anıların saklanması,
3 - Anıların canlandırılması.

1 — Anıların Kazanılması:

Önce belleğin sermayesini oluşturan fikirleri, bilgileri toplamak, onları kazanmak gerekir. Bu da bellemek ve ezberlemek sayesinde olur. Belleğin birinci görevi anıların kazanılmasından ibarettir. Bu anılar algılardan sonra zihinde kalmış olan izlerdir. Fakat bellekte, yer alan yalnız algılardan kalma izler değildir. însan, fikirleri, akıl yürütmeleri, haz ve elem ile karışık olan acılarını da kazanır. Bu duruma, bir şeyi bellemek, öğrenmek, ezberlemek denir. Belleğin en basit biçimi, bir kez ortaya çıkan algılar, tekrar algılanınca, bunların tanınmasıdır. İkinci bir kez gördüğümüz bir kimseyi tanıyamazsak bile, bunun büsbütün yabancı bir kimse olmadığına hükmederiz. Bazen bir kitap okurken, başka birtakım fikirlere dalarız. Bir sayfa yazıyı gözümüzle süzdüğümüz halde, ne okuduğumuzu anlayamayız. Kitabı kapayıp ne okuduğumuzu düşünürsek, aklımıza bir şey gelmez. Fakat ayni sayfayı bir kez daha okumaya başlarsak, bunun büsbütün yabancısı olmadığımızı anlarız. Demek iki, dalgınlık esnasında yapılan ilk okumada da zihinde bazı izler kalmıştır.

2 — Anıların Saklanması :

Anı bir şey bellendikten, ezberlendikten sonra, onun zihinde saklanmasıdır. Yukarıda belleğin ilik işi olarak anıların kazanıldığını, bazı şeylerin ezberlendiğini, bellendiğini gördük. Bu bellenen, ezberlenen şeyler, daima bilinç alanında yer almazlar. Bilinçte olan tasarımlar ve fikirler, bir süre orada belirli ve açık olarak yaşadıktan sonra, oradan çekilirler. Âdeta unutulurlar. Fakat bunlarda tekrar bilinç alanına çıkmak gücü vardır. O halde, halihazırda bilinçte var olmayan binlerce fikir ve kelimeler bizde saklıdırlar. Fakat bunlar nerede ve nasıl saklanırlar, bunun açıklanması güçtür.

3 — Anıların Canlandırılması :

Evvelce bellenmiş olan şeylerin tekrar bilinçte canlandırılması demek, onların anımsanmasıdır. Bellekte saklanılan bu anılar, istenildiği zaman, yani bizim istek ve irademizle bilinç alanına çıkarlar. Bir süre orada bulunduktan sonra tekrar kaybolurlar. Bazen de bizim isteğimiz olmadığı halde tasarımlar, kendi kuvvetlerine dayanarak bilinç alanına çıkarlar. Bundan başka zihindeki tasarımlar, tek başlarına bulunmazlar. Bunlardan her biri çeşitli görünümlerle birbirlerine bağlanırlar. Bu suretle tasarım silsileleri veya tasarım kümeleri teşkil ederler. Bu tasarımlardan biri, ihtiyari veya gayri ihtiyari olarak bilinç alanına çıktı mı, kendine bağlı olan diğer tasarımları da arkasından sürükler, getirir (çağrışımlar), işte zihinde var olan tasarımların tekrar canlandırılmasına anımsama denir.

İmgelem :

İmgelem, insanın hayal etme yetisidir. Algılardan meydana gelen tasarımların, bellek aracılığı ile zihinde saklandığını belirtmiştik. Önceden bellediğimiz veya ezberlediğimiz şeyleri sıra ve tertip üzere, gerçeğe uygun bir biçimde anımsarız. Bu, belleğin bir işlemidir. Örneğin : Dinlediğimiz bir masalı veya okuduğumuz bir öyküyü aynen tekrar anlatabiliriz. Fakat bellekte var olan tasarımlar, her zaman ortaya çıktıklarında, sıra, tertip ve aynı niteliklerle tekrar edilmezler. Bazen bunların sırası, tertibi, birleşiminde yer alan kısımları ve bunların nitelikleri az çok değiştirilebilir. Bu suretle yeni tasarımlar, zincirleri, tasarım birikimleri meydana getirilir. Örneğin: yeni bir masal uydurmak, yeni bir öykü yazmak gibi.

İşte, zihnimizde bulunan tasarımların birleşimini, ve niteliklerini değiştirmek suretiyle yeni tasarımlar, yeni tasarım zincirleri, yeni tasarım birikimleri meydana getirmek gücü ve yeteneğine imgelem ya da hayal etme yetisi denir. İmgelem sayesinde meydana gelen tasarımlara hayal, hayaller kurma işlemine de hayal etme, hayal kurma denir.

Bellek ve İmgelem Arasındaki Fark :

Daha önce belirtildiği gibi, belleğin görevi, önceden bellenen şeyleri saklamak ve gereğinde bunları hiç değiştirmeden aynen tekrar etmektir. İmgelemde ise, az çok yaratıcılık niteliği vardır. Gerçi imgelem ile hiçbir şeyi yoktan var etmez. Ancak yarattığı hayallerin esas unsurlarını bellekten alır. Fakat bunları karıştırmak ve birleştirmek sayesinde yenilikler oluşturur. Bu itibarla bellek, imgelemin ilkel maddeler deposu gibidir. Örneğin : Her ressam aynı boyaları, her bestekâr aynı notaları kullanır. Fakat, bunlar, boyaları ve notaları öyle birleştirip karıştırır ki, sonuçta, o zamana kadar hiç görülmemiş bir tablo veya hiç işitilmemiş bir, melodi meydana gelir. Bu nedenle imgelem sayesinde yaratılan yapıtlar orijinal sayılırlar, örneğin: Shakspeare’in Hamlet piyesi; Victor Hugo'nun Sefiller romanı; Verdi'nin Aida operası; Rembrad'ın tabloları; Auguste Rodin'in heykelleri hep orijinal yapıtlardır.

İmgelimin Hayattaki Önemi :

İmgelim, bireysel ve sosyal, bilim ve teknik dünyasında olduğu gibi güzel sanatlar alanında da büyük önemi vardır. İnsan gerçeği sevdiği kadar, hayalden de hoşlanır. Bundan dolayıdır ki, uygar ülkelerde müzelerin ve kitapların yanı başında tiyatrolar, operalar ve sinemalar yapılmıştır. Şiirler, romanlar, tiyatro piyesleri, musiki nağmeleri, resim tabloları gibi güzel sanat yapıtlarının oluşmasında imgelem öncü rolünü oynar. Bunlardan başka insan, imgelem ve akıl yürütme yoluyla konut, giysi, ulaştırma ve savaş araçları gibi uygarlık yapıtlarım bulmuş ve yüzyıllarca bunları, akla durgunluk verecek biçimde en üst derecelere çıkarmıştır.

Hülya :

Hülya, hayal kurmaktır. İnsanın icat ettiği hayaller, bazen doğal ve hoş olur. Bazen da pek taşkın ve doğal olmaz. İşte, alkil ve mantığa sığmayacak derecede taşkın olan ve insanı âdeta kendisine tutsak edecek derecede kuvvetli olan hayallere hülya ya da kuruntu denir. Örneğin : Bir kimse, bir define bulduğunu, birdenbire zengin olduğunu ya da kendisine büyük bir ikramiyenin isabet ettiğini varsayımında bulunarak hülyalar kurmağa başlar, arazi satın alır, apartman yaptırır, ticarethaneler açar, fabrikalar kurar, geziler tertip eder, kısacası gerçekleştirilmesini istediği tüm şeyleri düşünmeğe başlar. Bir aralık bu hülyaları, bu kuruntular o kadar yoğunlaşır ki, bu kimse, gittikçe hakikat âleminden uzaklaştığının ve hülyalarının yoğunluğu etkisi altında kaldığının farkına bile varmaz. Onun hülyalarına darılacak olursanız, kızar. Bunun, bir cins hastalık haline dönüştüğü de görülür. Kendilerini kral veya mucit, kâşif zannederler.

Düşünme :

İnsanda anımsama ve hayal kurma yeteneği olduğu gibi bir de, hayvanlardan farklı olarak, düşünme yeteneği vardır. Düşünme, eşyayı ve olayları birbiriyle karşılaştırmak, bunların birbirine uyan ve uymayan yönlerini bulmak ve aralarındaki benzerliklere veya farklara göre onları sınıflandırmak demektir. Duyu organlarımız aracılığıyla aldığımız sayısız algıları, karmakarışık bir durumdan kurtarıp onlardan benzer niteliklere sahip olanları birer, bağ ile bağlıyarak demetler haline koymak, düşünme sayesinde mümkün olur.

İnsan eski çağlardan beri ilkel yaşamından vaz geçmiş, düşünme sayesinde ateşi bulmuş, giysi, konut, ulaştırma ve savaş araçları yapmış daha sonra, buhar gücünü, elektriği keşfetmiş, bunlardan kendisi için en büyük yararlar sağlamıştır, İnsanın tüm bu ilerlemeleri, onun düşünme yeteneğinden doğmuştur.

Hayal ile düşünme arasında daima bir bağlantı vardır. Örneğin : Bir nehrin üstüne bir köprü kurulacağı zaman, önce hayal edilir. İmgelem, o köprüyü bir kıyıdan diğer kıyıya uzatarak yapılmasına olanak olup olmadığını kestirebilmesi için düşünmenin yardımına gereksinim duyar.

Düşünmede Ayırım ve Genelleme :

Düşünme olayı, zihnin en karmaşık işlemlerinden biridir. Kuramsal olarak düşünülecek olursa, bunun için ilk önce kavramları toplamak gerekir. Bu da ayrım ve genelleme sayesinde olur. Daha önce, algıların zihinde bırakmış olduğu izlere tasarım demiştik. Tasarımlar ise, somut ve soyut olmak üzere ikiye ayrılır. Örneğin : Elimize bir elma alıp, bunun rengi, biçimi, kokusu, tadı ve sıcaklığı hakkında bir algı oluşturduktan ve bu elmayı gözümüzün önünden kaldırdıktan sonra, aynı elmayı rengiyle, biçimiyle, (kokusu ve tadı ile tasarlayabiliriz. Bu tasarım bir tek elmaya ait olduğundan tekil bir tasarımdır. Yine bu elmayı, kendisine özgü olan tüm nitelikleriyle tasarladığımızda, bu tasarım aynı zamanda somut bir tasarımdır. İkinci, üçüncü kez başka birer elma aldığımızda, bunların her biri hakkında, somut birer tasarım elde etmiş oluruz. Bundan sonra zihin bu tasarımlan işlemeğe başlar. Önce her bir elmaya ait olan nitelikler analiz edilir. Bu sayede renk, biçim, koku, tat gibi nitelikler birbirinden ayrılır. Bu ayırma İşlemi ilk ayrım işlemidir.

Bumdan sonra ikinci bir işlem başlar ki, o da karşılaştırma işlemidir. Çeşitli elmaların renkleri, biçimleri, kokuları, birbiriyle karşılaştırılır. Bu karşılaştırma sonucunda bazı .niteliklerin tüm elmalarda bulunduğu, bazı niteliklerin de her elmada bulunmadığı anlaşılır. Bütün elmalarda bulunan niteliklere, ortak nitelikler denir. Bazı elmalarda bulunmayan niteliklere ise, ortak olmayan nitelikler veya özel nitelikler denir.

Bundan sonra asıl ayrım ve genelleme işlemi başlar. Yani ortak olmayan nitelikler ayrılır ve atılır. Ortak olan nitelikler ise birleştirilir. Bu suretle daha genel bir elma tasarımı elde edilir. İşte ortak olmayan nitelikleri ayırtıp atmağa ayrım ve ortak olan nitelikleri birleştirmeğe de genelleme denir.

Kavram ve Fikir :

Ayrım ve genelleme sonucunda elde edilen elma tasarımı dün veya bugün tetkik ettiğimiz filân veya falan elmaya ait değildir. Her elmada bulunan temel ve üstün nitelikleri içeren bir tasarımdır. Böylece genel tasarımlara kavram veya fikir denir. İşte bizim elma hakkındaki genel tasarımız bir kavramdır, bir fikirdir. Fakat insanda daha başka birçok kavramlar vardır. Örneğin : Elma, armut, kiraz, erik, kavramları gibi. Bu kavramlar da, birbiriyle karşılaştırma yapılınca aralarında bazı ortak ve bazı ortak olmayan nitelikler bulunur. Burada ortak olmayan niteliklerin atılması ve ortak niteliklerim birleştirilmesi sayesinde yeni bir kavram elde edilmiş olur. Bu kavram, meyve kavramıdır. Meyve (kavramının anlamı, elma kavramının anlamından daha geniştir. Elma bir meyvedir. Fakat meyve (kavramının içkide elmadan başka armut, vişne, kiraz, erik gibi diğerleri de vardır.

Kavramlarda Kaplama ve İçlem :

Kaplam, bir kavramın içine aldığı teklerin çokluğuna veya azlığına; yani genişliğine o kavramın kaplamı adı verilir. Örneğin: Çiçek dediğimiz zaman bütün çiçekler bu kavramın içine girer. Hayvan kavramıyla da tüm hayvanları kastetmiş oluruz. Bazı kavramların kaplamı daha geniş, bazılarının da daha dardır.

İçlem ise, kavramı tanıtan, bildiren özelliklere, o kavramın içlemi adı verilir. İçlem, bir kavramın sahip olduğu nitelikleri, özellikleridir. Örneğin : Kuş kavramının içlemi; onun uçucu, yumurtlayıcı ve çift dolaşımlı olmasıdır. İnsan kavramının içlemi ise; onun düşünen, konuşan, iki elli, iki ayaklı olması gibi.

Kavramlarda, kaplamla içlem birbiriyle ters orantılıdır. Bu kavramın kaplamı çoğaldığı zaman içlemi, içlemi çoğaldığı zaman da kaplamı azalır, böylece kaplam ve telemin birbirleriyle ters oldukları görülür.

Yargı :

Kavramların ne biçimde oluştuklarını yukarıdaki konularda gördük. Kavramlar oluştuktan sonra, oldukları gibi zihinde kalmazlar. Zihin bunları işlemekle devam eder. Kavramların ilk işlenmesi, bunların birbirlerine yaklaştırılmasıyla ya da uzaklaştırılmasıyla olur. Örneğin : Altın madendir dediğimiz zaman, altın ve maden kavramlarını birbirine yaklaştırmış oluruz. Altın canlı değildir dediğimiz zaman altın ve canlılık kavramlarımı birbirinden uzaklaştırmış oluruz.

işte, iki kavram arasındaki bağlantıları araştırarak bunları birbirine yaklaştırmaya ya da birbirinden uzaklaştırmaya yargı (hüküm) dendir. Başka bir deyişle yargı, bir maksadı tam olarak belirten kavram dizisidir.

Yargıların sözle söylenmesine mantıkta «önerme» denir. İnsan zihninde kavramlar ve fikirler oluştuktan sonra bunlar tek başlarına, birbirlerinden ayrı olarak kaldıkça hiçbir anlam ifade etmezler. Zihnimizde bu kavramlar arasında bağlar kurmağa veya iki kavram arasındaki bağlantıyı tasdik veya reddetmeye psikolojide yargı (hüküm); yargıların sözle söylenmesine mantıkta önerme adı verilir.

Bir önermenin üç elemanı vardır. Bunlar :

1- Özne (süje), Kendisine sıfat yüklenen terime özne,
2- Sıfat (yüklem), Özneye verilen niteliğe sıfat,
3- Bağ, İki terim arasındaki bağıntıyı kuran kelimeye de bağ denir.

Örneğin : «Papatya beyazdır» önermesinde, «papatya» özne; «beyaz» sıfat; «dır» eki de bağdır. «Kedi sadık değildir» dediğimiz zaman bu önermede kedi «özne»; sadık, «sıfat»; «değildir» ise bağdır.

Yalnız burada bir noktaya dikkat edilmesi gerekir. Bütün önermeler «dir», «değildir» biçiminde «irmek» fiili ile sonuçlanmazlar, örneğin : Dünya dönüyor, öğrenci çalışmıyor, gibi. Böyle durumlarda fiilin son bölümü bağ ödevini görmektedir.

Akıl Yürütme :

İki ve daha çok yargı sıralanarak bunlardan yeni bir yargı elde etmeğe akıl yürütme denir. Böyle yeni bir yargının elde edilebilmesi için bu yargılar arasında ortaklaşa bir kavramın bulunması gerekir. Buna orta Terim denir. Örneğin :

1 — Kar yağınca hava soğuk olur,
2 — Kışın kar yağar,
3 — Kışın hava soğuk olur.

Bu örnekte kar terimi (kavramı) orta terimidir. İşte böyle bir veya daha çok yargılardan yeni bir yargı çıkarmaya akıl yürütme ya da muhakeme denir. Burada birinci ve ikinci yargının, aralarında «kar» ortak terimiyle ilişki kurması sonucu üçüncü ve yeni bir yargı ortaya çıkmıştır. Böylece akıl yürütme yoluyla düşünme olayında yeni yargılar üretilir.

Akıl yürütmenin bir başka biçimi de karşılaştırmadır. Karşılaştırma, bilinen iki yargı yardımıyla üçüncü bir yargıyı çıkarmağa denir. Örneğin :

— İnsan ölür,
— Ali insandır, Ali de ölür

mantık dilinde bu üç yargının ayrı ayrı adları vardır. İnsan ölür, yargısı büyük yargı, kapsamını geniş ve çok insanı içeriğine almaktadır. Ali insandır, yargısı ise, küçük yargıdır, tekildir, kapsamı azdır. Bu nedenle de küçüktür. Büyük yargı ile küçük yargının ikisine birden giriş denir. Ali ölür. yargısı ise sonucu oluşturur. Büyük ve küçük yargılarda ya da önermelerde yer alan insan terimi (kavramı) orta terimdir.

Sentez ve Analiz :

Akıl yürütme başlıca iki yolda yapılır.

1 — Sentez.
2 — Analiz.

Sentez yolu, özelden genele, parçadan bütüne, örneklerden kurallara, gözlem ve deneylerden yasalara doğru gidilen yoldur. Analiz yolu, genelden özele, bütünden parçaya, kurallardan örneklere, yasalardan, gözlem ve deneylere gidilen yoludur. Analiz, sentezin tersidir.

Kavramlar, yargılar, alkil yürütmeler bilimsel düşünmenin temel elemanlarıdır. Bu elemanlar, düşünme sayesinde, birleşik gayeler ve uzun zincirler oluştururlar. Örneğin : Bir geometri teoreminin ispatında birçok yargılar ve akıl yürütmeler birbiri ardı sıra dizilerek teoremin ispatı amacı güdülür. Bilimsel, sosyal ve edebî bir yapıt ve bir konu hakkındaki görüşlerin böyle bir düşünme zinciri oluşturarak ortaya çıkarlar.

Genel olarak düşünme, bir gerçeğe ulaşmak amacıyla, kavramlar, yargılar ve akıl yürütmeler yaparak ve çaba göstererek, analiz ve sentez yollarını izleyen bir zihin çalışmasıdır. Düşünme, ruhun en karışık ve aynı zamanda en yüksek bir çalışma alanı sayılır. İnsanın, doğa ve toplumda bağımsız bir hayat yaşayabilmesi için bilimsel düşünmenin gerekli ve zorunlu olan ruhsal bir araç olduğunun bilincine sahip olması gerekir.

Dil ve Düşünce :

İnsan, toplum halinde yaşayan canlı bir varlıktır. Toplum hayatı yaşayan insanların ise birbirleriyle görüşmeleri ve anlaşmaları bir koşuldur. Bunu temcin eden araçta dildir. Dil kelimesi en geniş anlamıyla duyguların, düşüncelerin ve isteklerin yazılı ya da sözlü olarak kullanılan işaretler anlamına gelir. Bu işaretler üç türlü olur :

1 — Hareketli ve taklitli işaretler (mimik ve jest),
2 — Sesli işaretler (fonetik),
3 — Yazılı işaretler (grafik),

Dikkat ve Düşünce :

Dikkat nedir?

Sokakta giderken eğer bir düşünceye dalmış isek, tanıdıklarımızdan birinin yanımızdan geçtiğini göremeyiz. Yine bunun gibi evde masa başında yazı ile meşgul olurken, duvardaki saatin tıkırtısını duyamayız. Saat işliyor mu, diye ayrıca dikkat edersek, tıkırtıyı duyarız. Bu sırada yine zihnen meşgul olmağa başladıktan bir süre sonra dışarıdan çalgı sesleri gelmeğe başlar. Tekrar meşgul olduğumuz şeyi bırakıp pencereden dışarı bakarız. İşte böyle, bazen bir sorunu, bazen saatin tıkırtısı ve bazen sokaktan gelen sesler dikkatimizi çeker. Hangi şeye dikkatimizi yöneltirsek, o şeyi daha iyi algılarız.

İşte, daha iyi algılamak ve anlamak, zihnin daha iyi ve daha açık ve daha kesin çalışabilmek için ruhsal bir enerjinin bir dış varlık üzerine yahut ruhsal bir durum üzerine yönelme işlemine dikkat denir. Dikkat bilincin açık bir biçimde yükselmiş bir derecesi olarak kabul edilir.

Dikkatin ruhî yeteneklerle çeşitli ilişkileri vardır. Bir şeyi bellerken ezberlerken, dikkat ne kadar fazla olursa, ezberlemek o kadar kolay ve o kadar az zamanda olur. Ezberlenen bir şey o kadar fazla zaman hatırda kalır.

İnsan, alâka ve heves duyduğu şeylere karşı iradî veya gayrî iradî olarak dikkat eder. Alâkalı olduğumuz işleri yürütürken yorgunluk az olur, dikkat o kadar fazla zaman sürer. İnsan iradesi sayesinde dikkattini artırabilir. Örneğin : Bir dersi öğrenmek azminde bulunan bir genç, zamanın geçmesine, yorgunluğun artmasına rağmen bir süre daha dikkatle dersine çalışabilir.

Dikkatin dolaşım, solunum organlarında bir değişiklik ve özellikle sinir sisteminde bir gerginlik yaptığı bilinir. Bunun sonucunda zihin yorgunluğu denilen durum ortaya çıkar. Bedenen yorulan bir kimsenin bir süre dinlenmesi gerekli olduğu gibi, zihnen yorulan bir kimsenin de dinlenmesi gerekir. Dinlenme, nispeten boş durma, gezinme, eğlenme ya da uğraşı değiştirme sayesinde olur. Dinlenmenin en iyi yolu rahat bir uykudur. Uyanık iken insanın duyu organları sürekli çalışır. Zihin birbiri ardı sıra gelen tasarımlarla uğraşa uğraşa sonunda yorulur. Uyku ise sinirlerim dinlenmesine ve yeniden kuvvet kazanmasına neden olur. Uykusuzluk dikkati derece derece azaltır ve sonunda sıfıra kadar indirebilir.

Öte yandan yorgunluk da dikkatin azalmasına neden olur. Bir insan, zihnen yorulduktan sonra da bir süre çalışmakta devam ederse aşırı derecede yorgunluk hasıl olur. Bu durum meydana geldikten sonra bedende ve ruhta veya her ikisinde de çalışmaya güç kalmaz. Aşırı derecede yorulmuş olanların uzunca bir süre dinlenmeleri gerekir.

Ayrıca, dikkatin hayatımız için önemi büyüktür. Dikkat, gerek bedeni ve gerekse ruhî yönden hayatımızı derinden etkiler. Dikkati zayıf ya da devamsız olan kimseler, yüksek bir ruhî gelişme derecesine ulaşamazlar. Aklı zayıf olanların da dikkatleri azdır. Dersleri anlamak ve bellemek için dikkat en etken bir koşuldur. Az dikkatle yapılan herhangi bir işte birçok kusurlar ve hatalar olur.

Zekâ, neden sonuç arasında ilişkileri bulmak, benzeyişleri ve ayrılışları anlamak, kişinin algı, bellek, anımsama, hayal kurma, dikkat ve akıl yürütmesinden oluşan ve yeni durumlar karşısında zihnin en iyi bir biçimde uyum sağlaması yeteneğidir. Zekâ bir insanın, hayatın yeni görevleri, yeni gereksinimleri karşısında, kendisini bunlara alıştırması, onlarla uyumlu olması halidir. Ayrıca, zekâ akıl yürütme olayından, amaca en uygun bir biçimde yararlanma yolundan hareket ederek yeni koşullara, yeni durumlara uyum sağlamasıdır.

Bu tanım analiz edilecek olursa görülür ki zekâ, bellekten ayrı bir yetenek olarak görülmektedir. Belleğin görevi, algılardan meydana gelen izleri saklamak ve gereğinde tekrar canlandırmaktır. Zekânın amacı ise, zihinde yer alan fikirlerden yararlanarak, insanın kendisini hayatın yeni koşullarına uydurması, bir amaca erişmeğe uğraşırken ortaya çıkan zorlukları yenmek için, amaca uygun çareler bulmasıdır. Örneğin : İnsanın kullandığı bir aletin bulunmadığı yerde o görevi yapacak başka bir şey kullanması ve yine insanın kullandığı veya biriktirmek gereğini duyduğu bir şey bulunmadığı takdirde, aynı amacı temin etmek üzere onun yerine başka bir şeyi koyması hep zekâ eseri sayılır.

Arzu :

Eğilimler, bazı gereksinimlerden doğarlar ve kuşkusuz bunların birer amacı vardır. Fakat bu amaç geneldir. İnsan, genel surette gereksinimleri gidermeye çalışır, 'herhangi bir gereksinimin giderilmesi istenirken eğilimin belirli bir madde veya bir durum üzerine toplanma sı, burca yarayacak olan araçlarını bilinmesi, bu gereksinimin tatmini hakkında duyulacak olan hislerin düşünülmesi halinde eğilim, bir arzuya çevrilir. Örneğin : Açlık gereksinimi insana, beslenme ve gıda arama eğilimini verir. Bu eğilim etkisiyle insan yiyeceğini tedarik eder. Demek ki, arzuda, istenilen şey hakkında belirli bir tasarım mevcut olduğu gibi, bu arzuya ulaşmak için kullanılacak araçlar hakkında da az çok açık tasarımlar vardır.

İhtiras :

Arzuların yoğunlaşmasının, devam müddetinin çeşitli olabileceğini, oldukça yoğunluk kazanan ve sık tekrarlanan arzulara tutku adı verilir. Eğer arzu ve tutku, daha çok yoğunluk kazanırsa, buna ihtiras denir. Şu halde ihtiras, daimi şekilde tatmin edilmesi arzu edilen yoğun bir tutkudur. İhtiras sahibi olan bir kimse, daima arzu ettiği şeye ulaşmayı düşünür.

- BİLİMSEL DÜŞÜNMENİN KONUSU
- NESNEL METALLERİN FİZİKSEL ÖZELLİKLERİ
- BİLİMSEL DÜŞÜNMENİN YASALARI VE İLKELERİ
- DÜŞÜNME İLKELERİ
- BİLİMSEL DÜŞÜNME OLAYI
- BİLİMSEL DÜŞÜNME YÖNTEMİ
- BİLİMSEL DÜŞÜNME VE ARAŞTIRMA

1 Yorum

14 Temmuz 2009 20:08  

Zeka tanımı yanlıştır. Hayvanlarda zeki olabilirler. Burada zeka adı altında anlatılanlar akıl özelliğidir.
Zeka, gelecek kaygısı duymaksızın anlık çıkarların orunması için geliştirilen fikirlerin tümüdür.
Akıl ise neden-sonuç ilşkisi kurarak
gelecekle ilgili öngörüde bulunabilme özelliğidir.
Örneğin yavrusu öldürülen bir hayvan, intikam almak için zekice plan kurabilir. Bu, insanlardaki intikam duygusuna benzer. her iki durumda da intikamı alan hayvan ya da insan zarar görür. Ya öldürülür ya da cezaevine gider. Sonuç, zeki olan aptal olabilir. Kişi çok alkıllı ancak zeki de olmayabilir.

abone ol

Abone olun güncellemeler posta kutunuza gelsin:

Google takip

  • Gizlilik Politikası ve Şartlar
  •   © Felsefeye giriş bu bir felsefe blogudur by düşündüren sözler 2007

    Back to TOP