Bilim Tarihi Düşüncesi - ( devam )

Çifte yöneliş: Bilimsel bilginin gelişimine farklı kaynaklardan edinilen (bilimselliğe yakın ya da uzak) pek çok kurgu ve görüşün katkısının olduğunu belirtmek, “ bilim “ adıyla nitelediğimiz bilme biçiminin kendine özgü temelini zayıflatmaz.” Bilimin nesnesinin olgular olduğu,...olgusal bir bilgi etkinliği olduğu sonucuna varılabilir”8 Ancak, olgular saf duyumlar olmadıkları, farklı düzeylerde sentezlerin ürünü oldukları düşünülürse, bilme sürecinde zihinsel kurulumların da etkilerini katmalıyız (kavram, hipotez, yasa oluşturma, yöntemli düşünme...). Olgudan kurama, kuramdan olguya çifte bir yöneliş söz konusudur. Olguların, gözlem ve deneyimle ilişkisi, genellemelere (tümevarımla) gitmemize olanak sağlar. Ancak, bu genellemeler zorunluluk değil olasılık içerirler. “Çünkü, tümevarımsal genelleştirme edimine ve bu edimin ürünü olan genellemelere ancak, tekrar, süreklilik ve türdeşlik gösteren doğal olguların gözlemlenmesi ve deneylenmesi ile ulaşılabilir(tarihsel, toplumsal ve kültürel olgular alanında tekilleştici yöntem arayışlarından da söz edilmeli, D.Özlem, agy).” Bilimin, özneden bağımsız bir gerçeklik alanını postulat olarak benimsediği düşünülse de, böyle bir gerçekliğe insanın doğrudan ulaşamayacağını, gerçeklik hakkında algılarımızın yapısı ve tasarımlama/kavramlaştırma biçimimizle bize özgü bir şemalaştırma yoluyla bilgi edinebileceğimizi savunan epistemolojik yaklaşımlar (örneği Kant) eleştirel bir tavır alırlar (“Bu durumda, akıl ve rasyonalite, görünüş dünyasından aldığımız izlenimleri, duyumları düzenleyen bir işleve sahiptirler.” Doğan Özlem, bu görüşe fenomenolojik rasyonalizm diyor).

Düşünsel yapılar: Bilimin betimleme ve açıklamalarında önde gelen kavramlaştırmalarında ve kuramsallaştırmalarında olguyla basit bir özdeşliği aşan bağıntılar sözkonusudur. Kuram, deneysel içeriğe bağımlı olsa da deneysel içeriği açıklamak için geliştirilen “düşünsel bir yapıdır.” Bilim tarihi, bu ilişkileri açıklayacak kavram ve kategorileri ortaya çıkarmalıdır. Nesne hakkındaki tasarımlarımız konstrüksiyona bağımlıysa bu konstrüksiyonun bilimsel analizi bilim kuramını epistemolojiyle ilgili kılar. Olgular dünyasının bir tür rasyonelleştirmesi, basit bir denklik aramanın ötesinde yöntemsel araçların araştırılmasını önemli hale getirir. Kuantum fiziğinde kuramın ve meta- ilkelerin açıklayıcı güçleri olgu-kuram sırasını kuram olgu yönünde, nedensellikten belirsizliğe, kesinlikten olasılığa doğru değiştirmiştir. Klasik bilimle modern bilimlerin, doğa bilimleriyle kültür bilimlerinin tarihinin eş ölçütlerle yazılamayacakları belirginlik kazanıyor.

Bilimsel gelişmelerin yapısı: Bilimde ilerlemeler olduğu kadar sıçramalar ve kopuşlar da vardır. T. Kuhn’un bilimdeki gelişmeleri paradigma değişiklikleri olarak açıklaması sağladığı yorumlayıcı şema açısından çok yönlüdür. Bilim adamları topluluğunun ortak açıklayıcı ilkelere başvurmaları bir yandan uzmanlaşma olanağını sağlar, diğer yandan paradigmaya karşı savunmacı bir tavrın oluşmasına da öncülük eder. Bilim tarihi, problemleri paradigma ışığında bilmece çözer gibi çözmeye yönelik bir uğraş olarak görülür. Paradigma değişimi o güne kadar geçerli olan algı ve düşünme kalıplarının çözemediği sorunları çözebilecek güçte bir görüş değişikliğinin ortaya atılmasına yol açar. Bir paradigmanın karşı paradigmayla alt edilmesi uzun bir dönemi kapsar ve paradigmalar arasında eş ölçülerle geçiş olanaksızdır. “Her paradigma, dünyayı farklı türde nesnelerden oluşmuş sayacaktır. Aristotelesçi paradigma, evreni ay-altı ve ay- üstüne ayrılmış olarak görür. Sonraki paradigmalar evreni maddi cevherlerden oluşan bir varoluş olarak gördüler. Lavoisier için kimya filojiston’u değil gaz ve oksijeni içeriyordu. Maxwell’in elektromanyetik teorisi, bütün uzayı işgal eden eteri içeriyordu. Einstein, eteri elimine etti.”9 Bir kuramın diğerinden daha üstün olduğunu söyleyecek nesnel bir ölçütümüz olmadığı için (farklı nesneler söz konusu) Kuhn, bilim yorumunda relativistik bir tutum alır. “ Olağan bilimin ilerlemesi, paradigma içinde yöneltilen bulmacalar ya da problemleri çözmektir. Problemler, paradigma içinde şekillenen yöntemler kullanılarak, kurallar izlenerek çözülür. İlerleme, çözülen problemlerin sayısına göre ölçülür ve birikime dayalıdır.” Yine de ilerlemeye karşı olmadığını, bir kuramın problemleri çözmede önceki kurama göre daha iyi bir durumda olabileceğini,

Einstein paradigmasının Newton paradigmasından daha iyi problem çözücü olduğunu belirterek bilimsel ilerlemeye inanan biri olduğunun altını çizer.

Bilim tarihini bütünlüğü içinde kavramanın, bu tarihin çok parçalı yapısı dikkate alındığında ne denli güç olacağı bellidir. Bir yandan aşırı uzmanlaşma bir yandan yöntemsel farklılıklar, bilimin yapı ve işlevini kurgulamadaki temel farklılıklar böylesi bir ereğin önündeki engeller olduğu kadar farklı bilim dallarının bu bütünlüğe nasıl entegre edilecekleri de ayrıca sorundur. “Bilim tarihi, kendisini doğuran, gelişmesini etkileyen – ya da köstekleyen- toplumlara bağlı olan, ama aynı zamanda o toplumlar üzerinde de eylemde bulunan bilimsel etkinliğin- etken düşünce ve düşünce etkinliğinin- gerçek birliğini yeniden kavramalıdır.Farklı bilim ve tekniklerin ayrı ayrı tarihlerinin karşı karşıya konmasından öteye geçip bir bilim tarihi olabilir... Bilim tarihi, bilimsel buluşların tarihi değildir; keşifler ve buluşlar geçicidir. Amaç, bilimsel düşüncenin gelişimini, yani insan bilincinin gelişimini açıklamak, eleştirel bir yoruma tabi tutmaktır.”10

Bilim tarihini ne sadece olgular ve deneyimlerin, ne de kavram ve kuramların tek yanlı kavranışından uzak, indirgemeci olmayan bir sentezinin olanakları düşünülmelidir. Einstein’ın bilim tarihiyle ilişkin yaklaşımını çözümleyen Patrik H. Byrne’in makalesi bir ipucu verebilir.11 Bilimin izlediği tarihsel malzemeyi analiz ederek bu sürecin oluşturucuları olduklarını belirttiği anlam kalıplarını açığa çıkarmak ister. Kavramlarla deneyimler arasındaki bağlantıları bulmak için deneyimin kavramsal düzenlenişinin tabakalarını (bir arkeolog gibi) kazarak ilerlemelidir. Kuramın dili altta yatan deneyimsel ögeleri gizlediği için engel oluşturur. Arkeolojik katmanlarda nasıl alt katman üst katmana bağlıysa, en yeni ve karmaşık kuramsal yapılanmalar da içlerinde en ilk deneyimsel öğeleri taşırlar. Deneysel öğelere ulaşmak için kuramsal yapılanmaların sezgisel yolla kasılması gerekir. Tarihçinin görevi, kökendeki deneyleri, sezgisel arkeoloji yoluyla canlandırarak kuramca gizlenen yapıyı açığa çıkarmaktır. Uzay kavramıyla ilişkin olarak,bilimsellik öncesi düşünceden kartezyen geometriye gelişim, Newton’un mutlak uzay kavramı, alan kavramı ve özel görelilik kuramı, genel görelilik kuramı ve çağdaş yerçekimi kuramının yetersizlikleri olmak üzere beş dönem saptanır. Bilimsellik öncesi uzay kavramı, cisim kavramına götüren deneyimlerden ve cisimler arası ilişkileri zihinsel olarak kavrama isteğinden kaynaklanır. Bu anlayış, Newton onu mutlak uzay ve hareket eden cisimlerle eylemsizliğin belirlediği ilişkiye dayanarak oluşturduysa da uzay kavramı fizikselliğini yitirdi. Alan kavramı alanların uzayın fiziksel halleri olduğunu saptadı. Başlangıç hipotezleri deneyimden gittikçe uzaklaştı. Bu gelişme, az sayıda aksiyom ve hipotezden mantıksal çıkarım yoluyla en çok sayıda empirik olguyu elde etmeye çalışır. Gerçek kavram, ne tarihin dışındadır ne de deneyimden uzak gerçeklikle ilişkilidir.

Tarihte bir nesnellik aramak yerine nesneleşme ve nesneleştirmenin olanak ve zeminlerini sürecin kendi dinamiklerinden türetebilmenin yolları aranabilir. Bilimin kuramsal yapısı tarihsel etkinliklerle kıyaslanırsa bir tür aşkınlık içerir. Pratiği veya tekniği bilimin özü gibi görme yanılgısı, pragmatik yaklaşımların dar kalıpları içinde ortaya çıkar. Bilimin tarihi, nesnesiyle birebir özdeşleşen bir kopyalama edimi değildir. Bilim, yaratıcı ve oluşturucu bir düşünme tarzıyla kendi bilgi/varlık alanını inşa eder. Bu inşa etmeye, bilim tarihine içkin .bir teleoloji (erek bilgisi), bilincinde olunsun olunmasın eşlik eder. Bu niteleme, herhangi bir metafizik ya da etik bir önyargıyı ya da bir önceden belirlemeyi içermez. Bilimin tarihi, onu açımlayan bir süreçtir ve bu sürecin anlamı, onun olanaklı yorumlarının referanslarıyla kurgulanabilir; yoksa bilim tarihinden değil, tarihsiz bir hakikat alanından söz etmek zorunda kalırız.

Kaynaklar

1) M Heidegger, Bilim üzerine iki ders, Çev. Hakkı Hünler, Paradigma Y

2) Doğa Tasarımı, R. G. Collingvood, çev. Kurtuluş Dinçer, İmge Y.1999

3) Bilimler tarihi ve felsefesi, Prof. Nejat Bozkurt, Sarmal y.1998

4) agy

5) Doğa tasarımı

6) Bilimsel felsefenin doğuşu, H. Reichenbach, çev. Cemal Yıldırım, Remzi Kit.

7) Yeni çağ Biliminin Doğuşu, A.Koyre, çev.Kurtuuş Dinçer, Ara Y.1989

8) Felsefe ve doğa bilimleri, Doğan Özlem, İzmir y.1995

9) Bilim Dedikleri, A. Chalmers, Çev. H. Arslan,Vadi Y. 1990

10) A.Koyre, Yeni çağ Biliminin doğuşu

11) Einstein'ın bilim tarihine yaklaşımının önemi. P.H.Byrne, çev. Z. Tümer,Y. Yazgan, Doğa ve bilim dergisi, 82/12

  • Gizlilik Politikası ve Şartlar
  •   © 2007

    Back to TOP