HEGEL'DEN SEÇME PARÇALAR - 2

Uygarlıkların Çöküşü

... Çin ve Hint uygarlıkları ayakta kalırken Iran (Pers imparatorlugu) acaba neden yıkılmıştır?.. Her şeyden önce, yıkılışa oranla sürekliliğin daha üstün bir şey olduğu ön yargısını bir yana atmak gerekir: ölümsüz ulu dağlar, çabucak solup yapraklarını döken gülden hiç de daha üstün değildirler...

...Tin'in özgürlüğü ilkesi (yani entellektüel sezgi) ilk kez eski iran'da doğa ile çatışmaya başlar; ve dolayısıyla da, doğal varlık parlaklığını yitirir ve çöker. Doğadan ayrılış ilkesi Pers imparatorlumunda vardır ve bu durum onu doğaya gömülüp kalmış toplumlara (Çin ve Hint toplumlarına) üstün kılar. İlerleme zorunluluğu ortaya çıkımış Tin açılmıştır ve kesinlikle kendisini bütünlüğe erdirecektir. Çinli artık ancak bir ölü değeri taşır; Hintli kendi kendisini öldürmüş, Brahma'nın içinde eriyip gitmiştir, o artık yaşayan bir ölüdür, tam bir bilinçsizlik içindedir ya da doğuşu ile etkin bir biçimde var olan bir tanrıdır (bir Brahman olarak). Ne bir değişiklik, ne de bir ilerleme; çünkü, ilerleme ancak Tin'in bağımsızlığının kurulmasıyla olanaklıdır, Perslerin getirdiği aydınlık sayesinde tinsel kavrayış doğar ve Tin doğadan ayrılır. Böylece görülmektedir ki, nesnellik burada ilk kez ola rak el sürülmeksizin kalmakta, yani uluslar boyunduruk altına alınmayıp servetleri, kurum ve yasaları, dinleri kendilerine bırakılmaktadır. îşte, Perslerin Yunan karşısındaki zayıf yanı burada kendisini gösterir... Yunanlılar daha üstün çıkmışlardı; çünkü "daha üstün" bir örgütlenme" ve "kendinin bilincine ermiş" bir özgürlük "ilke"sine sahiplerdi...


Yunan Uygarlığı

... Yunanlı için yurt bir zorunluluktu. Yunanlı yurtsuz yaşayamazdı; ilkeler... ancak sonra sonra sofistler tarafından ortaya atıldı; giderek öznel düşünce, ahlaksal bilinç ve herkesin kendi kanısına göre hareket etmesi gerektiği inancı oluştu...

Yıkıcı ilke önce dış siyasal gelişmede, yani bir yandan Yunan devletlerinin birbirlerine karşı savaşlarında, bir yandan da hiziplerin kentler içinde giriştikler savaşımlarda kendisini gösterdi.

Lakedemonya... her şeyden önce mülkiyetteki eşitsizlik yüzünden yıkılıp gitti.


Karşıtlık ve Bireşim

.. Sitelerin içindeki bu çalkantı ve hareketlilik eğilimini, hiziplerin sürekli savaşımını düşünürsek, bunun yanısıra son derece gelişmiş bir endüstri, kara ve deniz ticareti görmekle hayrete düşeriz. Bu fenomeni meydana getiren şey, bu iç düzensizlikle beslenen aynı yaşam ilkesidir.


Reformasyon Dönemi

... Avusturya, Bavyera ve Bohemya'da Reform büyük ilerlemeler kaydetmiş bulunuyordu. Fakat, doğruluk bir kez zihinlere girdi mi, bir daha oradan sökülüp arılamaz denmesine karşın, bu ülkelerde o, silah, hile ve kandırma gücüyle zihinlerden sökülüp atılmıştır.


Kilise ve Reform

... Reform Kilisenin bozulmasından çıkmıştır. Kilisenin bozulmasında ise hiç de rastlantısal bir yan yoktur; sıradan bir güç ve otoriteyi kötüye kullanma değildir bu. Kötüye kullanma, bir bozukluğu beelirtmek için kullanılan herkesin diline taktığı bir sözdür. Burada, temelin iyi, söz konusu şeyin kendisinin yetkin olduğu, gelgelelim insanların tutkularının, öznel çıkarlarının ve özellikle de rastgele işleyen istençlerinin bu iyi şeyi bir araç durumuna getirdiği ve bütün yapılacak işin bu rastgelelikleri ortadan kaldırmaktan ibaret olduğu sanılır. Bu sistemde, söz konusu şeyin kendisi temize çıkarılmış, kötülük onun dışında bir şey sayılmıştır. Bir şey rastgele kötüye kullanıldığı zaman bu ancak ayrıntıda kalır. Fakat, Kilise gibi önemli, Kilise gibi genel bir şeyde önemli ve yaygın bir kötüleşme söz konusu olunca iş bütünüyle değişir.


Tinsel ve Dünyasal Olan

... Roma-Germen dünyası gelişmenin bu noktasında, yani Dünya Tarihi'nin dördüncü evresinde ortaya çıkar. Bu ortaya çıkış, insan yaşamının dönemleriyle karşılaştırıldığında kendi Yaşlılık Çağını açıklayabilir. Doğal Yaşlılık Çağı güçsüzlüktür, ama Tin'in Yaşlılık çagı, kendi kendisiyle birlik olmaya yönelen, ancak tam gelişmiş özelligin de Tin olarak ortaya çıkan güçlü ve yetkin bir olgunluktur. Bu dördüncü evre Hıristiyanlıkta ortaya konulan uzlaşma ile başlar; ancak kendi içindedir. Bu dönemdeki ulusal ya da politik gelişim, dünyasallaşma ya da somutlaşma göstermez. Bu yüzden bunu tinsel ya da dinsel ilke ile birlikte Gerçek Dünya arasındaki büyük karşıtlığın başlangıcı saymamız gerekir. Bu iç Dünya'nın bilinçliliği başlangıçda daha soyut bir biçimdir. Dünyasal (Dindışı) olan her bir şey sonuçta kaba güce ve katılığa teslim edildi. Doğu dünyasının bir Aydınlanması olan İslamlık ilkesi, bu barbarlığa, sertliğe ilk karşı çıkandır. İslamlıgın Hıristiyanlıktan daha sonra ortaya çıkmasına karşın, daha hızlı geliştiğini görürüz; çünkü Hıristiyanlık politik bir biçim durumuna gelebilmek için VIII yy. beklemek zorunda kalmıştır.

...Ama şu an tartışmakta olduğumuz Germen dünyası ilkesi, somut gerçekliğe yalnızca Alman Uluslarının tarihi içinde varmıştır. Din Devletine can veren Tinsel ilkenin, Dünyasal Devletin barbarlığıyla olan karşıtlığı aynı biçimde burada da vardır. Dünyasal ilkenin Tinsel ilkeyle bir uyum içinde olması gerekir, ancak bu zorunluluğun benimsenmesinden başka bir şey göremeyiz. Tin'in bıraktığı Dünyasal güç hemen Dinsel'in, yani Tin'in temsilcisi olan bu alanın varlığın da yok olmalıdır; ama bu ikincisi bir dünyasallığa, bir dindışılığa girerken kendine özgülüğünü ve dinsel gücünü yitirerek etkisini kaybeder Din öğesinin kötüye kullanılmasından —yani Kiliseden— daha yüksek usçu bir düşünce biçimi ortaya çıkar. Tin bir kez daha, geriye kendi üzerine doğru katlanarak etkisini düşünsel bir biçimde ortaya koyar; başına dünyasal ilkeden yola çıkarak, düşünmenin idesini gerçekleştirecek güç kazanır. Böylece, Tin ilkesini temel olarak alan evrensellik öğeleri yoluyla Düşünce'nin egemenliği gerçek, somut olarak kurulur. Kilise ve Devlet karşıtlığı ortadan kalkar. Tinsel olan, dünyasal olan ile yeniden ilgi kurar ve Dünyasalı canlı, bağımsız bir varlık olarak geliştirir. Devlet artık Kiliseden alçakta değildir, artık kiliseye bağımlı değildir. Özgürlük İdesini geliştirecek yolları ve gerçek varlığını bulmuştur. Bu, tarihin gerçekleştireceğini görebileceğimiz en son süreçtir ve gelişigüzel izlenen yolu bir kez daha dikkatle incelememiz gerekir. Gene de zaman parçası bütünüyle göreceli bir şeydir, Tin'in öğesi sonsuzluktur. Doğruyu söylemek gerekirse Süre, Tine baglı bir şey değildir.


Fransız Devrimi ve Özgürlük Kavramı

.. Fransız Devriminin felsefeden doğduğu söylenir; gerçekten de, eger felsefeye evrensel bilgelik denecek olursa, bu yersiz sayılmaz.Çünkü felsefe yalnız, salt öz olmak bakimından, kendinde ve kendi için doğruluk değil, aynı zamanda, canlılığını gerçek dünyada kazanan dogruluktur. Onun için Fransız Devriminin, ilk çıkışını ve atılımını felsefeden aldığını duyarsak hemen itiraz etmemeliyiz. Şu da var ki, bu felsefe, ancak soyut düşünüştür, Saltık doğruluğun somut bir kavrayışı değildir. Bunlar arasındaki ayırım da, ölçülemeyecek denli büyüktür.

İstencin özgürlüğü ilkesi böylece o zamana değin gelen hukuka karşi kendisini kabul ettirdi. Fransız Devriminden önce, büyük prensler, Richelieu'nün baskılarına uğramışlardı, ama gene de, rahipler gibi aşağı sınıfa karşı tüm haklarını ellerinde tutuyorlardı. Fransa'nın o donemdeki bütün durumu, her türlü idelere, genel olarak usa karşıt ayrıcalıkların karmakarışık bir yığınından ibarettir. Gelenek ve göreneklerle insan anlayışının son derece bozulmasının da işin içine katıldığı usa sığmaz bir durumdur bu. Öyle bir haksızlık dönemi başlamıştır ki, bunun bilincine varıldığı ölçüde daha utanmazca haksızlıklar olmuştur. Halk üzerindeki korkunç ve yoğun baskı, saraya gösteriş ve savurganlığı için gereken kaynakları bulmakta yönetimin karşılaştığı zorluklar, hoşnutsuzluğun ilk nedenleri oldu. Yeni anlayış ortaya çıkıp kendini gösterdi. Baskı, bu durumu âdeta incelemeye götürdü. Görüdü ki halkın alın terinden çalınan paralar, devletin amaçlarına harcanmıyor, çılgınca çarçur ediliyordu. Bütün devlet sistemi, bir tek haksizlik olarak belirdi.

Değişikliğin zor ile olması da doğaldı. Çünkü değişmeyi ele almış olan yönetim değildi. Değişiklik işini hükümet ele almadı; çünkü saray, rahipler, soylular, hatta parlamentolar sahip oldukdukları ayrıcalıklarından vazgeçmek istemiyor ve bu konuda ne yoksulluk ve ekonomik sıkıntı sızlanmalarını, ne de kendinden ve kendiliğinden varolan hak arama özgürlüğünü dinliyorlardı; üstelik hükümet yönetim, devlet erkinin somut merkezi olarak, türlü soyut istem, istençleri ilke diye alıp devleti yeniden kuramazdı; sonra Katolikti, yani onlara göre yasalardaki akıl, özgürlük kavramları en son ve Saltık gereklilikler değillerdi; çünkü kutsallıkla dinsel duyunç (vicdan) bunlardan ayrı şeylerdi. îşte tam da bu sırada hak düşüncesi, hak kavramı kendisini birdenbire gösterdi ve böylece eski haksızlıklar yapısı da ona karşı koyamadı, çöktü. Şimdi hak düşüncesine dayanan bir anayasa kuruldu, çünkü artık her şey bu temele dayanacaktı. Güneşin gökyüzünde bulunduğu, gezegenlerin de onun çevresinde dolaşmaya başladıklarından bu yana, insanın böyle başaşağı (başı aşağıda ayakları ha vada) durması, yani îde'yi, Düşünceyi temele alarak, ona dayanarak gerçekliği bu düşünceye uygun bir biçimde kurması görülmemiş bir şeydi. Anaksagoras, nous'un (akıl) dünyayı yönettiğini ilk olarak söylemistir. Fakat insan, düşüncenin (Tin), zihinsel gerçeğe egemen olması ve onu yönetmesi gerektiğini ilk kez ancak şimdi görebilmiştir. Bu güneşin görkemli bir doğuşuydu. Düşünen varlıkların hepsi bu döne mi alkışladı. Bu dönemlerde üstün bir heyecan egemen oldu. Zihnin bu heyecanı dünyayı titretti. Dünyanın tanrısal olanla barışması, ancak bu anda mümkün olmuş gibiydi.

2 Yorumlar

11 Mart 2009 11:55  

"Sofi'nin Dünyası" kitabından hatırladığım kadarıyla, Hegel tarihin sürekli ilerlediğini söylüyordu. Bunun sebebinin diyalektikten kaynaklandığını söylüyor, Hegel. Sentez, her zaman tez ve antitezin iyi yönlerini alıp, kötü yönlerini bıraktığından, zaman ilerledikçe, insanlık da ilerler diyor, Hegel.
Acaba doğru mu anladım, Hegel'in tarihle ilgili düşünceleri bu şekilde özetlenebilir mi?

11 Mart 2009 14:37  

merhaba mert bey, bahsettiginiz konuyu hegel'in o çetin dilinden sıyırarak basitleştirdigimizde çıkarımınız hemen hemen dogru.

abone ol

Abone olun güncellemeler posta kutunuza gelsin:

Google takip

  • Gizlilik Politikası ve Şartlar
  •   © Felsefeye giriş bu bir felsefe blogudur by düşündüren sözler 2007

    Back to TOP