BİLGİNİN İMKANI SORUNU VE ŞÜPHECİ YAKLAŞIMLAR

Mustafa GÜNAY

İnsan kendini ve içinde yer aldığı gerçekliği bilmek, anlamak isteyen bir varlıktır. Bu nedenle felsefi ve bilimsel araştırmaların en yüksek ereğinin kendini bilme olduğunu herkesin onayladığını söyleyebiliriz. “Bu erek, ayrı felsefe okulları arasında bütün çatışmalarda değişmez ve sarsılmaz erek olarak kalmış, bütün düşüncenin kalkış noktası, belirli ve değişmeyen merkezi olduğunu kanıtlamıştır. En kuşkucu düşünürler bile kendini-bilme olanağını ve zorunluluğunu yadsıyamamışlardır.”(Cassirer 1980:13)



İnsanın içinde bulunduğu gerçekliğin, doğal ve tarihsel/kültürel olmak üzere iki boyutlu olduğunu söyleyebiliriz. Hatta doğayı bile tarihsel/kültürel bilgi, değer ve kavramlarımız açısından bilmeye-anlamaya çalışırız. Cassirer’in deyimiyle, “Evrenin ilk söylencebilimsel (mitolojik) açıklamalarında ilkel bir evrenbilim’in (kozmoloji) yanında her zaman ilkel bir insanbilimi de bulmaktayız. Dünyanın başlangıcı sorunu ayrılmaz biçimde insanın başlangıcı sorunu ile birbirine karışmıştır.”(Cassirer 1980:15) Bundan dolayı, doğaya bilme amacı ve gereksinimiyle yönelen insanın, aslında bilmek istediği kendisidir. Ancak insanın doğayı, toplumu, kısacası kendisini bilme ve anlama ve ifade etme konusunda, birbirinden farklı düşünme biçimlerini izlediğini, farklı yöntemleri kullandığını görürüz. Bunlar arasında mitos, din, sanat, felsefe ve bilim sayılabilir. Bütün bunlar aynı zamanda insanın elde ettiği bilgi çeşitleri olarak da karşımıza çıkmaktadır. Hiç şüphesiz felsefe, hem bir bilgi çeşidi, ama aynı zamanda bilginin bir sorun olarak ele alındığı ve bilgilerimizin sorgulanıp eleştirildiği bir disiplindir.



Felsefenin temel disiplinlerinden biri de hiç şüphesiz bilgi felsefesi, bilgi kuramı ya da epistemoloji olarak adlandıran alanıdır. Episteme Eski Yunancada bilgi anlamına gelen bir sözcüktür. İngilizce konuşulan ülkelerin felsefe literatüründe bilgi kuramı, Almancada ise daha çok bilgi öğretisi biçiminde kullanılmaktadır. Bilgiye ilişkin sorular üzerine filozofların çok eski dönemlerden beri düşünmüş olduğunu saptayabiliriz. Örnek olarak Sofistleri, Platon’u hatırlamak mümkündür. Ama epistemoloji ancak Yeniçağda bir felsefe disiplini haline gelebilmiştir. Bu dönemin filozofları arasında Descartes’ı, Locke’u epistemolojinin kurucuları olarak sayabiliriz. Yeniçağda epistemolojinin temel bir felsefe disiplini haline gelmesinin en önemli nedenlerinden biri doğa bilimlerinin gelişimi olmuştur. Yine bu dönemin filozoflarının özellikle “yöntem” sorunu üzerine yoğunlaşmaları, onların doğa bilimlerini bilgisel ve yöntemsel bakımdan temellendirme gereksiniminden kaynaklanmaktadır.



Bilgi Felsefesinin Temel Kavramları

Bilgi felsefesinin başlıca kavramları arasında şunlar sayılabilir: özne, nesne, bilgi, gerçeklik, doğruluk, anlamlılık, uygunluk vb. Bilgi anlayışları bakımından birbiriyle çatışma halinde olan bütün felsefelerde, yukarıda sıraladığımız kavramların bir yorumuyla karşılaşırız. Bir bakıma farklı bilgi görüşleri, bu kavramlardan ne anlaşıldığına ve aralarında nasıl bir bağıntı kurulduğuna bağlı olarak ortaya çıkmaktadır. İçinde yaşadığı doğal ve toplumsal-kültürel gerçekliği (dünyayı) bilme çabası, insanın varoluşsal bir etkinliğidir. Aristoteles’in bu konudaki sözü felsefe tarihinde unutulmaz bir iz bırakmıştır: “Bütün insanlar, doğal olarak bilmek isterler.”(Aristoteles 1985:79)



Burada insan, bilen varlık olarak karşımıza çıkmaktadır. Bilen varlık olarak insan, epistemolojide “özne” kavramıyla ifade edilmektedir. Bilgiden, bilme eyleminden söz edebilmek için, özne ile birlikte onun bilmek, anlamak amacıyla yöneldiği bir “nesne” ya da nesneler topluluğunun bulunması gerekir. Bilgi de, çoğunlukla özne ve nesne arasında bir ilişki olarak tanımlanmaktadır. Bilgiyi çeşitli gruplara ayırabilir, bilgi sınıflandırmaları yapabiliriz: bilimsel bilgi, teknik bilgi, felsefi bilgi... vb. Ancak bilginin her çeşidinde iki unsurun bulunduğunu göz ardı etmemek yerinde olur: bilen varlık (özne) ile bilinen/araştırılan şey (nesne). Nesne ya da nesneler varolan bir şey olarak gerçekliğin bir parçasını oluştururlar. İnsan bilgisinin nesneleri/konuları çok çeşitlidir. Bilmek/araştırmak istediğimiz nesne, doğal bir şey, tarihsel bir belge, bir edebiyat yapıtı olabileceği gibi, sosyal ya da ekonomik bir olgu da olabilir. Bir bakıma varolan her şeyin bilgimizin konuları/nesneleri arasında yer aldığını söylemek mümkündür. Taşlar, kayalıklar, dağlar, yıldızlar, bulutlar, depremler, yani doğayı oluşturan varlıklar ve olaylar bilgimizin nesnesi olduğu gibi, devlet, iktidar, ahlaki değerler, hukuk, ekonomik sistemler, toplumsal kurumlar ve hareketler de bilgimizin nesnesi olabilir. Adını andığımız bu nesneler çeşitli bilimler ve bilgi disiplinleri tarafından incelenmektedir. Doğa bilimleri, tarih ve kültür bilimleri, tıp ve sağlık bilimleri sayılabilir. Ancak bilim, özne ile nesnenin özelliklerini ele alıp, bunların varlık özelliklerini, ontolojik karakterlerini ele almaz. Yine bilim, özne ile nesne arasındaki ilişkilerle de uğraşmamaktadır. Bu ilişkilerin/bağıntıların nasıl kurulduğunu inceleme ve açıklama gereğini duyan disiplin, bilgi felsefesidir. Bilgi felsefesi, doğa ve kültür bilimlerinden kopuk bir etkinlik olmadığı gibi, gerek doğa bilimciler gerekse kültür bilimciler de bilgi felsefesini göz ardı etmemelidirler. Zaten tarihsel açıdan bilimlerin gelişimine baktığımızda, felsefi bir temelden yola çıkıldığını görmek mümkündür. Bilgi felsefesi, bilgiyle ilgili kavramları ve sorunları ele alarak, aynı zamanda bilimin gelişiminde önemli bir rol oynamakta ve bilgi birikimimizin eleştirilip sorgulanmasını sağlamaktadır.



Bilgi Felsefesinin Temel Problemleri

Bilgi felsefesi kapsamında ele alınan pekçok sorun, yanıtı aranan pekçok soru vardır. Ancak bu sorunları birkaç başlık altında toplamak mümkündür. Bilgi felsefesinin temel sorunları nelerdir? Bu soruya kısaca şöyle bir karşılık vermeye çalışalım:

a)bilginin imkanı sorunu

b)bilginin kaynağı sorunu

c)bilginin ölçütü(değeri) sorunu

d)bilginin sınırı sorunu.



Yukarıda sıraladığımız bu sorunların ardında bazı açık ya da gizli sorular yer almaktadır. Çünkü bir şeyin sorun olarak ele alınabilmesi için, onunla ilgili bir sorunun sorulmasına ihtiyaç vardır. Yaşadığımız, karşılaştığımız bir sorunu ya da sorun durumunu nedenleriyle anlayıp bilmek ve çözümlemek için bir felsefe sorusuyla yola çıkmamız gereklidir. Bilgi felsefesi hangi soruları sormakta ve yanıt aramaktadır? Bunlardan bazılarını şöyle sıralamak mümkündür: Neyi biliyoruz? Nesneleri oldukları gibi mi, yoksa bize göründükleri gibi mi biliyoruz? Bilginin kaynağı akılda mı, yoksa duyularda mıdır? Bilgimizin doğruluğunu (değerini) sağlayan ölçüt ya da ölçütler var mıdır? Varsa bunlar nelerdir? Bilginin içeriksel ve biçimsel tarzları var mıdır, varsa öncelik hangisindedir? Bilginin bir sınırı var mıdır? Bilgi ile inanç arasındaki sınır ya da ayrımlar neler olabilir? Bu sorulardan da anlaşılacağı gibi, bilgi felsefesi mantık ve matematik gibi formel disiplinleri ve içeriksel disiplinler olarak bilimleri de kapsamaktadır.



Bilgi felsefesinin yanıtını aradığı sorular, bir bakıma bilgiyi oluşturan unsurlara ve bunlardan ne anlaşıldığına bağlı görünmektedir. Bilginin kurucu unsurları arasında algı (duyum, gözlem), düşünme (akıl) ve anlamayı sayabiliriz. Bilgi felsefesinde ortaya çıkan karşıt görüşler (izmler) de, işte bu unsurlardan herhangi birine öncelik ve belirleyicilik tanıma bakımından diğerlerinden ayrılmaktadırlar.



Bilgi felsefesinin ilk sorunu, bilginin mümkün olup olmadığı sorusudur. Çünkü diğer sorunları ele alabilmek için, öncelikle bilginin imkanı sorusunun yanıtlanması gereklidir. Felsefe tarihine baktığımızda filozofların büyük bölümünün, bilginin mümkün olduğunu kabul ettiklerini görebiliriz. Şüpheciler/septikler ise bilginin mümkün olmadığını iddia eden filozoflar olarak karşımıza çıkmaktadır. Ancak burada asıl tartışma konusunu oluşturan şey, herkes için geçerli, genelgeçer, kesin ve nesnel bir bilginin imkanı sorusudur. Bu bağlamda şüphecilerin karşı çıktıkları şey, kesin, nesnel, değişmez bir bilginin imkanıdır.



Şüphecilik ve Şüpheci Yaklaşımlar

Bilginin olanağını yadsıyan kuramlar arasında şüphecilik (septisizm) en önemli olanıdır. Ancak felsefe tarihine baktığımızda, birbirinden çok farklı şüphecilik tipleriyle karşılaşırız. Şüphecilik yalnızca bilgi sorunuyla değil, aynı zamanda ahlaki sorunlarla da ilgili bir düşünce akımıdır. İlk önemli şüpheci filozof olarak Pyrrhon’u (Piron) anmak yerinde olur. Pyrrhon, duyularla ilgili şüpheciliğe ahlaksal ve mantıksal şüpheciliği de eklemiştir. Sokrates gibi yazılı hiçbir yapıtı olmayan Pyrrhon’a göre, insanın mutluluğa erişmesi için felsefeye dayanması gerekir. Felsefenin ödevi, hayatı, son ereği olan mutluluğa doğru düzenleyebilmek için doğruyu, gerçeği tanımaktır. Pyrrhon bilgi sorunun da bu anlayışa incelemiştir. Ona göre öncelikle yapılacak şey, hayatın en yüksek ereğine eriştirecek bu etkenin (bilginin) ne olduğunu, bu işlevi görebilecek bir durumda olup olmadığını araştırmaktır. Pyrrhon’a göre bilgi bunu başaramaz. Çünkü her sav (tez) için birbirinin karşıtı olan ve güç bakımından eşit bulunan iki kanıt ileri sürülebilir. Bu nedenle hiçbir şey için belli bir şey denemez. Bu durumda yapılacak şey, her türlü yargıdan kaçınmadır (epoche). Duyular ve akıl nesneleri bize oldukları gibi değil, göründükleri gibi gösterirler. Pyrrhon yine de eylemin olabileceğine, mutluluğa erişebileceğine inanır. Şüpheci felsefe insanı mutluluğa götürebilir ve ancak bu felsefe götürebilir. Çünkü şüphecilik insana gerçek varlığın bilgisinin olamayacağını göstermekle, bu çeşit bilgiyi anlamsız bir şey haline getirir. Bunun sonucu olarak da insanı, boş kuruntulardan; ölüm ve ölümden sonraki yaşamla ilgili tedirginliklerden kurtarır (ataraxia).(Gökberk 1980: 95-96)



Hellenistik dönemde Stoacılık ve Epikurosçuluk ile birlikte önemli felsefe akımlarından biri olan şüphecilik, diğer akımların görüşlerini yetersiz bularak eleştirmiş ve kesin bilginin olanağını açıkça reddetmekle kalmayıp, tüm yargıları askıya almayı ve dinginliklerini elde etmek amacıyla istekleri terketmeyi savunmuşlardır. Şüpheciler empirizmleri nedeniyle etik konusunda Sokratiklerden, fizik konusunda Pre-Sokratiklerden, Platon ve Arsitoteles’ten aldıklarından daha fazla şey almışlardır.(F. Mclean-J. Aspell 19..: 250 ve 252)



Şüphecilerin oluşturduğu belli bir felsefi sistemden söz etmek mümkün değildir. Şüpheciler hakkında Herbart’ın şu sözleri düşündürücüdür: “Felsefeye en uygun şekilde başlayanlar septiklerdir; ama tersinden bakıldığında, her septik, septik kaldığı sürece, felsefenin başlangıcında kalan kişidir.”(Akt: Diemer 1990:154)



Felsefe tarihinde doğru ve kesin bir bilginin olanağından şüphe eden, düşünme sürecinde şüphe evresinden geçen pekçok filozof vardır. Bir bakıma şüphe felsefe yapmanın, felsefeyle uğraşmanın vazgeçilmez bir unsurudur. Şüphe duymaya yol açan çeşitli nedenler söz konusudur. Bu nedenlere bağlı olarak da çeşitli şüpheci yaklaşımlar ortaya çıkmaktadır. Bunları şöyle sıralamak mümkündür:
bir tutum olarak şüphecilik,
bir yöntem olarak şüphecilik,
deney-dışı bilgiye ilişkin şüphecilik,
aşırı (radikal) şüphecilik ve agnostisizm.



Bir Tutum Olarak Şüphe: Yukarıda da söylediğimiz gibi eleştiri ve sorgulama, felsefi düşüncenin en önemli özellikleridir. Merak, öğrenme isteği ve şüphe, bizi felsefeye yöneltir, felsefe soruları sormayı mümkün kılar. Nitekim felsefe, Antik Yunanda kendisinden önceki dinsel-mitolojik dünya görüşünün bir eleştirisi olarak başlamıştır. Aynı şekilde her filozofun da, kendisinden önce ortaya konulmuş olan bütün bilgi ve değer birikimini ciddi bir sorgulama, çözümleme, yorumlama ve eleştiriyle işe başladığını görebiliriz. Felsefi düşünme şüpheyle başlayan bir etkinliktir. Şüpheyi bir tutum, yaklaşım olarak kullanan filozof, kendi dönemindeki geçerli bilgi, değer ve anlayışlar ve insanlar karşısında bu tutumuyla kendini ortaya koyacaktır. Bu konuda en ünlü ve önemli örneklerden biri Sokrates’tir. Döneminde insanlarla konuşarak, diyalog kurarak felsefe yapan Sokrates’in tutumunu şu sözleri iyi biçimde özetlemektedir: “Benim bildiğim tek şey, hiçbir şey bilmediğimdir.”



Bir Yöntem Olarak Şüphe: Bazı filozoflar şüpheyi bir yöntem ya da araç olarak kullanmışlardır. Bu konuda Doğudan Gazali’yi, Batıdan ise Descartes’i anabiliriz. Descartes her şeyden şüphe etmenin mümkün olduğunu, ancak şüphe eden insanın şüphe ettiği anda, şüphe ettiğinden şüphe etmesinin mümkün olmadığı sonucuna varır. Şüphe etmek bir tür düşünmektir. Düşünmek ise varolmayı gerektirir. Çünkü şüphe etmek için, düşünen/şüphe eden bir varlığın olması zorunludur. Burada, kendisinden şüphe edilmesi mümkün olmayan kesin ilk bilgi de ortaya çıkmaktadır: “Düşünüyorum, o halde varım.”



Descartes, doğru bilgiye ulaşabilmek için, başlıca dört kuraldan söz eder. Bu kuralları şöyle sıralayabiliriz:
doğruluğu apaçık olmayan şey doğru kabul edilemez,
incelenen konu ya da problem alt bölümlere ayrılmalıdır,
düşünceler en yalınından başlanarak, belli bir sıra içinde incelenmeli,
hiçbir şeyi göz ardı etmemek için düşünceler sık sık denetlenmelidir.(Descartes 1998: 46)

Bu kurallarda da ifade edildiği gibi, yavaş ilerlemek ve şüpheyi elden bırakmamak, Descartesçı yöntemin temelini oluşturmaktadır. Pyrrhon gibi bazı eski filozofların, doğru bilginin olanağını yadsıyan olumsuz şüpheciliği Descatres’ta olumlu bir şüpheye dönüşmüştür. Olumsuz şüpheci, bilginin evrenselliğini yadsıyarak işe başlar. Yeniçağın şüphecileri ise şöyle düşünürler: ancak şüpheyle yola çıkarsak doğru bilgiye ulaşabiliriz, kesinliklerden yola çıkmak yanılmayı göze almak demektir. Descartes’da doğru bilginin başlıca kaynağı apaçıklıktır. Filozofun yöntemi şüphecilik temeline dayanır, onun şüphesi yöntemli şüphedir. Doğruyu elde etmek için şüphe zorunlu bir araç ya da geçilmesi gereken bir evredir.(Timuçin 1998: 18-19)



Deney-dışı Bilgiye İlişkin Şüphe: Bu tür şüphenin en iyi örneklerini ortaya koyan filozoflar arasında Hume ve Kant’ı sayabiliriz. Hume, böyle bir şüpheden yola çıkarak, nedensellik ilkesini çözümlemiştir. Nedensellik ilkesi, her olayın bir nedeni olduğunu, evrendeki olayların birbirine birer neden ve eser olarak bağlı olduğunu düşünmemizin temelindeki ilkedir. Hume, bu ilkenin deney tarafından bize verilmediğini söyler. Eğer her türlü bilginin kaynağı deney ise ve eğer bu ilke bize deney tarafından verilmemekteyse, bundan çıkacak sonuç, bütün bilimlerin ve günlük deneyimlerimizin sağlam bir temelinin bulunmadığıdır.



Daha sonra Kant’ın, aynı sorunu incelediğini biliyoruz. Çünkü Hume nedensellik ilkesini eleştirel bir çözümlemeden geçirmekle birlikte, bu konuda yeterli/doyurucu bir açıklama getirememiştir. Kant, nedensellik ilkesinin kaynağının deneyimde bulunamayacağı ve bu ilkenin olguların birbirini izlemesini gözlemleyerek bilgimize yerleşmiş olduğu konusunda Hume’a katılır. Ancak Kant’a göre, nedensellik ilkesi bir akıl kategorisi ya da kalıbıdır. Bu ilke ya da kategori sayesinde biz, deneyden gelen verileri birbirlerine neden-eser olarak bağlayıp birleştiririz. Fakat deneyim tarafından bize verilmemiş olan şeyler, bilgimizin konusu oluşturamazlar. İşte bu noktada Kant, bilgi ile inancın sınırlarını çizerek, deney-dışı bilginin söz konusu olamayacağını belirterek, klasik anlamda metafiziğin bir bilim olmadığını söyler.



Aşırı şüphecilik: Doğru ve kesin bir bilginin mümkün olmadığını savunan bu bilgi anlayışı, aynı zamanda göreciliği (relativizmi) de içerir. Şüpheci filozoflar arasında Pyrrhon’la birlikte Timon’u anabiliriz. Göreciliğin ilk temsilcileri arasında ise Protagoras ve Gorgias gibi Sofistleri anmak yerinde olur. Şüphecilik ve görecilik arasında en önemli farklılık nedir? Şüpheciler kesin, evrensel bir bilginin mümkün olmadığını çeşitli gerekçelerle temellendirmeye çalışırken, göreciler bilginin mümkün olduğunu, ancak bilgilerimizin “göreli” olduğunu söylerler. Protagoras’ın şu sözünü duymayan yoktur sanırım: “İnsan herşeyin ölçüsüdür.” Ancak bu cümlenin tamamı şöyledir: “Bütün şeylerin ölçüsü insandır, var-olanların var olduğu, var olmıyanların var olmadıkları için... Herbir şey bana nasıl görünürse benim için böyledir, sana nasıl görünürse yine senin için de öyle... üşüyen için rüzgar soğuk, üşümeyen için soğuk değildir.”(Kranz 1984:194)



Acaba Protagoras’ın sözünü ettiği birey olarak insan mıdır, yoksa genel olarak insandan mı söz etmektedir? Bu felsefe tarihinde tartışılan bir sorudur. Özellikle Platon gibi akılcı ve idealist filozofların yıkıcı eleştirileri nedeniyle Sofistlerin düşünceleri tam olarak anlaşılmamış ve uzun zaman unutulmuş ya da unutturulmuştur. Ancak zamanımızda göreci düşünme eğilimlerinin ve düşünce akımlarının (postmodernizm gibi) yaygınlaşmasıyla birlikte Sofistlerin yeniden gündeme gelmiş oldukları söylenebilir.



Sofist filozoflardan Gorgias’ın ünlü sözlerinden biri şöyledir: “Hiçbir şey yoktur, olsaydık da bilemezdik, bilseydik de başkalarına iletemezdik.” Burada Gorgias’ın varolup olmadığından şüphe ettiği, bilinemeyeceğini, bilinse bile diğer insanlaraaktarılamayacağını/bildirilemeyeceğini söylediği şey, herhangi bir varlık ya da nesne midir? Bu soruyu yanıtlama konusunda Protagoras’ın şu düşünceleri yardımcı olabilir: “Tanrılar üzerine bilgi edinmede çaresizim, ne var oldukları, ne de var-olmadıkları, ne de ne şekilde oldukları üzerine; çünkü bilgi edinmeyi engelleyen çok şey vardır: duyularla algılanamamaları, insan hayatının kısa oluşu.”(Kranz 1984:194)



Protagoras’ın bilgi felsefesinde belli bir şüpheciliği de içeren göreci düşüncelerini ve bilgi sorunlarına yaklaşımını ifade eden düşüncelerini şöyle sıralayabiliriz: “Şeyler, insanlara göründüğü, insanlar tarafından algılandığı gibidir. Şeylerin kendilerine farklı göründüğü iki insandan hiçbiri, diğerini, ona yanılmakta olduğunu söyleyerek ikna edemez. Çünkü şeyler, bir insana belirli bir biçimde görünüyorsa eğer, bu şeylerin, her ne kadar onun komşusu için farklı olabilse de, söz konusu kişi için varolma tarzıdır. Doğruluk algılananla özdeş olup, algılayanın fiziki durumuna ve koşullarına görelidir. Farklı duyu organları ve koşullar söz konusu olduğunda, algılanan ve doğru görünen şey de farklı olacaktır. Doğruluk tümüyle görelidir. Doğruluk algılayan kişiden bağımsız değildir. Varolan şeyler sarılığı olan birinin gözüne sarı görünüyorsa eğer, gerçekten de sarıdır ve hiç kimsenin ona şeylerin sarı olmadığını söyleme hakkı yoktur. Algı ve bilgi için geçerli olan bu durum, değerler için de geçerlidir.”(Cevizci 1996:433)



Felsefenin ilgisinin varlık ve doğa hakkındaki sorunlardan insan ve kültür sorunlarına doğru yöneldiği bir dönemde Sofistler de kuramsal sorunlardan çok pratik sorunlarla ilgilenmişlerdir. Her kanıt bir karşı kanıtla çürütülebileceği için, Sofistler varlık/doğa hakkında genel geçer ilkeler geliştirilemeyeceğini savundular. Yine Sofistlerin mantığın kullanımı üzerinde durmaları, retorik üzerine odaklanmaları, dil-mantık ilişkisi konusundaki çalışmaları da önemlidir. Sofistler, metafiziksel/ontolojik doğruluk anlayışının da sarsılmasına yol açmışlar ve bilgimizin doğruluğunun ancak olasılık kalıbı içinde mümkün olduğunu ifade etmişlerdir. Onların düşünceleri, belli bir sisteme ve bütünlüğe ulaşmamış olsa da, bilgi felsefesi alanında etkili olmuştur.



Günümüzde de bilgi, bilim ve teknolojinin yol açtığı yıkımlar ve çeşitli olumsuzluklar, şüpheci yaklaşımların canlanmasına neden olmaktadır. Doğru bilgi arayışını sürdüren insan için, şüphenin bir fener olarak, yürünecek yola ışık tuttuğunu söyleyebiliriz. Yanışları doğrulardan ayırt etmede ya da bize hakikat (doğruluk) olarak sunulanları ve aktarılanları gözden geçirip değerlendirme konusunda, şüphenin ışığına ihtiyacımız vardır.

facebook

twitter

İzleyiciler

  • Gizlilik Politikası ve Şartlar
  •   © Felsefeye giriş bu bir felsefe blogudur by düşündüren sözler 2007

    Back to TOP