YAPISALCILIK ÖTESİ VE DERRİDA

Yapısalcılık özellikle Jacques Derrida, Jacques Lacan, Michel Foucault ve Roland Barthes elinde değişikliğe uğramıştır. Bu düşünürler bir bakıma yapısalcılığı sürdürmüşlerdir, ama bunu yaparken yapısalcılığı mantıksal sonuçlarına doğru yürütmüşler ve post-structuralism (yapısalcılık-ötesi) diye anılan yeni bir düşünce tarzını oluşturmuşlardır. Adı geçen düşünürlerin hepsinden söz edecek değiliz, yalnızca Derrida’nın felsefesine eğileceğiz bu bölümde. Çünkü Derrida’nın görüşleri yeni bir eleştiri yöntemi de getirmiştir beraberinde. Druction (yapı-sökme) adını alan bu yöntemle ilgili olarak akla ilk gelen eleştirmenler arasında Paul de Man, J. Hillis Miller ve Geoffrey Hartman ’ı sayabiliriz. Bu eleştirmenler Derrida’dan yola çıktıkları için, anlaşılması çok güç bir düşünür olarak bilinen Derrida’nın daha çok edebiyat eleştirisini etkileyen görüşlerini basitleştirerek özetlememiz şart.

Derrida’nın felsefesinde birbiriyle yakın bağı olan üç kavramdan söz edeceğiz: Sözmerkezlilik (logocentrisme) ,ses merkezlilik (phonocentrisme) ve Türkçeye çevrilemeyen Dıfferance . Derrida’ya göre sözmerkezlilik dil ile gerçeklik arasındaki bağıntıyı yanlış kuran bir düşün sisteminden kaynaklanır. Yani bir göstergenin, dilin dışında ve dilden önce var olan bir nesnenin ya da kavramın göstergesi olduğu inancından. Derrida’nın ne demek istediğini açıklayabilmek için Saussure ’ün yapısal dil bilimine yeniden dönmek ve yukarıda sözünü ettiğimiz gösterge, gösteren ve gösterilen kavramlarıyla ilgili olarak dil konusunu biraz daha kurcalamamız gerekiyor.

Derrida, Saussure’den yola çıkarak Batı felsefesinin temellerinden sarsaracak birtakım sonuçlara varmıştır. Bir gösterenin, anlamını, başka gösterenlerle arasındaki ses ayrılığına borçlu olduğunu söylemiştik. Bu ayrılık da gösterenin dışına taşan bir ilinti olduğu için hiçbir göstergenin anlamı hazır olarak kendinde mevut (perésent) değildir. “Taş” anlamını başka ses birimlerine borçludur. Örneğin “baş” ve “kaş”taki ses birimlerine. Başka şekilde söylersek, bir göstergenin anlamını oluşturan, onda yalnız var olan değil, var olmayan ses birimleridir. Yani, onda “yok olan”dır. Öyleyse dilden önce kavram olamaz ve bir kavramın anlamı da başka gösterenlerle tamamlanır.

Oysa, diyor Derrida, Batı felsefesi Platon’dan günümüze kadar, kendi kendine yeterli, dilden önce var olan bir temel ilkenin (Tanrı, ruh, madde ya da doğruluk gibi) peşinden koşmuştur. Anlamın dilden önce var olmasını gerektiren bu görüş, Derrida’ya göre sesmerkezcil düşüncenin düştüğü bir yanılgıdır. Bu yanılgıyı kolaylaştıran ve Saussure gibi bir yapısalcıyı da bu noktada sözmerkezcil görüşe sürükleyen, Derrida’nın, sesmerkezcilik (phonocentrisme) dediği inançtır. Onun için sözkonusu yanılgıya az sonra yeniden dönmeden önce sesmerkezcilikten ne kastedildiğine bakalım.

Sesmerkezcilik , sözü yazıya üstün saymaya Derrida’nın verdiği addır. Platon ’dan bu yana ağızdan çıkan sözün, an lamı dile getirmek bakımından yazıdan çok daha güvenilir olduğu kabul edilmiştir, çünkü sözün doğrudan doğruya düşünceyi aktardığına inanılır. Bu nedenden ötürü, sözün, düşünceyi değil de sözü kopya eden yazıdan, kastedilen an lama daha yakın sayılması doğaldır. Bu görüşe göre, konu şan, bilincindeki düşünceleri söze döker ve dinleyen kişi de onları doğru olarak anlamaya çalışır. Anlayamazsa, kuş kulu bir nokta kalırsa, konuşan düşüncesini yeniden açıklar. Yazı ise konuşandan kopmuştur, bilinci doğrudan doğruya yansıtmaz, dolambaçlı bir yoldan, ikinci elden aktarır ve aktarırken yetersiz kalabilir. Bu kez yeniden açıklama olanağı da yoktur, çünkü yazıya geçen düşünce, sahibinin denetiminden çıkmıştır.

Derrida’ya göre söz ile yazı karşıtlığında bu tür bir değerlendirme yine sözmerkezciliğin bir ürünüdür, çünkü dilden bağımsız olarak bilinçte düşünceyi varsaymakta ve dili, mevcut düşünceyi aktaracak bir araç olarak görmektedir. Sözmerkezciliğin kandırıcı tuzağı, söz ile bilinç arasındaki bu ilişkide ortaya çıkar. Özellikle kendi kendime konuştuğum zaman sözlerimle kafamdan geçenler öylesine çalışıyorlar ki, bunların ayrılmazlığına inanıyorum. Durum şöyle de ifade edilebilir: Gösteren aradan çekilmiş izlenimi verdiği için, düşünce, dolaysız biçimde kendi başına varmış şansını uyandırıyor. Oysa, kendimin özne olma bilincine varabilmemi bile, “ben”i, “ben olmayan”dan ayıran dile borçluyum. Dilden önce var olduğuna inandığımız “ben” kavramı, aslında, dil sayesinde var olan bir “metin”dir. Zaten Derrida’ya göre “metin”in dışında hiçbir şey yoktur. Belirtmek gerek ki, Derrida “yazı”yı, anlamı oluşturan “ayrılık” (différance) ile eşit sayıyor ve işte bundan ötürü, mantıksal bakımdan “yazı”nın sözden önce var olduğunu iddia ediyor.
***

Derrida’nın Türkçeye çevrilemeycceğini söylediğimiz differance kavramına da kısaca değinmemiz gerek. Gerçi Derrida, Saussure’ün yapısal dil biliminden yola çıkar, ama yapısalcılık-ötesi düşünce tarzını getirenlerden biri olarak ondan ayrılır.Saussure, dilden önce anlamın var olmayacağını söylemiş ve onun yerine bir ayrılıklar sistemini getirmişti. Derrida bunu da yeterli bulmaz, çünkü bu kez anlamdan önce var olan bir göstergeler sistemi çıkar karşımıza.

Ayrıca Derrida’ya göre, Saussure’ün iddia ettiği gibi gösteren ile gösterilen arasında teke tek bir bağlantı yoktur. An1am tamamlanamaz, çünkü bir gösterenin anlamı diğer bütün gösterenlerle bağıntılıdır. Onun için bir gösterenin an1am üretmesi bir diğer gösteren sayesinde tamamlanır diyemeyiz, çünkü ikinci gösterenin de anlamı bir diğer gösterene bağlıdır ve bu zincirleme bağıntının sonu gelmez. Anlamın kesinleşmesi hep ertelenmez, halindedir. Bundan ötürü bir noktada durmak yerine, sağa sola, öne arkaya, gösterenler arasında her yana yayılan karmaşık, çok yönlü ve kaygan bir bağıntılar ağı söz konusudur. Dilin yapısı ayrılıkların oyunu ile durmadan değişen, sınırlanamayan bir ağ gibi örülmüştür. Yapısalcılığın kapalı sistem kavramı yerine, Derrida, hem ayrılığı hem ertelemeyi içeren ve différance adını verdiği bu açık örgü kavramını getirir.

Aynı sav, tabii, metinler için de geçerlidir. Metinlerin de anlamı, metinde olmayanla, söylenmeyenle bağıntılıdır. Derrida bunu kanıtlamak için metni, yapı-sökme yöntemiyle didik didik eder, önemsiz sayılan ayrıntılara eğilerek bunların, metnin kendi mantığını sarstığını, yadsıdığını, yani metnin söyler göründüğünün tersini de söylediğini belirtir. Öyleyse Derrida’ya göre bir metnin anlamı, ayağını yere sağlam basan sabit bir anlam değildir, oynaktır, kay paktır, çelişkilidir ve dolayısıyla belirsizlikler taşır. Kısacası, hiçbir metnin tek ve kesin anlamı olamaz. Olabileceğini sanmak bir yanılgıdır, sözmerkezciliğin tuzağına düşmektir. Aslında, dilin doğası sanıldığı gibi sistematik bilgiye olanak tanımaz. Ama Batı felsefesi, dilin bu önlenemez kaypaklığını görmezlikten gelerek, dilde tutarlı ve kesin bir anlamı mümkün kılacak temeller bulmaya çalışıp dur muştur. Görüldüğü gibi yapı-sökücülük dilin kesin ve tutarlı bir an lam üretmeye uygun olduğu inancına şüpheyle bakan bir kuramdır ve bu yönüyle tüm yapısalcılık-ötesi düşünce tar zmın temel taşlarından birini oluşturur.

Derrida’nın yapısalcılık-ötesi kuramı ve yapı sökme yöntemi edebiyat eleştirisinine bakımdan etkilemiştir sorusuna verilecek cevabı başlıca iki noktada toplayabiliriz:
1. Doğrudan doğruya edebiyat kavramına olan etkisi.
2. Eserlere uygulanan eleştiri yöntemine etkisi.

Edebiyat kavramı üzerindeki düşüncelere Derrida’nın önemli etkisi olmuştur, çünkü edebiyatın özünü tanımlamak isteyenler ve daha çok da biçime önem verenler edebiyatın kendine özgü bir dil olduğunu söylemişlerdir. Rus Biçimcileri olsun, R. Jacobson olsun yazınsal dilin günlük dilden, bilim dilinden farklı olduğunu, dikkati söylenene değil de, kendine çekmek için kuralları kırdığını, çarpıcı bir biçimde düzenlendiğini ileri sürmüşlerdi. Ingiliz kuramcısı ve eleştirmeni I.A. Richards da edebiyatı diğer söylemlerden ayırmak için yine dile başvurur. Günlük dil ya da bilim dili bilgi iletmek amacını taşır, yani göndergeseldir; edebiyatın dili ise duygusaldır, duyguları dile getirmek ya da duygu uyandırmak amacını güder.

Ayrıca, edebiyat ile bilim dili arasında genel olarak şu farka işaret edilmiştir hep: Edebiyat yazarı, söylemek istediğini açıkça değil, imgelerle, simgelerle, retorik oyunlarla dolaylı bir yoldan dile getirir. Bundan ötürü metnin anlamı apaçık değil örtüktür, belirsizdir ve bu kapalı anlamı açıklamak eleştirmenin görevidir. Buna karşılık felsefe, tarih, sosyoloji ve psikoloji gibi bilimsel metinlerde dilin saydam olması ve söylenmek istenen şeyi olduğu gibi, apaçık bir şe kilde, edebiyattakinin aksine dikkati dilin kendine çekme den, dili adeta ortadan silerek aktarması beklenir.

Derrida ise yazınsal metinlerle bilimsel metinler arasında böyle bir ayırım kabul etmez. Nedenini biliyoruz; bilimsel metinler de yazınsal metinler gibi, anlamı kesin olmayan belirsizlikler taşıyan ve söylemek istediğinden farklı şeyler de söyleyen metinlerdir. Üstelik Derrida’nın açısından yazınsal metin, bilimsel metne oranla sözmerkezciliğe kapıl maktan kendini daha iyi korumuş sayılır, çünkü anlamın kesinlikten, açıklıktan yoksun olması edebiyatın özüne uygun bir niteliktir. Yazınsal metnin sahibi söyler görüldüğün den farklı bir anlamı dile getirdiğini yadsımaz, tersine bunu bilinçli olarak yapar. Bundan ötürü Derrida’ya ve onu izle yen yapı-sökücülere göre yazınsal metnin kendine özgü bir dili yoktur Yazınsal söylemle bilimsel söylem ve bu arada eleştirel söylem aynı metinsel özellikleri taşıdıkları için aynı türden söylemlerdir. Dilleri ciddi olan ve olmayan diye ayırmak, birinin anlattığının gerçek, öbürünün masal olduğunu ileri sürerek diller arasında bir hiyerarşi kurmak yanlıştır.

Derrida’nın yapısalcılık-ötesi düşünce tarzının edebiyat alanına etkisini, bir de esere ne amaçla ve nasıl bir yöntemle yaklaşıldığında aramak gerekir. Derrida’nın metinleri incelerken kullandığı yapı-sökme yöntemi sonradan edebiyat eleştirmenlerinin elinde öykülere, romanlara, şiirlere uygulanan yeni bir eleştiri yöntemi oldu. Özellikle Amerika’da Yale Universitesi’nde Paul de Man, Geoffrey Hartman ve J. Hillis Miller bu yöntemi kendilerine göre geliştirmişlerdi.

Bu eleştirmenler de metne eğiliyorlar ama Yeni Eleştiri’cilerden de yapısalcılardan da farklı amaçlarla. Yapı-sökücülük, yapısalcılığın dilbilim modeli üzerine bir edebiyat bilimi kurulabileceği iddiasını yadsır ve yapısalcıların akla güvenini paylaşmaz. Culler’in dediği gibi, “yapısalcılık sistematik bilginin mümkün olduğu inancındadır, yapısalcılık ötesinin bildiği tek şey ise böyle bir bilginin mümkün olmadığıdır.” Böyle bir bilgi sisteminin peşinde koşmak söz merkezliliğe kapılmaktır. Derrida’cı eleştirmenlere göre yapılacak iş yazınsal eserlerin arkasında yatan genel anlatı sis temini betimlemek değil, yapıtları tek tek ele alarak her birinde anlatı mantığının nasıl sarsıldığını araştırmaktır. Onun için de adını andığımız eleştirmenlerin yapısalcılık ötesi eleştirisinde yapısalcı analizin yerini yapı-sökme yön temi alır. Çünkü ancak bu yöntemle herhangi bir metnin söylemek istediğinin tamamını söyleyemeyeceği ya da söy ler göründüğünün aynı zamanda tersini de söyleyeceği ve bundan ötürü metnin anlamını, ayağını yere sağlam basan kesin anlamlı bir metin olamayacağı kanıtlanır.

Yapı-sökücüler metne yönelerek onu yakından inceledik leri halde, yine metne yönelen Yeni Eleştiri’cilerden de çok farklı bir şeyler yapmaktadırlar. Yeni Eleştiri esere değinir ken, estetik bütünlüğü belirtmek, esere birlik kazandıran öğeleri saptamak, simgeleri yorumlamak ve eserin derin an lamını bulup çıkarmak amacını güdüyordu. Yapı-sökücüler ise metnin tutarlılığı, bütünlüğü sorunlarıyla ilgilenmez, tersine metindeki çelişkilere, tutarsızlıklara, bozguncu bir rol oynayan metin parçalarına, ayrıntılara parmak basar ve böylece metnin yürüyüşüne yine metin tarafından nasıl çel me takıldığını ve bu yüzden anlamın nasıl tökezlediğini or taya koymak isterler.

Yazarın söylemek istediği ile metnin dile getirdiği anlam arasındaki farka ışık tutmayı hedefleyen yapı sökme, yapı salcılık ötesi diğer kuramların da kendi amaçları döğrultu sunda kullandıkları bir yöntemdir. E Macherey gibi Marksistler, Hélène Cixous gibi feministler Lacan’a yaslanan psikanalizci eleştirmenler bu yöntemden yararlanırlar.

Özet olarak diyebiliriz ki yapı-sökücüler evrensel geçerliliği olabilecek bir düşünce sisteminin var olabileceği iddiasını reddetmişler, anlamın oynaklığını ve dolayısıyla metinlerin çok-anlamlılığını kanıtlamak istemişler, edebiyat ile eleştiri arasında söylem farkı olmadığı görüşünü savunmuşlardır.

2 Yorumlar

31 Ekim 2016 17:24  

Harika anlatmissiniz. Bir kaynaktan mi alıntı yoksa kendiniz mi derlediniz? Bu yazıdan sonra Derrida üzerine ne okumak gerekir ?

16 Temmuz 2017 00:27  

Berna Moran'ın Edebiyat Kuramları ve Eleştiri adlı kitabından alıntı yapmış arkadaş.

abone ol

Abone olun güncellemeler posta kutunuza gelsin:

Google takip

  • Gizlilik Politikası ve Şartlar
  •   © Felsefeye giriş bu bir felsefe blogudur by düşündüren sözler 2007

    Back to TOP