Uygarlık Açısından Felsefenin İşlevi

Cemal Yıldırım

Uygarlık ile felsefe birbirine dayanan, dahası biribirini içeren iki oluşumdur.
Öyle ki,felsefeye yabancı bir uygarlıktan kolayca söz edilemeyeceği gibi,
genel etkinlik alanında uygarlık, değer ve sorunlarına doğrudan ya da dolaylı
yer vermeyen bir felsefe de düşünülemez. Bunun tarihteki iki çarpıcı örneğini
Antik Grek dönemi ile Rönesans sonrası Batı dünyasında bulmaktayız.
 
Bu bildirinin amacı uygarlaşma sürecinde felsefenin önemini belirtmek,
özellikle eğiim bağlamında yüklenmesi gereken işlevine açıklık getirmektir.
Ama konuya girmeden önce uygarlıktan ne anladığımızı kısaca ortaya
koymakta yarar görmekteyiz.Uygarlık doğal bir olay ya da oluşum değildir;
toplumsal yaşamımızın bir ürünüdür.
 
 
 
İnsan uygar olarak doğmaz, belli kültürel koşullar içinde uygarlaşır.
İnsanın doğal donanımında biyolojik yapısının ve "hayvansal" diyebileceğimiz içgüdülerinin yanısıra potansiyel iki özelliğinden daha söz edilebilir: sevgi
ve iyilik duyarlılığı,anlaksal kavrama yetenegi.Yaşam ortamı bu özelliklerin gelişimine elverdiği ölçüde insan uygarlaşır, elvermediği ölçüde ilkelliğini
korur. İlkel kişi ya da toplum bencil dürtülerin ve tabusal koşullanmaların
dar çemberindedir. Uygarlaşma öncelikle korku ve tabuların aşılması, yeni
değerlere açılmada öncü kişilerin etkileyici davranış örnekleri ortaya
koymalarıyla olasıdır.





Pek çok soyut kavram gibi uygarlık kavramı da değişik, çoğukez biribiriyle
bağdaşmaz tanım ve yorumlara konu olmuştur.Burada bu yorum veya tanımları
tek tek ele alıp gözden geçirmek yerine, önemli gördüğümüz kimi noktalara
değinmekle yetineceğiz.Değineceğimiz ilk nokta oldukça yaygın bir anlayışa ilişkindir.Buna göre, uygarlık teknolojide ileri bir düzeyde olmak demektir.
Bu görüş hem dar hem de yüzeyseldir. Dardır, çünkü teknoloji uygarlığın asal
bir özelliği değildir.Yüzeyseldir, çünkü teknolojide oldukça ileri olan kimi
toplumların evrensel değerlere ters düşen saplantıları,bu saplantılara koşut
düpedüz "barbarlık" diyebileceğimiz tutum ve eylemleri olmuş,olmaktadır.Bunun
en yakından bildiğimiz örneklerini yüzyılımızda Nazi Almanyasıyla Stalin'ci ve
Mao'cu komünizm uygulamalarında bulmaktayız.Kuşkusuz butürden ideolojik
tutumları çılgınlık diye birtarafa itsek bile, tarihçiler arasında acaba kaçı,
günümüzde teknolojinin tüm olanaklarıyla donanmış New York, Londra, Paris vb.
metropollerin Pericles dönemi Atinasından daha uygar olduğunu söyleyebilir?




Değineceğimiz ikinci nokta, uygarlığın ne fanatizmi besleyen teokratik
veya totaliter bir düzenle, ne de anarşistlerin hayallerindeki mutlak
serbestlikle bağdaşır olduğudur. Uygar yaşam tekdüzelik değil çok boyutlu
özgür bir düzen; başıboşluk değil "self-discipline" denen kendini denetleme sorumluluğunu içerir.


Değineceğimiz son nokta, uygarlığın bir derece sorunu olduğudur. Uygarlıkta
oldukça ileri toplumlardan söz edilebileceği gibi geri kalmış, dahası
ilkellikten yeterince annamamış topluluklardan da söz edilebilir. Başka bir
deyişle, ne geçmişte ne de günümüzde "salt barbar" ya da "salt uygar" bir
toplum veya topluluk örneği gösteremeyiz. Antropologların çalışmalarından,
uygarlık sürecinde iki uçta yer alan toplumların bile kimi kültürel özellik-
leri paylaştığını öğreniyoruz. Örneğin, mülkiyet hakkına saygı bu
özelliklerden biridir. Avrupalı göçmenler Kuzey Amerika'ya yerleşinceye dek
"kızılderili" dediğimiz yerliler arasında hırsızlık nerdeyse hiç rastlanmayan
bir davranıştı. Başka bir örnek: puta tapınma ya da "baba" imajında gizemli
bir güce sığınma, çoğukez sanıldığı gibi ilkel kabileIere özgü bir töre
değildir.Bunun izlerine, değişik biçimlerde de olsa, uygarlıkta ileri sayılan
toplumların kimi kesimlerinde rastlandığı yadsınamaz. Kaldı ki, barbarlığa
özgü sayılan acımasızlık,hoyratlık, yıkıp dökme, çalıp çırpma gibi davranışla-
rın her düzeydeki toplumlarda sürüp gittiğini görüyoruz. Öte yandan, uygarlığa
özgü sayılan kimi davranış ve tutumların bazı ilkel topluluklarda yaşam normla-
rı arasında önemli yer tuttuğu bilinmektedir. Bunun Çarpıcı bir örneğini
"yamyam" denilen toplulukların iyilik, konukseverlik, temizlik, yalandan kaçın-
ma gibi davranışlarda gösterdikleri titizlikte görmekteyiz. Daha da ilginç
olanı,19.yy ortaları na gelinceye dek pek az Avrupalı yılda ancak bir kez banyo
alırken, yoksulluk içinde Çırpınan "Gold Coast Mege'lerin günde en az bir banyo
alma alışkanlıklarıdır.Uygarlık sürecine girişte üç temel dönüşümden söz
edilebilir.Bunlardan biri, belki de ilki, bireyin kişilik bilincine ulaşması,
bir ölçüde de olsa, içgüdü, korku ve tabuların ötesin de insancıl duyarlılık
içine girmesidir.İkincisi yaşam hakkının tanınması; üçüncüsü ise durumu elve-
ren bireylerin dünyayı anlama, insanın dünya içindeki konumuna anlam verme
arayışına koyulabilmesidir. İnsancıl duyarlılık, sanat değerleriyle ahlak
normlarının oluşu muna; yaşam hakkı, bireye az-çok güvence sağlayan bir hukuk düzeninin kurulmasına; anlama arayışının ise felsefe ve daha sonra bilime yol
açtığı söylenebilir. Bu demektir ki,uygarlığın yapı taşlannı sanat, ahlak ve
hukukun içerdiği evrensel değerlerle, dünyaya bakış açımızı genişletme, deney
lerimizi ussal düzeyde değerlendirip anlamlı kılma misyonu ile yüklü felsefe
ve felsefenin yol açtığı bilim oluşturmaktadır.Şimdi, ana.çizgileriyle yaptı-
ğımız bu belirlemeler ışığında, uygarlaşmada felsefenin işlevine, bu işlevin
etkinlik kazanmasında baş vurulacak eğitim yöntemine değinebiliriz.Başlang-
ıçta "bilgelik sevgisi" diye nitelenen felsefenin, zaman içinde dönemlere ve
değişen kültür ortamına göre işlevler yüklendiğini biliyoruz. Antik Grek
döneminde felsefe,öncelikle gerçeklik ilkelerini yakalamaya yönelik ussal bir
etkinlik olarak ortaya çıkar. Varlığın doğasını belirlemek, evrende olup bit-
enleri açıklayan asal ilkeleri saptamak felsefenin başlıca işlevi olarak
algılanmıştı. Ortaçağ'da ilgi değişik bir alanda odaklanır: kilisenin
buyruğunda felsefe teolojik bir karaktere bürünür; evreni tanrısal bir dizayn
olarak kavrama,insan yaşamını bu çerçevede anlamlandırma uğraşına dönüşür.
Rönesanstan günümüze uzanan dönemde ise, özellikle bilimin giderek güçlenen
etkisi altında, felsefenin daha ölçülü bir yaklaşım içine girdiğini, bütüncül
metafiziksel spekülasyondan kavramsal çözümleme yöntemine kaydığını görüyoruz.
Ne var ki, görünürdeki tüm değişimlere karşın, felsefenin kimliğini oluşturan
dört ana işlevinden söz edilebilir:

(1) Entellektüel ilgiyi besleme: Kişiyi günlük sorunların ötesinde yaşam ve
evrenin anlamına ilişkin ussal bir dünya görüşü arayışına yöneltmek.
(2) Etik ve estetik normlan değerlendirme: Kişide iyilik ve güzellik ölçütler-
ine ilişkin yetkinlik duyarlıgı uyandırmak.
(3)Eleştirel düşünme yöntemini işleme: kişinin yerleşik inak, önyargı ve koşul-
lanmaların tutsaklığından kurtulmasına,ilgi alanı sorunlarına yaklaşım ve çözüm
arayışında nesnel ve mantıksal bir kafa disipliniyle davranmasına yol açmak.
4)Bilgi ile bilgeligi kaynaştırma: Kişiye bilgi üretim ve kullanımında doğacak
sonuçları olumlu ve olumsuz yanlarıyla gözönüne alabilme, bilginin kendi içinde
salt bir değer olmadığını kavrama yetisini geliştirme olanağı sağlamak.
Bu değinmelerden,uygarlıkla felsefenin birlikteliğini açıkça görmekteyiz.Gerçek-
ten, insanlık tarihinde felsefesiz bir uygarlığa kolayca örnek gösterilemeyeceği
gibi, başlıca amaçlarında uygarlığa ters düşens ağlıklı bir felsefedende sözedi-lemez.İkisininde temelde paylaştığı özellikler etik ve estetik değerlere duyar-
lılık,gerçekliğe yönelik özgür arayış,eleştiri ve tartışmaya açık kültürel bir
ortamdır.

Şimdi sorulabilir:uygarlaşmanın vazgeçilmez koşulu saydığımız felsefenin yukarda
sıraladığımız işlevlerine etkinlik kazandırmada başvuracağımız araç ve yöntem ne
olmalıdır? Bu soruyu kısaca şöyle yanıtlayabiliriz: Araç geniş anlamda eğitimdir;
yöntem nesnel ve eleştirel yaklaşımdır."Geniş anlamda eğitim" diyoruz, çünkü
sıradan anlamında eğitim okullarda izlenen öğretim etkinliği demektir. Buna göre eğitim bireyi ders programları çerçevesinde bilgi veya beceriyle donatma, topluma
uyumlu bir kişi olarak kazandırma sürecidir. Oysa eğitimi bilgi, beceri ve uyumlu
davranışla sınırlı tutarsak. ister istemez, bireyin ufkunu daraltmış. ilgileri
doğrultusunda anlaksal ve imgesel potansiyelini geliştirmesine yeterince olanak
tanımamış oluruz. Bilgi, beceri ve sosyal uyum kazandırma. eğitimden beklenen
işlevlerdir, kuşkusuz; ama daha önemlisi bireyin eğitim ve yetenekleri doğrultu-sunda gelişme olanağı bulmasıdır. Öyle bir olanak, öncelikle yerleşik inanç ve
görüşleri, hazır bulduğumuz ya da bize yüklenmek istenen öğretileri irdelemeye elveren. yeni anlam ve değer arayışlarına açık bir kültürel ortamla olasıdır.
Bugün toplumumuzun sanat. felsefe ve bilim alanlarında istenen düzeyde yeterli
performans sergileyememesi; dahası, giderek artan sorunlar karşısında çözümsüz-
lük içinde bocalaması eğitim anlayış ve uygulamalarında "çağ-dışı" diyebilece-
ğimiz birtakım saplantıları yeterince aşamamış olmasıyla açıklanabilir. Lise
programlarında, felsefeye verilen ya da verilmek istenen yerin tartışmalı bir
sorun olarak kalması bu tıkanıklığın çarpıcı bir belirtisidir. Kaldı ki, yür-ürlükteki yaklaşımla okutulan felsefenin ne içerik yönünden ne de eğitici iş-
levleri açısından istenilen sonucu vereceği beklenemez. Felsefe bir yana,
aslında hiç bir ders salt bilgi aktarma biçiminde işlenmemelidir. Bir kez,
felsefe herhangi bir bilim dalı gibi bilgi üretmeye yönelik bir etkinlik değ-
ildir.Sonra,felsefede ulaşılan sonuçlardan çok, ele alınan sorunlar, sorunlara
yaklaşım biçimi önemlidir.Felsefe bu kimliğiyle algılanmadıkça öğrenciyi aktif
olarak felsefe etkinliği içine çekmeye olanak yoktur. Bu yönde izlenecek bir
yol,felsefe tarihindeki başlıca atılım ve dönüm noktalarını, öncü filozofların
ele aldıkları sorunları, sorunlara yaklaşım yöntemlerini örnekleyerek işlemek-
tir.Ama bu bilgi aktarımı biçiminde değil. felsefenin bir düşün disiplini ola-
rak kimliğini tanıtma,diğer kültürel etkinliklerle, özellikle sanat,din ve
bilimle ilişkisine ışık tutma biçiminde olmalıdır. Uzun sürede amaç, felsefeyi
erdem ve bilgeliğe yönelik niteliğiyle genel kültüre özümseterek,en azından
entelektüel kesime benimsetmektir.Felsefeye kapalı kalan bir toplumun uygarlıkta
ilerlemesi şöyle dursun, uygarlığa engeloluşturan saplantı ve yönelimlerden kurtulması beklenemez. Bunun canlı bir örneğini Gazali 'nin "felsefeye yıkım"
çağrısıyla İslam dünyasının içine düştüğü, günümüzde giderek katılaşan bağnaz-
lıkta bulmaktayız.Bildirimi genç kuşaklara yönelik bir çagrıyla noktalamak isti-yorum: Sanat, felsefe ve bilim bileşkesinin yaktığı uygarlık meşalesini eliniz-
den düşürmeyin,aydınlık geleceğe istençli yürüyüşün coşkusunu yaşayın! 
 

2 Yorumlar

mahir kanık
3 Ocak 2009 18:22  

değerli hocam teşekkürler makaleniz için.

MAHİR KANIK
14 Kasım 2009 23:22  

TARİH BOYUNCA FELSEFEYİ DIŞLAMIŞ ATALARIMIZ.MEVLANA GİBİ BİR DEĞERİMİZ BİLE FELSEFEYİ NE YAZIK Kİ BİR DÜŞÜNCE DÜŞMANI OLARAK GÖRMÜŞ FAKAT KENDİ DÜŞÜNCELERİNİN FELSEFE OLDUĞUNU GÖREMEMİŞTİR.FARABİ GİBİ BİR ÜSTAD YETİŞMİŞ COĞRAFYAMIZDA Kİ BİR ÇOK DÜŞÜNCESİ AVRUPALI FLOZOFLARDAN YÜZYILLAR ÖNCE TOHUM SERPMİŞ İNSANLIĞA AMA ÖMER HAYYAM GİBİ ÜSTADLARI DİN DÜŞMANI İLAN ETMİŞ ANLAYAMAMIŞLAR YA DA TAHAMMÜL GÖSTEREMEMİŞLER ATALARIMIZ..

abone ol

Abone olun güncellemeler posta kutunuza gelsin:

Google takip

  © Felsefeye giriş bu bir felsefe blogudur by düşündüren sözler 2007

Back to TOP