BİR TARTIŞMA,ELEŞTİRİ : İLK BİLGİ TÜMEL MİDİR?

ARDADENKEL

Algının temel işleyiş biçimi konusunda ileri sürülmüş görüşlerden biri, anlığı, dış dünyadan gelen etkilerin duyumlar yoluyla, üzerinde tasarımlar oluşturduğu bir ortam olarak betimler.Buna göre, dış dünyadaki nesneler anlığı etkileyerek onun üzerinde yansılar oluştururlar. Herhangi bir nesneyi tammak da, o nesnenin o anda oluşturduğu tasarımı daha önce oluşturduğu bir tasarımla karşılaştırmak ile açıklanır. Anlık, ilk algı aşamasında edilgin iken, tanıma aşamasında, gerçekleştirdiği karşılaştırma eylemiyle ortaya bir etkinlik koymuş olur.

Aynı temel işleyiş konusunda ileri sürülmüş olan başka bir çözümleme ise, anlığın etkinliğini daha ilk aşamadan gerekli görmektedir. Öyle ki, herhangi bir nesneyi algılayabilmek için, bu nesnenin duyularımız üzerinde yaptığı etkiyi anlığın yorumlaması, yani belirli bir tanıma sürecinden geçirmesi gereklidir.Eğer bu başarılmazsa, duyu deneyleri değerlendirüemeyeeek, yani algılanamayacak ve böylece de dış dünyadan kullanılabilir nitelikte bir bilişi (information) elde edilmiş olmayacaktır.

Birinci görüş, duyu deneylerinin algı içeriğini oluşturabilecek düzenlilikte olduğunu savunma durumundayken, ikinci görüş, düzenliliğin, karışık olan duyu girdilerinin algı tarafından düzenlenip kurulmasıyla meydana getirildiği savını temel alır.Başka bir deyişle, birinci görüş, algıyı bir yansıtma mekanizması olarak ele alırken, ikinci görüş bunu bir kurma işlevi olarak ele alır.

İkinci görüş açısından karışık duyu deneylerini algıda nesnelerin tasarımları olarak kurabilmek, önceden ilgili nesneni bir kavramına sahip olmayı, yani böyle bir «kategoriyi» anlıkta oluşturmuş olmayı gerektirir. Örneğin, zihnimizde bir ağaç kavramı bulunmuyorsa, karşıdaki ağacın bizde oluşan duyu deneylerini ağaç olarak kurmamız ve tanımamız olanaksızdır. Bu durumda, ağacı gördüğümüz halde tanıyamaz ve algılayamayıs. Temel kategorilerini henüz kurmamış olan bebeklerin henüz baktıklarını algılayamıyor olduklarını destekleyen deneysel bulgular,aynı zamanda bu sözü edilen ikinci görüşe de bir dayanak sağlamaktadır. Kabaca betimlenen bu görüşlerden ilki Locke ile bağdaştırılır. İkincisi, Kant, Brentano, Bergson, James ve Wittgensteın'm düşüncelerinde felsefi temel bulur.1 ikinci görüş günümüz ruhbilim kuramlarmca da yaygın olarak kabul görmektedir.2 Locke'un çözümlemesi ontolojik açıdan gerçekçiliği gerektirirken ikinci çözümlemenin gerçekçi bir yoruma —yalnızca—açık olduğu söylenebilir. Ontolojiden soyutlayarak salt epistemolojik yapı açısından bakacak olursak önceki görüş tasarımcıdır(representationalist). Sonraki görüş ise daha çok görüngücü bir renk taşır (phenomenalism). Bu görüngücü rengin yalnızca epistemolojik alan için geçerli olduğunu bir kez daha vurgulayıp,ikinci görüşe kısaca «kurucu çözümleme» adını verebiliriz.

Sayın Vehbi Hacıkadiroğlu, 1981 yılı içinde yayımladığı iki kitapta birinci görüşe karşı ikinciyi savunuyor. Bu kitaplarda hedef alınan birinci görüş açıkça Locke ile bağdaştırılırken savunulan kurucu algı çözümlemesi yeni ortaya atılan bir kuramı andırır bir üslupla sunulduğundan izlenen yaklaşımı tanımak o kadar kolay olmuyor. Ancak BD'de 15-16. sayfalardaki ve KÜ'de 17. bölümden 26. bölümün sonuna dek uzanan açıklamalar bize bu doğrultuyu gösteriyor. Kurucu algı çözümlemesini önden kabul edip onun literatürde bulunan savunularını ve özellikle çok bol olan deneysel nitelikteki bulguları sunmak yerine konuya yeni açılan bir alanmiş gibi girmek, rahatça kabul edilebilir olan bu görüşü olabileceğinden daha zayıf temellere oturtmak sonucunu doğurmuş. Çünkü, bu bölümlerde verilen savunma, savunulan görüşü mantıksal olarak içeren bir felsefi uslamlama getirmek yerine pek de açıkça destek sağlamayan bazı olguları öne sürüyor ve kurucu çözümlemenin bunlar ışığında da kabul edilir olduğu yönünde kesin yargılara varıyor: «Görülüyor ki, duyularımızın bize doğrudan bilgi veremediği olgusu, gizemsel bir takim tutkulardan kurtulabilenler için, hemen hiç tartışılmaya gerek duymadan kabul edilmesi zorunlu olan bir olgudur» (KÜ,s. 33). Bu ifadeyi «Yalın olarak duyularımız, sağladıkları girdilere başka bir katkı olmadan, bize işe yarar bir bilişi veremezler» anlamında yorumlasak bile bunu «tartışılmadan kabul etmemiz zorunlu olan bir olgu» olarak düşünmek pek güç. Tartışmanın felsefe için varoluş nedenlerinden biri olması bir yana,yukarıki yargı öncesinde, zorunluluk doğuracak bir mantıksal çıkarım veya ilişki yer almıyor bile. Bu bağlamda, «bilgi» sözcüğünün kitapta biraz önlemsizce ve felsefi anlamının dışında kullanılmakta olduğuna da dikkat çekmek gerek. Kimi yerde inanç,kimi yerde de yalnızca «bilişi» anlamım taşıyor «bilgi». Bu sözcüğün geçtiği birçok bölümü kabul edilebilir bir anlamda anlayabilmek, «bilgi»yi doğrudan «bilişi» alarak okumaya bağlı.

Burada, geçerken değinilmesi gereken bir teknik karışıklık daha bulunuyor. Bu da felsefi görüşleri Deneycilik ve İdealizm başlıkları altında iki öbeğe ayırma eğilimi. Deneycilik İdealizm'i dışlamak bir yana, tersine, Realizm'den çok, Öznel İdealizm'e açık bir felsefi tutumdur. Berkeley, Deneyci İdealizm'in en tipik ve canlı örneği değil midir? KÜ'de 20-23. sayfalarda Locke İdealizm'den kurtulmaya çabalayan bir filozof olarak gösteriliyor. Buradaki «idealizm», varlığın özdeksel olmadığını savunan değil, zihinsel olguların özdeğe indirgenemeyeceğini kabul eden «Zihinselcilik» (Mentalism) anlamına geldiğine göre böyle bir çabalamaya Locke'da zaten yer olmamalıdır. Çünkü o, Descartes'ın beden-zihin ikiciliğini (düalizm) kendi felsefesinde de olduğu gibi korumuştur. Dış dünya hakkında Realist, hatta Ösdekçi (maddeci) olan Locke, anlık hakkında zihinsel açıklamaları yoğun bir biçimde kullanmıştır.KÜ'de (sayfa 28-29) kurucu çözümlemeyi tanıtlamak amacıyla ileri sürülen bir uslamlama şu önermelerden oluşmaktadır:

i) «Bir şeyin görülmesi denince onun renklerinin görülmesi anlaşılır.»
ii) «Bütün duyumlarımız dokunmaılardan doğar.»Bu iki öncülü tanım olarak kabul edebiliriz. Doğal olarak,
ii) bir tanım olsa da ancak «ışın veya titreşimlerin sinir uçlarımıza (duyu organlarımıza) çarpması» anlamında kabul edilebilecektir. Nitekim bu, kitapta gelen bir sonraki tümcede de açıkça belirtiliyor: • «Görme, nesnelerin yansıttığı ışınların gözümüzün ağtabakasına dokunmasından., doğar». Burada «dokunma» bir dış etmenin bize çarpması demektir. Gelelim üçüncü öncüle:

iii)(Görme:) «Bu süreç bir dokunma ile başladığına göre,ilk vereceği duygunun da bir dokunma duygusu olması umulurdu... (oysa) renkler, sesler., duygularının dokunmadan doğmuş olmasını yadırgıyoruz».

Böylece varılan sonuç şudur:

iv). «Renk ve seslerin dokunmanın dolaysız sonucu olabileceğine inanmak kolay değil» (yani, algı için bir zihinsel katkı,bir kurma gerekir).Bu uslamlama, sonucunu mantıksal olarak gerektirmemektedir ve bu nedenle de aslında kabul edilebilecek bir sonuç olan(iv) önermesi destekten yoksun kalmaktadır. Uslamlamanın «büyük yanılgısı)(iii) önermesindedir: Bu öncülde kullanılan ilk «dokunma» sözcüğü (i)'deki anlamım taşırken, yine (iii) 'te kullanılan ikinci «dokunma» sözcüğü apayrı bir şeyi ifade etmektedir: ifade ettiği, bir deney türü, yani bir zihinsel olay olan dokunma duygusudur. Dokunma duygusunun da bir «çarpma» sonucu doğduğu kabul edilse bile, burada çarpma başka bir tür siniri uyarmış olduğundan görme sonucu meydana gelen deneyle aynı türden bir deney olması gerekmeyecektir. Dokunma olayı ve dokunma duyumunu karıştırmanın yolaçtığı yanlışlık bu uslamlamanın neden kabul edilemeyeceğini açıklamaktadır.

Bu noktaya dek sayın Hacıkadiroğlu'nun Locke görüşüne karşı kurucu çözümlemeyi savunuş biçimini, zaten özgün olarak ortaya atılıyor olmayan bir görüşü, literatürde bulunabilecek güçlü uslamlamalar ve deneysel veriler yerine, bunlar dışında yeni savunma yolları deneme girişimi içinde güçten düşürmüş olmakla eleştirmiş bulunuyoruz. Ancak, önemle belirtilmesi gereken bir nokta, kurucu çözümlemenin saym Hacıkadiroğlu'nun felsefi yaklaşımında yalnızca bir araç niteliği taşıdığıdır. Sayın Hacıkadiroğlu, kurucu çözümlemeyi, ondan, başka bir savı çıkarsamak amacıyla savunmaktadır ve amaçladığı bu sav da gerçekten özgündür. Bu özgünlük, savın konu üzerinde ortaya konmuş hemen bütün felsefi yaklaşımlarla bir ölçüde karşıtlık içine girmesinden de belli olmaktadır. Saym Hacıkadiroğlu'nun doğruluğunu göstermeye çalıştığı bu köktenci (radikal) sav, kavramların bilgisinin nesnelerin bilgisinden önce geldiği, veya tümel bilgilerin tikel bilgilerden önce geldiğidir. Yalnız, bu savın bir Descartes'çı doğuştancılık (innatism) veya Kant'çı sentetik a priori gerektirmediği de vurgulanmalıdır. Çünkü saym Hacıkadiroğlu'nun savı, tümel «bilgilersin (yani kavramların) a priori oldukları değil, deneyin bize ilk içerik olarak tümel kavramları verdiğidir. Bir başka deyişle, Locke'un tabula rasa'smın üstüne gelen ilk 'lekeler' tikeller hakkındaki duyum içerikleri değil, genel kavramlardır. Bu görüş bilginin kökeninin hem mantıksal hem de tarihsel sırası olarak ileri sürülmektedir. Yani, saym Hacıkadiroğlu, temel veya güvenilir bilginin tümel bilgiler olduğunu iddia eden ekollerden daha çoğunu iddia etme durumundadır. Çünkü ona göre, bilginin ilk kökenini oluşturacak bilişi parçaları bile tümel niteliktedir.

Bir somut nesneler evreninde yaşadığımız ve bizi algıda etkileyenlerin Platon formları değil de herfoiri bir başkasından farklı tikel nesneler olduğu gözönüne alınınca, yukarıda açıkladığımız görüşün doğru olması hayli güç oluyor. Eleştirdiğimiz bu iki kitapta yapılan ise, sağduyuya aykırı gibi görünebilmesine karşın, ileri sürülen görüşün bir olguyu yansıttığı ve bu olgunun da kurucu algı çözümlemesinin öngördüğü işleyişin kaçınılmaz bir sonucu olduğunun açıklamasıdır. Bu kitaplarda savunulan kurucu çözümlemenin kabul edilmesinin, kavramların tikel nesneler hakkındaki bilirkişilerimizden önce geldiği sonucunu gerektireceğini şu örneği kullanarak çıkarsıyor: Anlığı bütünüyle boş olan bir adam düşünelim. Bu adam lar, çevresinde uçuşan ve ötüşen kuşlar vardır. Bizim savımıza göre bilgisi olmadığı için, onun herhangi bir nesneye yönelmesini sağlayacak bir düşüncesi de yoktur.

Gözünün karşısına düşen nesneleri göremez, kulağına gelen sesleri de işitemez.» (KÜ,s. 40) Burada «bizim savımız« denilen kurucu çözümleme ise ileri sürülen sonuç bu çözümlemeden çıkarsanabîlir mi? Hayır, çünkü kurucu çözümlemeye göre, bir kavrama sahip olmak, bize gelen duyumları algı olarak kurmak için, yani karşımızdaki nesneyi, o nesne olarak tanıyabilmek ve algılayabilmek için zorunlu olmasına karşın, aynı görüş açısından duyum için böyle bir zorunluk bulunmamaktadır, bulunamaz da. Duyum, duyu organının düzgülü işliyor olmasına bağlı olarak nörofizyolojik nitelik taşıyan otomatik bir süreçtir. Şu halde, söze konu edilen adam,duyuları işlevlerini yerine getirdiğine göre, çevresini görüyor ve işitiyor olacaktır. Yapamayacağı, kuruculuk açısından, gördüklerini ağaç ve kuş olarak görmek ve işittiklerini kuş sesi olarak işitmektir. Yani çevresini duyumlamasma karşın algılayamayacaktır. Şimdi, bundan kalkarak, bu adamın çevresindeki tikellerden hiçbir tikel bilişi edinmediğini söylemek olanaklı mıdır? Bunun yanıtı yine olumsuzdur, çünkü kuracağı kategori ve kavramları ancak böyle bir tikel bilişi temeli üzerine kurabilir.

Nitekim, sayın Hacıkadiroğlu'nun kavramların kurulabilmesi için gerekli gördüğü «yineleme» kavramın en temel bir kavram olduğu kabul edilse bile bunun o kavramın en tümel veya genel olmasını içermediğidir.

Öyle görünüyor ki, eğer sayın Hacıkadiroğlu bilişi ve bilgi ayrımını belirginleştirmiş olsaydı, bilgi niteliğini taşıyabilecek bilişinin ancak algı sonrası inançlarmıızdaki bilişi olduğunu göstermeye çalışabilir veya bunu tanım olarak ileri sürebilirdi." Fakat yine de bilginin ilk temelini oluşturan bilişi girdilerinin tikel nitelik taşıdıkları görüşünü bu yolla çürütebilmiş olamazdı.

Böylece, deneyin tümel bilgileri tikel nesnelerin bilgilerinden önce verdiği savına, algının kurucu bir çözümlemesi açısından temel sağlanmış olduğunu söyleme yetkisinde olmadığımızı sanıyorum. Şimdi, son olarak, sayın Hacıkadiroğlu'nun, deneyin verdiği ilk bilgilerin tümel olduğu savma ek olarak öne sürdüğü ve bu tümel bilgilerin «en tümel» olanlardan başlayarak daha az tümel ve böylece de tikellerin bilgisine doğru gitmesi gerektiği görüşünü kanıtlamak amacıyla sunduğu bir uslamlamayı ele alacağız.

«Yalnızca 'at' dediğimizde (örneğin) Tarafa bakıgla özelliği daha az, kapsamı daha geniş bir kavram elde ederiz.Görülüyor ki, dar kapsamlı kavramlar kendilerinden daha geniş kapsamlı iki ya da daha çok kavramın bileşimi oluyorlar ve her kavrama yeni bir kavram eklendikçe somuta daha da yaklaşılarak, en dar kapsamlı kavrama, somutun bütün özelliklerinin de eklenmesiyle somutu elde etmiş oluyoruz. İki ya da daha çok şeyin biraraya gelmesiyle oluşan bir şeyi bilebilmek için, biraraya gelen şeyleri bilmemiz gerektiği açıktır. Demek ki önce en genel kapsamlı, demek en tümel, kavramları bilebiliriz.»

Uslamlamanın, bu ifadesinde karşılaştığı en büyük güçlük,kavramların ancak küçük bir bölümünün deyimler veya betimlemeler ile veriliyor oluşudur. Örneğin, Fransa Kralı, kara kalem, ikiz tepe, kırat gibi betimlemelerde anlatım bulan kavramlar yanısıra adlarla ve sıfatlarla ifade edilen kavramlar da vardır. Bu durumda, örneğin «kedi» yi hangi genel kavramlar birraya gelerek meydana getirmişlerdir, ve bunlar «kedi» sözcüğünün neresine gizlenmişlerdir? Bunun yanıtı yoksa, bu uslamlamanın da bu anlatımın da kabul edilebilirliği yoktur ve bir tek örnekten yapılan geçersiz bir genellemeye dayanmaktadır.

Bu yüzeysel güçlüğü gidererek, aynı uslamlamayı yeniden elde etmeye çalışalım. Şöyle diyebiliriz: Kavramların tanımları vardır ve bu tanımlar tanımsal (veya özsel) özelliklerin bileşiminden oluşan betimlemelerdirler. Böylece düşünüldüğünde, bir kavramın tanımındaki niteliklerin (yani ta,nıma giren özellik kavramlarının) daha genel kavram tanımlarının birleştirilmesiyle elde edildikleri ileri sürülebilecektir. Örneğin «kedinin tanımında hayvan olma niteliği yanısıra, omurgalı, memeli vb. başka nitelikler de bulunacaktır. Şu halde, denebilir ki, tanımlanan kavramı bilebilmek için tanımda geçen daha genel kavramları önden biliyor olmak gerekir." Böylece aynı uslamlamayı yeniden kurabiliyoruz: Çünkü, denebilecektir, daha genel bir kavramın kaplamı, kendine göre daha az genelinden daha geniştir (yani daha çok sayıda nesne üzerinde gerçeklenir). Bunun yanısıra daha genel bir kavramın içleminde daha az bilişi vardır. Öyle ki,«şey», «cisim», «nesne» gibi kavramlar pek çok tikelde gerçeklenirken, belirleyici nitelikte pek az bilişiyi içerdiklerinden ayır etme yetileri hemen kalmamış gibidir. Bundan çıkarsanabilecek bir sonuç, daha genel kavramların daha az genel olanlara göre tanımlarında daha az bilişi bulundurduklarıdır. Öyle ise, denebilecektir, bilgi birikimi azdan çoğa doğru olduğuna göre, az bilişi bulunduranı, yani genel kavramları daha önce öğreniyor olmalıyız.

Bunun gerçekten ilginç bir uslamlama olduğunu kabul etmek gerek. Hem yapıca sağlam görünüyor, hem de iç tutarlılığında gösterilebilecek bir gedik bulmak güç. Ancak, uslamlamanın öncüllerindeki bir yanlış varsayım nedeniyle sonucunu doğru olarak içermediğini göstermeye çalışacağız. Bu ilginç uslamlama, eğer genel olan aynı zamanda somut ve başka kavramlardan ayrı olarak örnekîendirilebilir olsaydı, doğru olabilirdi. Oysa, genel kavramların birçoğu aynı zamanda pek soyuttur. Onları başka kavramlardan ayırt ederek dünya üzerinde göstermeye olanak yoktur. Dolayısıyla, örneğin hayvan kavramını öğrenmek ve bunu bilir duruma gelebilmek için, gösterebileceğimiz «at» veya bunun gibi türlerin üyelerinden başka örnek bulamıyoruz. Yani dünyamız somut nesneler dünyasıdır ve değişik hayvan türleri
dışında bir soyut hayvan yoktur. Genel kavramların içlemlerinde daha da bilişi bulunması olgusu, bilgi birikiminde onların önce gelmesini belki Platon'un ideaJar dünyası gibi bir dünyada gerektirebilirdi. Çünkü, ancak orada, örneğin bir hayvan türünden ayrı olarak gösterilebilecek bir soyut hayvan bulunabilirdi (Kaldı ki, türlerden ayrı olarak bir soyut hayvan ideası Platon için bile sorun yaratıyor.) Bilginin kaynağını duyuma neden olan bir dış dünya olarak gören gerçekçiliği benimsiyorsak ve de dünya somut nesnelerden meydana geliyorsa, bilgimize temel olan
algıya somut nesnelerin neden olduğunu da kabul etmek durumundayız. Oysa somut nesnelerde soyut genellemeleri görebilmek önce bir soyutlama yeteneği gerektirir. Bu ise tikel nesneleri algılamamıza olanak verecek nesne cinslerinin kavramlarını bu nesnelerden edindiğimiz duyu girdilerinden kurabiliyor oluşumuza bağlıdır. Çünkü soyutlama kuramımız ne olursa olsun, soyutlamanın yönü somuttan soyuta doğrudur.

Tartıştığımız uslamlamaya göre, tümel ve soyut bilginin somut ve tikel bilgi veya bilişiden gelmesi şu anlamda olanaksızdır: tikeli tümelden önce öğrenmek daha zengin bilişiyi daha basit olandan önce öğrenmeyi içerir. Buna karşı şimdi şunu sormalıyız: daha tümelin daha az bilişi gerektirdiği öncülü, kavramları kuruşumuz açısından, ne ölçüde doğrudur? Bir kavram oluşturduğumuzda, önce onun içlemini ayrıntıyla saptamak yerine kavramın kaplamını oluşturan nesneleri birarada adlandırıyoruz.

Bunun tanıtı, içleme özgü birçok özelliğin sonradan öğrenilebiliyor oluşudur.Örneğin balinaların memeli hayvanlar oldukları balina kavramının oluşturulmasından çok sonra öğrenilmiştir.Bu nedenle, en geneli bilmek en azı bilmeyi içermek yerine en geniş kaplamı düşünmeyi gerektirir; yani tartıştığımız öncül,bilgi birikiminin tarihsel boyutu ele alındığında doğru değildir.Kurucu çözümleme çerçevesi içinde tikelleri algılayabilmek için kavramlara gerek olduğu, fakat bu kavramların kurulmasına en genelden değil, en somut ve tikelin kavramından başlanması gerekeceği doğrultusunda bir görüşe vardık. Yine de kaplamı çok dar (tek ögeli) olsa bile, içlemi fazla zengin bir kavram kurmayı içermeyecek midir bu? İlk aşamada bu kadar zengin bir bilişiyi kapsayan bir kavram oluşturmak olanaksız değil midir? Hayır. Bu özel adlar sayesinde olanaklıdır ve bir somutu diğerlerinden ayırt etmek için onun niteliklerini biraraya getiren zengin bir tanım yerine, ona yalnızca bir özel ad vermek yetebilmektedir. Çünkü özel adlar, yönletimi bilişi yoluyla değil, doğrudan yaparlar.

Sunduğumuz eleştiri iki kitapta ileri sürülen birçok savdan yalnızca birini (belki en temel olanını) hedef aldı. Bu kitaplarında sayın Vehbi Hacikadiroğlu'nun ilginç ve köktenci bir görüş olan tümel bilgilerin tikel bilgilerden önce geldiğim felsefi açıdan henüz yeterince güçlü olarak temellendirmiş sayılamayacağım göstermeyi amaçladık. Buna karşılık köktenci çabasını saygıyla karşılıyoruz.

1. İlk görüşün en belirgin ifadesi Locke'tadtr: Bks. An Essay Concerning
Human Understanding, Book II «Of Ideas», London, 1690. ikinci görüş
için ise bks. William James, The Principles of Psychology, New York:
Dover, 1980.
2: Bks. Bruner, J., Beyond the Information Given, London: Allen and
Unwin, 1974; Neisser, U., Cognitive Psychology, New Jersey: Prentice -
Ball, 1967.
3. Uacıkadlroğlu, V'., Kavramlar üstüne, Istanbul: Onar Basımevi, Nisan
1981; Bilginin Doğası ve Kaynakları Üzerine, İstanbul: May Yayınları,
Aralık 1981. Bu kitaplardan UM için «KÛ», ikincisi için ise «BDz kı¬
saltmalarını kullanacağız.
4. Böylece, dış dünya hakkındaki tekil önermelerin doğruluklarının, man¬
tıksal olarak, bası genel önermelerin doğruluğuna bağlı olduğu, günü¬
müzün yaygın görüşünü de kendi saflarına alabilirdi.
5. Buna benzer bir görüşü Leibniz, Locke'u yanıtladığı Nouveaux Essais
sur l'Bntenaem'ent Humain (1765) adlı yapıtının 3. bölümünde ileri
sürmektedir.

abone ol

Abone olun güncellemeler posta kutunuza gelsin:

Google takip

  • Gizlilik Politikası ve Şartlar
  •   © Felsefeye giriş bu bir felsefe blogudur by düşündüren sözler 2007

    Back to TOP