20. yy Felsefesi ve Doğu Felsefesi

İnsanın dünyaya ve yaşama katılarak kendi varoluşunu keşfetmek için seçtiği yollar bizi 20yy insan felsefesi ile tanıştırmaktadır. Bu dönem insanı içe dönük bir yapı içerisinde değil sosyal boyutta ele almıştır. 20 yy.’daki ilk araştırmalar fenomenolojik yaklaşımda karşımıza çıkar.İlk insanı ve insanın algılama şeklinin tarifi ile başlayan bu süreç, bilinç çözümlemelere ve iç yaşantılara ilişkin açıklamalarla doludur.

Bu dönem düşünürlerinden Brentano ruh bilimi kavramını ortaya atmıştır. Ruh bilimini bütün öteki bilimleri içinde toplayan ve bütün bilimlerin kendisinden çıktığını söyleyen atılıma yol açmıştır. Orta çağda ruh ikinci plana atılırken hatta akıl sağlığını kaybeden insanlar için ruhuna şeytan girmiş denilirken burada ruh kavramı insanın kişiliği olarak tanımlanmıştır.

Yaşam bizim algıladığımız şekildedir. Birey toplumsal varoluş içerisinde kendi seçimlerini belirler.İş birliği, sevgi ve dayanışmayı insan birlikte paylaştığında varolur. Başarıda acıda kişinin yaşadığı toplumda belirir. Burada kişinin nesneleştirmeyen karakteri vurgulanmaktadır.

Varoluşçuluk felsefesi insanın kendisini araması üzerine temellenmiştir. Değişen dünyada değişmeden kalan insan özü sorgulanmıştır. Bu dönem tartışmalarında kişi nedir? Kişi doğrudan doğruya olan ve olabilecek fiillerin bütünüdür. İnsan bir meçhuldür, bilinemez. Onun bir çok fiillerini birlikte gerçekleştirmek suretiyle anlayabiliriz. Buda ancak sevgi ile olur. Ancak sevgi kişinin öz çizgilerini yakalayabilir. Bir insanı herhangi bir şekilde obje haline getirdiğimizde onun kişiliği elimizden kaçar ve sadece maddesi kalır.

Kendisiyle barışık bir insan, herkesle iyi ilişkiler kurmak ister. insanların esenliği ve mutluluğu için çaba gösteren bir kişi, asla kendini başkalarından aşağı görmez. O insanlığın bir parçası olmanın hazzıyla yaşadığı için, her tür ayrımcılığa ve düşmanlığa karşı çıkar. Tüm dünyaya kendi evi gibi bakan insan, her zaman evinde yaşamanın mutluluğuyla diğer insanlara gülümseyecektir. Gülümsemesine karşılık veren insanlardan aldığı güçle de, her tür zorluğun altından kalkacaktır. Doğu dinlerinin de temelinde insanlara olduğu kadar tüm canlılara duyulan büyük bir sevgi anlayışı vardır. Budistler yaşayan her şeye saygı duymaktadırlar. Bu nedenle tapınakların etrafında vahşi hayvanlarında olduğu vahşi bir yaşam sürmektedir. Biz ise elimizden geldiğince diğer canlıları hatta diğer insanları yaşamımızdan uzaklaştırıyoruz. Hatta o canlıların nesillerini yok ediyoruz.

Varoluşçulukta insan varoluşunun anlamı söz konusudur. Güçsüzlüğü ve hiçliği içinde insan, zaman ve tarih içinde insan, ölüme mahkum bir varlık olarak insan, topluluk içinde kaybolan insanın kendisini bulması, kendi olması doğruluk ve ahlakilik karşısındaki tavrı varoluş felsefesi içindeki tartışmalardır.

Antik çağın insanı kendisini kainatın bir parçası olarak görürken, orta çağ insanı tanrıya yönelmiş, yeni çağ insanı aklın gücüne, insanlık idesine ve tarihin anlamlı gücüne inanarak ilerleme iyimserliği içindedir. Günümüzde ise insan bütün bu dayanaklarını yitirmiştir. İnsan kendi kendisi için bir problem olmuştur. Budizm de yine aynı arayışla insanın kendi özünü sorgulayıp, kendi değerlerini ön plana çıkarması ile oluşmuştur.

Varoluşu sorgulayan, bildiği doğruları savunurken her şeyi göze almanın ne denli büyük bir erdem olduğunu, hayatı pahasına da olsa insanlık onurundan vazgeçmeyen Sokrates'in yaşam öyküsüyle anlamamak mümkün mü? Spinoza, bu uğurda dışlanmayı, yalnız ve sefil bir hayat sürmeyi göze alabilmiş fakat onurlu bir yalnızlıkla hayatını sürdürmüştür. Buddha, çocukluk ve gençlik çağını sorunsuz bir şekilde yaşadıktan sonra, çevresindeki acılardan etkilenerek, ailesini bırakıp çok sıkı bir çileye girmiştir.

Varoluşcu düşünce, oldukça karmaşık ve tüm yaşamımız boyunca .zerinde düşünmemiz gereken bir olgudur. Bilinmeyenlerin pek çoğunu bulan ve doruk yaşama erişen kişilerin bile bazen bu karmaşıklığı tam manasıyla çözemedikleri anlaşılıyor. Bize yol gösteren ve gerçekten de yapıtlarında hayatımıza yön verecek bilgiler sunan bilgeler dahi, bazen kendilerinden beklenmeyen şeyler yapabiliyorlar. Moslow bu durumu, "Tümüyle insan olmaya en yakın olanlar bile temel insani çıkmazlardan yakalarını sıyıramazlar" şeklinde açıklıyor. Örneğin; "İnsanı Arayan Adam" olarak bilinen Heidegger bile içinde yaşadığı dönemin duygusal ve düşünsel karmaşası içerisinde Nazi Partisi'ne üye olabilmiştir. Onun gibi düşünceleri herkese ışık tutan birinden beklenmeyen bir davranış. Tabii ki bizim burada asıl ilgilenmemiz gereken onun bu tutumu değil, insanla ilgili düşüncelerini kendimize adapte edebilmemiz.

1 Yorum

Adsız
12 Ağustos 2008 17:49  

ilgi alanlarımdan birisi de felsefedir.felsefeyle alakalı tüm yazılar ve siteler de benim için güzel ve önemlidir.bu site de öyle.

abone ol

Abone olun güncellemeler posta kutunuza gelsin:

Google takip

  © Felsefeye giriş bu bir felsefe blogudur by düşündüren sözler 2007

Back to TOP