HELLENİSTİK DÖNEM SİYASAL FELSEFESİ


Müslüm TURAN


I

Grek düşüncesinin devindirici gücünü her zaman site içinde uyumlu yaşam ülküsü oluşturmuştur. Gerçekten de, bu ortak yaşanım, Grek düşünce dünyasının çıkış noktasıdır. Site, içinde düzenli bir yaşam sürdürebildikleri, yönetime etken olarak katılma olanağı veren ve yapısında tüm üyelerine doğal yeteneklerini geliştire-bilecekleri olanağı yaratan biricik ortamdır. Hukuku tasarımları da, aynı ülkünün derin izlerini taşır: Hukuk, ülküselleştirilmiş Grek Kent-Devletinin üyelerine seslenir. Hukukun öznesi yalnızca yurttaş’dır. Greklerde birey, kimliğini bu ortak yaşanıma üyeliğiyle, onun bur parçası olmak yoluyla kazanırdı. Platon ve Aristoteles, hukuk -ve bu arada ahlak- sorununda “iyi düzenlenmiş bir etkileşimle ilgilenen herkesin ortak çıkarını gözeten bir insanlararası etkileşimin koşullarını aramaktaydılar”.

M.Ö. IV. yüzyılın sonlarında yeni gelişmeler karşısında yetersiz kalan site, büyük bir sosyal ve siyasal çözümsüzlük batağına saplanacak ve kendi içinde çözüm olanaklarını yitirmiş bir çelişkiler yumağına dönecektir. Bu çelişkiler yumağına çözüm nasıl Grek dünyasının dışından gelmişse (İskender’in kılıcı), canlılığı ve bağlayıcılığı kalmamış bu yurttaş-üstü düzende umutsuz ve huzursuz insanın anlatımını bulacağı düşünceler de dışarıdan gelecektir. Klasik Grek felsefesinde, insan olmanın gerektirdiği ve anlatımını eylemde bulan bildirimler -ki bunlar toplumsal yaşam biçimini ayakta tutmanın zorunlu kıldığı etkinliklerdir- düzlemini yitirmiştir. Grekler için, Hegel’in belirttiği gibi toplum (toplum-devlet ayırımı içinde Hegel devlet’i kastetmektedir) bireyin gerçek içeriği ve gerçek amacıydı; toplumsal (evrensel) bir yaşam sürmek birey için bir yazgıydı. Birey, ancak toplum üyesi olmakla nesnelliğe, gerçek bireyliğe ve ahlaklılığa sahip olabilirdi. Greklerde bu evrenselliği deyimleyen Site’nin (Site-Devlet) çökmesi, onları düş kırıklığının yarattığı bir tin (ruh) hali temelinde bir değer boşluğuna ve dolayısıyla kamusal erdemleri kötüleyen yazgıcı bir düşüne katılmalarına yol açtı. “İnsan artık yapmaya çalıştığı şeyi zekası ölçüsünde başarması ya da başaramaması anlamında yazgısının efendisi diye görmez kendini; yazgısı onun efendisidir; istencinin özgürlüğü de yaşamın dışındaki olayları denetlemekle değil, bu olaylarla yüz yüze geldiği iç yapısını düzeltmekte gösterilir”.

Hellenistik dönem, Batı düşüncesini insan ve toplum anlayışları bağlamında 19. yüzyıla kadar ki evrimine damgasının vuracak sorunsalların il kez ortaya atıldığı ve tartışıldığı bir dönem olarak büyük önem taşır. Klasik Grek felsefesinin bağlam içindeki konumunun gerçek değerinin tanınması, kaba olarak dendikte, Hellenistik dönemde temelleri atılan insan ve toplum tasarımının ana çerçevesinin dışına çıkıldığı 19.yüzyıl tarihselciliğini ve daha çok da Hegel’i öngerektirecektir. Avrupa felsefe tarihinde gerçek bir dönüm noktasının kavşağı olan Hegel ile birlikte Greklerin toplumsal bilimi -bu arada sosyolojik hukuk tasarımı- gündeme gelecektir: Tabi ki köle düşün-dünyasının dizgesel (sistematik) anlatımın bulduğu Hristiyan öğreti ve onun dünyasallaştırılmış uzantısı olan Aydınlanma ideolojisi ile boyutları çok genişlemiş toplumsal felsefenin dolayımından geçerek.

II

Hellenistik döneme düşüncesi, Grek felsefesinin bir uzantısı olarak değerlen-dirilemez ve hatta –bir başka gerçekliğin düşünsel anlatımı olmakla- Grek felsefesinin çöküş çağı olarak değerlendirilmesi de tartışmaya açıktır. Hellenistik filozofların sorunsal üretmede kısır olmaları ve seçmeci (eklektik) bir görünüm sergilemeleri bu savı desteklemektedir. Ancak bu yaklaşım biçimi, tek başına alındıkta, yanılgın sonuçlara götürmekten geri durmayacaktır. Bu filozofların Grek felsefesi perspektifin-de yeni sorunsallar ortaya koyamadıkları ve varolan sorunsalları derinleştiremedikleri doğrudur; ama onların Grek felsefesine tümüyle yabancı bir düşünceyi felsefik -hatta ilk kez yazıya dökülmüş- terminolojide deyimledikleri de doğrudur. Bu bağlamda, onların özgünlüklerini, Hristiyanlıkta taçlanacak köle bilincini felsefi dile çevirmeleri oluşturur. Grek dünyasının çöküş çağının felsefi gizemciliği ve us-dışıcılığı olarak tanımlanan Hellenistik felsefe, Grek felsefesine özünden karşıt bir bağlam üzerine, özne-nesne (beden - ruh) ikiciliği düzleminde yapılanır ve biçimlenir. Bu temellendir-me bazında açıklama, üretim ve tüketim arasındaki bağın yitimini dolaysızca yaşayan “çalışanların” (kölelerin) düşünüş biçimi ile doğrudan ilintilidir. Gerçekten de bu ikicilik ekseninde dönen felsefi düşünüşün arkatasarısında, özdeksel yaşanım koşullarının ve çelişkilerinin insanı somut olarak köleleştirmesi olgusu yatar. Kılgısal (pratik) yaşamında varoluşunun öngereklerini aşamayan ve bu öngereklerin üretimin-de kendini tüketen köle, gerçekleştirilmemiş isteklerinden ibaret kalmış ve anlatımını kılgısal yaşamın tümden yadsımına dayanan bu düşünde bulmuştur. Site yapılanma-sının çözüldüğü Hellenistik dönemde, yurttaş’da anlamını bulduğu düzlemi (efendilik) yitirdiğinden, yazgı ayrıcasız –Makedon Hanedanlığı dışında- evrenselleşecektir.

Özgür olmayan bir insanın istenci olumlu özgürlüğü amaçlayamaz. Bu nedenledir ki, köle, özgürlüğünün öznel bilinciyle yetinmeyi seçerek, efendinin egemen olduğu ve kendisini ifade olanağı bulamadığı olgusal gerçeklikten bağımsız ve özgür olduğu yanılsamasına sarılmayı yeğleyecektir. “Toplum, varolan durumların gerçek-maddi-devrimci değişimini olanaklı kılacak toplumsal güçleri sağlayamadığı ve ortaya çıkaramadığı sürece, böyle bir değişime açık tek şeye –insan kafasına başvurmak (yaşam iyi olduğu için değil “çok zorunlu” olması nedeniyle) gerekmektedir. (...) bu özgürlük, insanın fikirlerinde özgür olduğu anlayışına dayanmaktadır. (...) O “evet” ya a “hayır” demekte özgürdür; bir gerçeği”iyi” yada “kötü” olarak değerlendirmekte özgürdür; “insan zincire vurulmuşken de özgürdür”, “fikirler tutuklanamaz” gibi sözlerde anlatımını bulmaktadır.”. Köle, gerçeklikle uyum içinde düşünememektedir, çünkü bu, gerçeklikle uyum içinde varolmayı gerektirir. Gerçeklikle uyum içinde varolma da, dönüştürücü etkin insansal eylemi, yani olumsuz özgürlükten olumlu özgürlüğe doğru bir geçişi zorunlu kılmaktadır. Köle bilincinin olumsuz özgürlük anlayışı, kölenin somut yaşamında boyun eğdiği varoluşsal durumunu anlamlı ve meşru kılmak amacıyla ortaya koyduğu dünya-görüşü haline gelir. Olumsuz özgürlük anlayışında bireysel ben’in soyut, evrensel eşitliği (gerçekleşimi) eşitliğin olgusal yadsınışına karşı gerçek bir sığınak oluşturur. Yineleyerek belirtelim ki, bu dünya-görüşünde ileri sürülen ülküsel özgürlük, somut ve olumsal köleliğin düşünsel yansımasından başka bir şey değildir.

Köle düşün-dünyasında “olup-biten”e dinsel denilebilecek bir perspektifte yönelinir; insan iki dünya arasında bir orta malı durumundadır: Üzerinde kendisini ülküsel olarak gösteren “tinsel olgusallıklar dünyası” ve altında bu ülküye bir engel olarak görünen “özdeksel olgusallıkları dünyası”. Köle, kendisinin özdeksel dünyada tüm bildirimleriyle engellendiğini görmekte ve dolayısıyla tüm tikelleri uzaklaştırılmış olduğu (görgül olgusallıklardan arıtılmış) öznel bir us alanı kurmaya yönelmektedir. Nesnel olgusallık düşmanca ve başa çıkılmazdı; bu durumda böyle bir dünyadan tinin içbütünlüğü ile dengesini koruyarak geri çekilmeyi sağlayacak bir kale ya da sığınak ancak tanrılık güvencesiyle temellendirilebilecektir. Köle bilinci, ölümlü beden (özdeksel yaşam) ile ölümsüz tin (tinsel yaşam) ayırımının tam göbeğinde yer alır. Kendi içine itilmiş bir bilinç olarak kendi içine çekilmesi ve gerçek bir bağımsızlığa dönüşmesi, Nietzche’nin belirttiği gibi, tam anlamıyla bir yabancılaşma, decadence olgusudur. Bölünmüş bir dünyanın bu yabancılaşmış bilinci, çökmekte olan bir yaşamın belirtisidir. Gerçekten de “yalnızca ‘kafatasının içinde’ bulunana çağrı yapan bir çan durumu acıklıdır.”.

III

Hellenistik öğretiler, site-özekli düşüncenin sona erdiği bir ortam üzerinde yükselmiştir. Site yaşamına katılmanın iyi bir yaşam koşulu olduğu ve iyi bir yaşama yalnızca kendi kendine yeterli tek siyasal yapılanma olan Site-Devletin elverişli olduğu varsayımı tüm temellerini yitirmiştir. Bu dönemde site ve yurttaşlık ülküsünün yıkıntıları içinde, yurttaş-insan’dan birey-insan’a geçişin yükselişine tanık olunacaktır. Bu geçişte insan, toplumsal özü kendisine ait olarak görmemek ve ortak yaşanımın zorunlu kıldığı etkinliklerden kendisini geri tutmak yoluyla, bir benlik kazanmanın olanağının bulmaya çabalayacaktır. Bu çaba sonucunda, insan, kişiliğini toplumsalın dışında arayacak ve onu öznel istencinin keyfi yüklemlerinde bulacak ve benimseyecektir. Bu önemin dinginlik ve kişisel mutluk ülküsü, toplumsal yaşamdaki kargaşanın yarattığı değer boşluğuna yanıt ve çözüm arayışını deyimler. Evrensel hale gelmiş istenciyle birey, kendi istenciyle toplumun gerekleri arasında varolan birlik ve etkileşimi yok sayarak, toplumsal özün yerine ideolojik bir ürün olan kendi özünü geçirecektir. Erdemli yaşantının site-yurttaş ilintisinde bulunma olanağının ortadan kalkmasıyla, bu olanağın tinin Tanrı ile olan bağlantısında aranması pek gecikmeyen bir sonuç olacaktır.

IV

Stoacı düşünce, kölenin özdeksel-tinsel yaşam ayırımı temelinde yükselen dünya-görüşünü paylaşır ve onun praksise geçirilememiş bir özgürlük anlayışının öznel bilinciyle yetinmeyi aklayan tutumuna katılır. Stoacı özgürlüğün saltık soyut özünü Hegel şu sözlerle deyimler: “Özbilincin özgürlüğü doğal dışvarlığa karşı ilgisizdir. (...) Düşüncede özgürlüğün gerçekliği yalnızca arı düşüncedir – bir gerçeklik ki yaşamın doluluğundan yoksundur. Bu yüzden düşüncede özgürlük de özgürlüğün yalnızca kavramıdır, dirimli özgürlüğün kendisi değil, çünkü o özgürlüğün özü ilkin salt genel olarak düşünmedir, genelde biçimdir ki şeylerin bağımsızlığından çıkıp kendi içine geri dönüştür.”. Stoacı öğretide de, insan düşünen özdür ve herhangi bir şeyin bilinç için önem taşıyıp taşımaması, iyi ya da kötü olup olmaması, yalnızca bilincin düşünen öz olarak davranmasına bağlıdır. Bu felsefi bağlamda, kendi özerkliğini gerçekleşmesi olanaklı tek özgürlük biçimi olarak benimseyen ve doğrulayan birey, kendisinin bu varoluş biçimine uyan tek hukuk anlayışı olarak da soyut hukuku (doğal hukuk) temellendirecektir. Stoacı hukuk anlayışı, Klasik Grek hukuk anlayışının nesnel içerimine (ki “ilişkisel-yasa” olarak görünür) tam bir karşı koyuştur: Stoacı hukuk, “buyruksal-yasa” anlayışının “ilişkisel-yas” anlayışı üzerinde utkusunu deyimler. Bu karşı koyuşun güçlü damgasının hukuk felsefesinden silinebilmesi için 19.yüzyıl tarihselliğini beklemek gerekecektir.

Stoalıların olumsuz özgürlük anlayışları ve bununla ilintili olarak soyut hukuk tasarımları, siyasal düşünce bağlamında iki anlayışı açıklayıp ortak bir değerler düzeni içinde bağdaştırma çabası içine girişmiş olmalarının sonucu olarak ortaya çıkmıştır: Her türlü bağlamdan, tarihten, toplumdan koparılmış/kopmuş bir “birey olarak insan” düşüncesi ile “evrensel bir insanlık” düşüncesi. Bu temel üzerinde yapılanan özgürlük ve hukuk anlayışı, somut bir sosyo-politik oluşumun soyutlukla ele alınmasına ve içerdiği çelişkilerin gözden uzak tutulmasına yol açacaktır. Gerçekten de, bir anlamın ya da kavramın evrenselliğinin hiçbir zaman salt biçimsel soyutlamalar olmadığı, düşünen ve eyleyen öznelerle dünyaları arasındaki karşılıklı ilişki içinde oluştuğu –mantıksal soyutlamaların o denli de toplumbilimsel soyutlamalar olduğu– gerçeğinin atlanması, somut tarihsel formların toplumsal ve tarihsel çerçeve dışında kalan bir eleştiriye tabi tutulmasına ve uzun erimde (vadede) her türlü amaca hizmet etmesine yol açacaktır. Hukukun kişisel haklar düşüncesini içermeyen yalıtılmış bireyselliğe bağlılıkla öngörülerek, somut her tür sosyo-politik yapının soyut ve evrensel hukuku durumuna getirilmesi, bireyselliğin tümüyle boyunduruk altına alınmasıyla doğrudan bağlantılıdır.

Stoacılık, köle bilincinden dolaysızca kaynaklanan bir özgürlük anlayışından -düşüncenin katıksız evrenselliğine dönen- devinmektedir. Bu özgürlük anlayışı, kamusal yaşam ve kamusal yaşamın gerekli kıldığı sorumlulukları tanımamış ve dolayısıyla kendisini kaçınılmaz olarak us-dışı bir yazgıya teslim etmiş ve sorumluğunu dinsel anlamda bir görevle (edilgenlik) sınırlandırmış bir bilincin tasarımıdır. Kamusal erdemlerin kuşkuyla karşılandığı ve hatta olumsuzlandığı bir dönemde ortaya çıkan Stoacı düşünce, köle-efendi ayrımı, soyut tasarımlarının huzurunda değer ve anlam taşımaktan uzak olduğunu vurgulayarak -yalnızca bu bağlamda- yadsıyacaktır. İnsan artık ne efendi ne de köledir: İnsansal etkinlik gerçekliğini köle-efendi ilişkisinin bildirimlerinde değil, tanrısal kayranın (lütuf) belirlediği evrensel yazgıda arayacak ve bulacaktır. Bu yaklaşım bir kere benimsendi mi, Stoalıların çok değer verdikleri Adalet, İyi, Erdem, Bilgelik gibi kavramlar sürecin içselliğinin olumsuzlayıcı uğrakları olmaktan çıkacak ve tümüyle dışsal –hiçbir içerik zorlaması getirmeyen- evrensellikler olarak görünecek; ve bu kavramlar üzerine yapılan tartışmalar da can sıkıcı spekülasyonlardan başka bir anlam deyimlemeyecektir.


KAYNAKLAR:


BAYKAN, Fehmi; Bilgelik Yolunda Bir Filozof Nietzche, Palme Yay., Ankara 1989.
BUMİN, Tulin; Hegel (Bilinç Problemi Köle-Efendi Diyalektiği Praksis Felsefeler), 1. Kitap, Alan Yayıncılık, İstanbul 1987.
CASSIRER, Ernst; Devlet Efsanesi, Çev: Necla Arat, Remzi Kitapevi, İstanbul 1984.
COLLIGWOOD, R.G.; Tarih Tasarım, Çev: Kurtuluş Dinçer, Ankara 1990.
COPLESTEN, Frederick; Felsefe Tarihi Yunan ve Roma Felsefesi Hellenistik Felsefe, Cilt 1, Çev: Aziz Yardımlı, İdea Yayınları, İstanbul 1990.
DAVIDOV, Yuri; Özgürlük ve Yabancılaşma, Çev: Şargut Sölçün, Bilim ve Sosyoloji Yayınları, İstanbul 1990.
EYÜBOĞLU, İsmet Zeki; Nietzche Eylem Ödevi, Broy Yayınları, İstanbul 1990.
GOLDMAN, Lucien; Kant Felsefesine Giriş, Çev: Afşar Timuçin, Metis Yayınları, İstanbul 1993.
HEGEL, G.W. Friedrich; Hukuk Felsefesinin Prensipleri, Çev: Cenap Karakaya, Sosyal Yayınlar, İstanbul, 1991. (Metinde, “Hegel, Hukuk.,” olarak gösterilmiştir).
HEGEL, G.W. Friedrich; Tinin Görüngübilimi, Çev: Aziz Yardımlı, İdea Yayınları İstanbul 1986. (Metinde “Hegel-Tin.” olarak gösterilmiştir).
MARCUSE, Herbert; Tek Boyutlu Toplum (İleri İşleyim Toplumunun İdeolojisi Üzerine İncelemeler), Çev: Aziz Çalışlar, 2. Basım, İdea Yayınları, İstanbul 1990.
MARX, Karl; Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı, Çev: Sevim Belli, 4.Bası, Sol Yayınları, İstanbul 1976. (Metinde, “Marx, Ekonomi.,” olarak gösterilmiştir).
MARX, Karl; Grundrisse, Ekonomi Politiğinin Eleştirisi İçin Ön Çalışma, Çev: Sevan Nişanyan, Sol Yayınları, İstanbul 1979. (Metinde, “Marx, Grund.,” olarak gösterilmiştir).
MEJUYEV, Vadim; Kültür ve Tarih, Çev: Suat H. Yokova, Başak Yay., Ankara 1987.
NIETZCHE, Friendrich; Ecce Homo, Çev: Can Alkar, Say Yayınları, İstanbul 1990. (Metinde, “Nietzche, Ecce.,” olarak gösterilmiştir).
NIETZCHE, Friendrich; Putların Alaca Karanlığı, Çev: Hüseyin Kaytar, Akyüz Yayınları, İstanbul 1991. (Metinde, “Nietzche, Put.,” olarak gösterilmiştir).
OIZERMAN, Theodor; Felsefe Tarihinin Sorunları, Çev: Celal A. Kanıt, Amaç Yayınevi, İstanbul 1988.
POOLE, Ross; Ahlak ve Modernlik, Çev: Mehmet Küçük, Ayrıntı Yay., İstanbul 1991.
RUSSEL, Bertrand; Batı Felsefesi Tarihi, Çev: Muammer Sencer, 3. Basım, Say Yayınları , İstanbul 1993.
SABINE, George; Siyasal Düşünceler Tarihi, I Eskiçağ-Ortaçağ, Çev: Harun Rızatepe, TSİD Yayını, Ankara 1969.
THOMSON, G.; İnsanın Özü, Çev: Celal Üster, 3. Basım, Payel Yay., İstanbul 1987.
TOPÇUOĞLU, Hamide; XX. Yüzyılda Tabii Hukuk Rönesansı, Ankara, 1953.

abone ol

Abone olun güncellemeler posta kutunuza gelsin:

Google takip

  • Gizlilik Politikası ve Şartlar
  •   © Felsefeye giriş bu bir felsefe blogudur by düşündüren sözler 2007

    Back to TOP