POSTMODERNİZMİN YANILSAMALARI

Terry Eagleton


Postmodernizm kaynağı ne olursa olsun ( bu kaynak “sanayi sonrası” toplum, modernliğin en sonunda güvenilirliğini yitirmesi, kültürün metalaşması, canlı yeni politik güçlerin ortaya çıkması, toplum ve özne konusundaki belli klasik ideolojilerin çökmesi vb. olabilir), aynı zamanda ve esasen ya unutulmaya terk ettiği ya da gölgesiyle kapışmaya asla son vermediği bir politik fiyaskonun ürünüdür. Postmodernistlerin bu önermeyi alkışlar eşliğinde kabul etmelerini beklememek gerekir. Kendilerinin tarihsel bir fiyaskonun sonucu olduğunun bildirilmesinden hiç kimse hoşlanmaz. Bir kere, yeri geldiğinde tam tersini belirten itirazlar ne olursa olsun, postmodernizmin büyük bir bölümü, yüksek modernizmin kendisine kadar uzanır ki, bu da onu sırf 1960 sonrası bir fenomen olmaktan çıkaran bir şecereyle (hayat ağacı) donatır.

Postmodernizm punc rock’tan öte anlatıların ölümüne ve oradan Foucault hayranlarına kadar her şeyi kapsıyorsa eğer, tek başına herhangi bir açıklayıcı şemanın, bunun gibi tuhaflık derecesinde heterojen bir kendiliğin hakkını nasıl olup da verebileceğini anlamak zor. Bu mahluk bu denli çeşitlilik arz ediyorsa, nasıl olur da Peru’dan yana ya da Peru karşıtı olabileceğimizden daha fazla postmodernizm yanlısı ya da karşıtı olabiliriz ki?

Bugün, hemen her cephesiyle varoluşumuzu belirleyen –bazen sözcüğün tam anlamıyla belirleyen- kendi aralarındaki yıkıcı çatışmalarla birlikte ulusların kaderlerini büyük ölçüde tayin eden ve bizzat gündelik hayatımızın rengi olan iktidar karşısında kayıtsız ya da mahcubane sessizliğini koruyan maskaralaşmış bir kültürel sol ile karşı karşıya kaldık. Karşımızda öyle bir manzara var ki, sanki, başka her türlü baskıcı sistem biçimini (devlet, medya, erkek egemenliği, ırkçılık, yeni sömürgecilik) tartışmak, genellikle tüm bu sorunların uzun vadedeki gündemini oluşturan ya da en azından bunların köklerine kadar inen sistemleri tartışmamak koşuluyla mubah sayılıyor gibi. Postmodernizm, Ötekine açık olmakla o denli övünmesine rağmen, karşı çıktığı ortodoksiler kadar dışlayıcı ve sansürcü olabilir pekala. Sözgelimi, genelde insan kültüründen söz edilir ama sınıf konuşulmaz, beden ele alınır ama biyoloji alınmaz, hazza değinilir ama adalete değinilmez, post sömürgecilik konu edilir ama küçük burjuvazi edilmez.

Postmodernizm, kurumları yöneten uzlaşımları ortaya sererek, kurumların değiştirilmesi en zor biçimde doğallaştırılmış olanlarının bile gizemlerini bozdu ve böylelikle, nasılsa tüm uzlaşımlar keyfi olduklarından Özgür Dünya’nın uzlaşımlarına da pekala uyum sağlayabileceğini belirten bir tür yeni Sofizme balıklama daldı zaman zaman. Toplumsal söylemin tümünün kör ve belirlenmemiş olduğunu “gerçek”in kararlaştırılamaz olduğunu, ürkek bir reformizm dışındaki tüm eylemlerin kişinin denetiminin ötesinde tehlikeli biçimde dallanıp budaklanacağını, her şeyden önce bunun gibi eylemlere girişmeye yetecek ölçüde tutunumlu özneler olmadığını, ortada her halükarda değiştirilmesi gereken total bir sistem olmadığını, muhalif gibi görünen herhangi bir konumun iktidarın hileleri tarafından çoktan çelinip saptırılmış olduğunu ve dünyanın hiç de tikel bir tarz arz etmediğini (dünyayı, bunu önerebilecek kadar olsun bildiğimizi varsaymak koşuluyla) çok daha şaşaalı biçimde savunmak dururken, kim kalkıp da sol-kanat düşüncenin ayrıntılı bir eleştirisine girişmeye ihtiyaç duyar ki?

Ama postmodernizm önce davranıp karşıtının planlarını bozmaya uğraşırken, kaçınılmaz olarak kendi ayakları altındaki halıyı çekerken bulur kendisini; böylelikle sözgelimi faşizme niçin direnmemiz gerektiği konusunda, faşizmin bizlerin Sussex ya da Sacramento’daki yaşam tarzımıza uymadığını bildiren cılız pragmatik itirazdan başka hiçbir neden kalmaz elinde. Oyuncul, parodik, popülist ruhuyla postmodernizm, yüksek modernizmin yıldırıcı sofuluğunu mütevazılığa zorlamış ve böylelikle meta biçimini taklit ederken, pazarın yarattığı çok daha sakatlayıcı sofulukları perçinlemeyi başarmıştır. Postmodernizm, göstereni amaçsızca sürükleyerek, müstebitlerin (zorbaların) kendi bayağı kesinliklerine dört elle sarılmaya çalışmalarına neden olacak şekillerde başıboş bıraktı ve bunun yaparken de, göstergelerin göstergeler doğurması denli kesin biçimde paranın para doğurduğu kredi kurmacası üzerinde kurulmuş bulunan bir toplumu taklit ederken buldu kendisini. Oysa ne bankerler ne de göstergebilimciler maddi göndergelerin meftunudurlar (hayranıdırlar). Maddi gönderge, Yasadan duyulan büyük kuşkunun damgasını yemiştir ama Yasanın göz korkutucu mevcudiyeti olmaksızın, postmodernizm, bu mevcudiyete asalak olan kendi sapmaları ve ihlallerinden yoksun kalırdı.

Postmodern teori çizgisel öykülere, özellikle de kendisinin bir bölümden başkaca bir şey olmadığı öykülere kuşkuyla yaklaşmaktadır. Böylelikle bu anlarda, kendisini belirli bir çağa –bizzat sermaye çağına- ait olarak görmekten fazlasıyla hoşnut olan ve eğer olurda bu çağ sona erecek olursa, artık gönül rahatlığıyla işten el etek çekecek olan sosyalist teoriyle tezat oluşturmaktadır. Bu durumda sosyalistler, az kazandıran ve yeterince zevk vermeyen inançlarının zahmetliliğinden kurtulmuş olacaklar ve değişiklik olsun diye Joseph Conrad’da renk imgelemi veya Costwold taşının olağandışı parıltılı niteliği gibi daha eğlenceli bir şey hakkında konuşma konusunda kendilerini rahat hissedeceklerdir.

Oysa, postmodernizm gerçekten de, post- Marie Antoniette’in sona erebileceğinden daha başka bir sonuca ulaşamaz. Kendi gözünde bir “tarihsel aşama” değil, bu tür tüm aşamacı düşüncelerin bir kalıntısıdır ancak. Pozitivizmin idealizmin peşinden gelmesi anlamında değil, kralın çıplak olduğunu ancak tüm gözlerin krala çevrilmesinden sonra anlaşılması anlamında modernizmin peşi sıra gelmektedir postmodernizm. Öyleyse, tıpkı kralın çıplak olmasının daha en başından gerçek olması gibi, postmodernizm de bir anlamda daha başlamadan önce gerçektir. En azından bir düzeyde, postmodernizm yalnızca modernizmin olumsuz hakikatidir, modernliğin mitsel tafralarının maskesinin düşürülmesidir ve dolayısıyla muhtemelen bugün olduğu kadar 1786’da da bir gerçekti.

Postmodernizmin reddettiği tarih değil büyük T’li Tarih’tir – yani, şu anda konuşurken bile etrafımıza çaktırmadan açımlanmakta olan içkin bir anlam ve amaca sahip, Tarih olarak adlandırılan bir kendilik bulunduğu görüşünü yadsımaktadır. Öyleyse, bu kendiliğin sona erdiğini ilan etmenin daha çok paradoksal bir yanı bulunmaktadır çünkü böylesi bir ifşaatta bulunulurken, reddedilen mantık kaçınılmaz olarak kucaklanmaktadır. Eğer Tarih’in sona erdiği zamanı saptayabilirsek – eğer postmodernizm 1960’larda veya 1970’lerde ya da Fordizm veya özerk kültür veya öte anlatılar görünüşte ne zaman gacırdayarak çöktüyse o zaman boy göstermeye başladıysa- bu durumda biz bir ölçüde hala o düz, çizgisel öykünün çerçevesi içinde yer alıyoruz demektir. Ama yalnızca “bir ölçüde” çünkü, nasıl bir alanın sınırlarının bu alanın bir parçasını oluşturup oluşturmadığını bilmek zorsa, bir sona erişin kendi sarıp sarmaladığı şeyin dışında mı yoksa içinde mi olduğunu bilmek de o denli zordur.

Bu durumda, “post”, tarihsel bir sınır çizgisinin mi yoksa teorik bir sınır çizgisinin mi işaretidir? Modernliğin kavradığı haliyle Tarih yalnızca bir yanılsama ise, bu durumda postmodernist iddiaların bazılarının daha en baştan doğru olduğunu kabul etmek gerekir; bu iddiaların kimin için doğru olduğunu söylemek zor olsa bile. Her şeyden önce herhangi bir ilerleme ya da Diyalektik ya da Dünya tini diye bir şey asla olmadı; dünya bu şekilde tertiplenmemiştir ya da tertiplenmemişti. Ama postmodern teori “dünyanın tertiplenme şekli şudur” ya da şu idi gibi ifadelere de kuşkuyla yaklaşır; peki ama, tahammül edemeyeceği denli bir toyluk addedeceği epistemolojik bir hamleyle, bu esnada “ideolojik yanılsama”yı “hakikat”le karıştırıyor değil midir, kesinlikle? Dolayısıyla, modernliğin de kendi zamanında yeterince gerçek olduğu doğrudur muhtemelen –ilerleme, diyalektik ve bunun gibi nosyonların gerçekten maddi etkilere sahip olmuş, belli bir tarihsel gerçekliğe şu ya da bu yolla gerçekten tekabül etmiştir. Ama bu durumda postmodernizm epistemolojik çocuksuluğa olan bağışıklığını ancak en az onun kadar nahoş bulduğu bir tarihselcilik pahasına elde eder. Bu ayrıca, bizim geçmişten bir anlamda üstün olduğumuzu önerir ki, bu da postmodernizmin anti-seçkinci görecelikçiliğinin canını sıkabilir pekala.

Postmodernizm, diyelim ki Hegel’in birçok açıdan kapana kısılmış olduğunu iddia edebilmek istiyorsa, dünyada işlerin nasıl yürüdüğü konusunda bir fikre sahip olmak zorundadır ama dünyada işlerin nasıl yürüdüğüne dair fikirler, eski püskü bir Aydınlanma rasyonelliğine aitmiş gibi görünecektir. Bu sorunun en kurnaz çözümünü Nietzsche önerir: Dünyanın nasıl tertiplenmiş olduğu hiçbir biçimde özel bir tertiplenme ortaya koymaz; dolayısıyla, modernliğin hatası, tam da dünyanın kendi içinde biçimi olduğunu düşünmesinden kaynaklanır. Postmodernizm tarih hakkında ilave bir anlatı sunmaz, yalnızca tarihin herhangi bir anlamda bir öykü biçiminde olduğunu yadsır. Başka bir deyişle, postmodernizmin itirazı tarihe şu ya da bu biçimde kavramsal bir deli gömleğinin giydirilmesi değil, bizzat kavramsal deli gömleğinin giydirilmesinedir.

Ama tam da deli gömleği giydirilmesine yöneltilen bu itirazla ilgili bazı sorunlar var. Bir kere, tarihin izlediği özel hiçbir yol olmadığını nasıl bilebileceğimize karar vermek kolay değildir. İkincisi, durum kuşku verecek ölçüde biçimselcidir: Tarihi belli bir kalıba sokmaya yönelik her girişim, başka tür girişimler kadar zararlı mıdır? Sözgelimi hümanizm de faşizm kadar zararlı mıdır? Bu pek de akla yatkın gelmiyor: Bu tip ayrımların yapılabilmesi için daha incelikli biçimde ayrıntılandırılmış gerekçelere dayanılmasına ihtiyaç duyuluyor gibi görünüyor ama bu gerekçelerin nereden serpilip gelişeceği belli değil. Belki de, bu gerekçeler, biçimsel bir noktadan ahlaki bir içerik isteyecek biçimde türetilebilirler: Dünyanın kendisi tam da bitimsiz bir farklılık ve özdeşsizlik oyunu olup, bu oyunu vahşice bastıran her ne varsa en fazla karşı çıkılacak olan da odur.

Ama bu nokta, sorunu, önümüze başka bir sorun çıkarmak pahasına çözüyor yalnızca. Farklılık ve özdeşsizlik şeylerin varoluş tarzıysa ( ki bu da belirlenmişliğin söz konusu olmadığını söylemek demektir) ve bu ancak homojenleştirici kavramlarımızdan ve her şeyi aynı seviyeye getiren öte-dillerimizden soyunup kurtulabilmemiz koşuluyla kavrayabileceğimiz bir hakikatse eğer, bu durumda şeylerin var olma tarzından kopup, olması gereken yaşam tarzlarımıza geçmenin, betimlemeden çıkıp kural koymaya adım atmanın bir yolu olduğunu savunan doğalcı yanılgının başka bir uyarlamasına gerisin geri dönmüş olmuyor muyuz? Sonuçta, gerçeklikte tahminen hiçbir birliğin ya da özdeşliğin olmayışı, bizim davranışlarımız üzerinde niçin bir etki yaratsın ki? Olgu –daha kesin söylenirse, kuşku duyulamayacak hiçbir olgunun olmadığı olgusu- niçin değer haline gelmeli ki?

Postmodernizm Tarihten sakınmakla birlikte, genel olarak tarihe şevkle yaklaşmaktadır. Tarihselleştirmek olumlu bir hamledir ve bu hamlenin yoluna dikilen de Tarihtir. Ama postmodernizmin tarihselleştirme iddialarına başka anlamlarda da belli bir kuşkuyla yaklaşılması gerekir. Her şeyden önce, postmodernizm bazen vahşicesine gayri tarihsel tınlayan –aslında, kendi reddettiği büyük anlatılara korku uyandıracak ölçüde benzer tınlayan- “birleşik özne” diye anılan bir masal anlatmaya meyleder. Özünde metafizik bir kategori olduğu için, gerçekte bir tarihi de olamaz bu öznenin. Tarih, böyle bir teori açısından, aynı hataların sonsuz bir tekrarı haline gelir. Durumu bir parça karikatürleştirerek ifade edersek, bu hatalar, en sonunda, ta Platon’a ve çok muhtemelen Adem’e kadar uzanan bir metafizik gaflar dizisini temizlemek üzere Jacques Derrida’nın gecikmiş olarak sahneye çıkmasıyla muzafferane biçimde düzeltilmiştir. Peter Osborne’un belirttiği gibi, “öte-anlatının ölümünü bildiren anlatının kendisi, unutulmaya terk ettiği anlatıların çoğundan daha büyük bir anlatıdır.”

Klasik tarihselci düşünce, bir fenomeni tarihsel bağlamında yeniden kurmanın amacının söz konusu fenomenin nasıl ve niçin oluştuğuna ışık tutmak ve böylelikle onu daha derinden anlamak olduğunu savunarak tarihsel açıklamanın gücüne sadık kalmıştır. Eski tarihselci güzel günlerde, söz gelişi, inançlara ve çıkarlara ilişkin bir tür tarihsel ya da oluşumsal açıklama getirmenin, bunların yalnızca yok yerden doğmayıp ya da dış uzaydan tepemize düşmeyip, tersine, kişinin ait olduğu tarih tarafından karmaşık yollarla güdülendiğini ve bu tarih içerisinde seçilip gösterilebilir işlevlere sahip olduğunu savunmanın mümkün olduğu düşünülürdü. Çeşitli ideoloji teorileri, tarih ve inanç arasındaki nedensel bağıntıların bazılarını açıklamanın bir yoluydu. Postmodernist tiplerden biri, bu tür bir tarihsel teorinin bizzat bir inanç olduğuna ve dolayısıyla bir çözüm getirdiğini varsaydığı sorunun parçası olduğuna dikkati çekerek bu hamleyi savuşturmaya çalışır. Bu ise, sözümde duramadığım için dilediğim özrün, tam da dilin başka bir parçası olduğu için tümüyle faydasız olduğunu ileri sürmeye benzer. Bu teoriye göre, tarihsel belirleyicilerini inceleyerek inançları ya da çıkarları kavrayamayız çünkü, epistemolojik bir kısır döngü içerisinde, bizim belirleyici olduğunu varsaydığımız etkenler bizzat bizim çıkarlarımız ve inançlarımız tarafından belirlenecektir. Esasen, kendi gayretimizle kendimizi dava edebileceğimizden, bir şeyleri görürken görebileceğimizden ya da kendi bedenlerimizi bedenin içerisinden kavrayabileceğimizden daha fazla kavrayamayız bu şeyleri.

Çıkarlara yönelik herhangi bir eleştirinin kendisinin yansız olması gerektiği varsayımı, postmodernizmin nasıl da hala metafizik atalarının ipoteğinde olduğunu gösterir. Mesele yalnızca, bu ataların yansızlığın mümkün olduğuna inanmalarına karşılık postmodernizmin inanmamasıdır: bunun dışında başka hiçbir fark yoktur. Eleştiri gerçektende yansız olsaydı, insanlar niçin eleştiri yapma zahmetine girerdi ki? Postmodernizme göre kendi çıkarlarımızı ve inançlarımızı kısmen radikal bir eleştiriye tabi tutamıyorsak, bunun nedeni inanç, çıkar ya da söylemin, bir zamanlar evrensel bir öznelliğin işgal ettiği türden aşkın bir konuma yükseltilmiş olması ve bundan da önce, kötü ün yapmış diğer “post” adaylarının bu konuma yerleşmiş olmalarıdır. Şimdi aşkın olan, kendi kendini geçerli kılan ve eleştiriye kapalı olan çıkarlardır ve bu da herkesin çıkarına olan bir konumdur. Bu çıkarlar bizim asla gıyabında konuşamayacağımız ve bundan dolayı tarihsel köklerinin soruşturulması söz konusu bile edilemeyecek çıkarları temsil eder. İnandığımız şeyin yaptığımız şeyle bağıntılı olduğunu açıklamanın bir çok yolundan biri olarak iş gören ideoloji kavramı böylelikle münasip bir şekilde güme gitmektedir - münasip bir şekilde çünkü, toplumsal inançlarımız ve yatırımlarımızı tüm radikal itirazlardan muaf tutan bu tartışma üslubu, tam da kendi başına ideolojik bir söylemdir. Postmodernizm, kendi karşıtı olarak bir mutlak hakikat nosyonunu ima ettiği için ideoloji kavramının işe yaramaz olduğunu iddia etmektedir. Oysa, ırkçı söylemi eleştirmek için mutlak hakikate erişme imtiyazına sahip olmanız gerekmez.

Bu güçlü uzlaşımsalcı teori bazen, halihazırda hiç kimsenin kuşku duymayabileceği gözleme dayalı önermeleri “inançlar” kategorisine dahil eder ve böylelikle “inanç” terimini iş göremez hale getirecek kadar genişletir. “Her şey bir yorumdur” önermesinde ya da bunun solcu değişkesi “her şey politiktir” önermesinde olduğu gibi, bu konum söylenecek tüm sözleri iptal eder, aşırı gerilmiş bir lastik kumaş parçası gibi kavrayışımızdan sıyrılıverirler. Bu teoriye göre, dünya, kendisi hakkında söyleşiyor olsak bile, bizim söyleşimize hiçbir katkıda bulunmaz. Dünya nasıl bir cılız cıvıltı çıkarırsa çıkarsın, pragmatistin vereceği yanıt, gözünü korkuttukları çocukları hakkında konuşan otoriter bir ebeveyn gibi, “Sözümüzü kesme! Senin hakkında konuşuyoruz!” demek olacaktır. Ama bu örnek, davranışımızda zerre kadar değişiklik yaratmayacağından, bu örneği olduğu gibi ileri sürmek, hakikat konusundaki “tekabüliyet teorisi”ni reddedenlerin gözünde, dilimizin gerçekliğe bir şekilde “tekabül ettiği”ni ileri sürmek denli beyhudedir. Bu gerçekten de, dilimiz bize dünyayı “verdiği” için, eşanlı olarak dilin dünyayla bağıntısı üzerine yorum yapılamayacağını savunan Tractatus Logico-Philosophicus’un yazarı Wittgenstein’ına geri dönmektir. Tıpkı gölgemizin üstünden atlayamayacağımız ya da tırmanmaya çalıştığımız bir halatı yukarı çekemeyeceğimiz gibi, dilin dünya ile bağlantısını dilin içinden hareketle sorgulayamayız.

Wittgenstein daha sonraki çalışmalarında bu tekçi (monistic) görüşü terk etti ve “bir bütün olarak dil” üzerine düşünmek yerine, dünyanın bazı parçalarının kendilerine gerekçe sağlaması anlamında dünyayla ilişki kuran “Ah!” ya da “Ateş” gibi söz edimlerini ele almaya başladı. Söz edimlerimizin bazılarının etkisi ya da amacı dünyanın bazı parçalarını gizlemek, gizemselleştirmek, rasyonelleştirmek, doğallaştırmak, evrenselleştirmek ya da meşrulaştırmaktır ve bu da geleneksel olarak ideoloji diye bilinen söz edimleri grubudur. Bunun mutlak hakikatin herhangi hayali karşıtıyla (eğer böyle bir şey varsa bu, sahte bir postmodern hedeftir ancak) hiçbir alakası yoktur. Gösterenin gösterilenler üzerindeki karmaşık işlemlerine de değinmek yerine yalnızca gösterenin gösterileni üretme tarzına dikkat kesilen bir postmodern göstergebilgisi, çeşitli söz edimlerini, göstergeler ve şeyler arasındaki çeşitli ilişkilerle, dilin dünya kurucu rolü üzerinde odaklanan “genel dil” modeliyle karıştırmaktan başka bir şey yapmaz. Bu anlamda postmodernizm, ne gibi çoğulcu ehliyet belgeleri taşırsa taşısın, Wittgenstein’ın gelişim dönemindeki tekçiliğinin ötesine kesin biçimde geçme görevini daha tamamlamamıştır.

7 Yorumlar

MAHİR KANIK
7 Ocak 2009 01:27  

çok ağır bir dilde ve cümleler anlaşılmaz bir şekilde yazılmış.postmodernizm hakkında çok şey okumama rağmen bu makaleden pek birşey anladığım söylenemez.yine de teşekkür ederimm

Adsız
26 Temmuz 2009 20:08  

çok anlaşılır bir makaledir. altında birşeyler aramadan okunmalıdır. yani olduğu gibi. hatta postmodernist bir biçimde okunmalıdır.:)

Adsız
13 Aralık 2009 03:10  

postmodernizm hakkında bilgi sahibi olmadan okumak anlamsız kılabilir birde derin felsefi alt yapı gerektirir anlamak için.. yararlı bir makale ...

Adsız
30 Ekim 2011 20:43  

çeviren kişinin ismi ve varsa ünvanı da belirtilirse iyi olur diye düşünüyorum...

Adsız
13 Ekim 2012 22:52  

Yazınızı sonuna kadar okudum. Çok savruk yazmışsınız. Adeta hezeyan denilebilecek kadar pespaye bir yazı.

Adsız
14 Mart 2013 20:16  

Yani bu konuşmaları anlayamıyorum posmodernizim hayatımızdaki önemi ne!! sirkilin ve kendinize gelin biraz etrafınızdaki olaylara bakın ve yorumlayın belki insanlığa bir faydanız dokunur! ...

30 Temmuz 2016 12:26  

Postmodernizmin Yanılsamaları adındaki kitabını okurken benzer bi sorunla karşlaştım açıkçası postmodernizmi anlamak için İsmail Tunalı okumak iyi bi başlangıç olur. Bu kişi iyi bir edebiyatçı olduğuna göre daha rafine bir dil kullanması beklenir bence problem çevirmenin kabiliyetinin ötesinde bi yazı olması.

abone ol

Abone olun güncellemeler posta kutunuza gelsin:

Google takip

  • Gizlilik Politikası ve Şartlar
  •   © Felsefeye giriş bu bir felsefe blogudur by düşündüren sözler 2007

    Back to TOP