AKIL YÜRÜTME ÜZERİNE ( ... devam )

Şöyle: Doğduğumuzdan beri hepimiz, etrafımızda gördüğümüz bütün nesnelerin (insan dahil) hüviyetlerini koruduklarını göre geldik. Anne hep annedir, baba olmaz. Kuş hep kuştur, aniden kedi olmaz. Ağaç ağaçtır, bir bakarsınız otomobil olmaz, bir bakarsınız top olmaz. Kavak ağacı hep kavak ağacıdır,dut olmaz! Bütün varlıklar gâh şu gâh bu olmaz, hüviyetlerinde aynılık ve devamlılık gösterirler. Bütün insanların ortak, evrensel tecrübelerinden birisidir bu. Tecrübe ettiğimiz (algıladığımız) varlıklar kimliklerini korurlar, hiçbirinde özyapı değişikliği olmaz. Gözlediğimiz değişiklikler talî özelliklerde olur, özyapıda olmaz (Gerçi anam-babam yaşlanır saçları ağarır v.s. ama, anam hiçbir zaman kurbağa olmaz, babam kapı mandalı olmaz.)

Varlıkların ana yapı ve kimliklerinin aynı kalması (devamlılığı) bizdeki özdeşlik ilkesinin tecrübî zeminini oluşturur. Herkes "birşeyin ne ise o olduğunu" (kuş kuştur, kedi değildir) bilir ama buna filozofların özdeşlik ilkesi dediklerini bilmez. Bu "bilgi" kavram şeklinde ifade edilmese de herkeste mevcud temel tecrübe hasılalarından biridir. (Pek çok "bilgi"miz tecrübelerimizin hasılalarıdır ama, günlük hayatta bunlara dikkat etmeyiz, bunlar öylesine apâşikardır ki, bunları veri kabul ederiz.) Özdeşlik ilkesinin aslı budur.

"Filozofların" özdeşlik ilkesi dedikleri sadece bizim tecrübemiz (mental) değildir, bu tecrübe tabiattaki gerçek (exstra-mental) bir temele dayanır. Tabiatta nesneler gerçekten de kimliklerini muhafaza ederler. Organik nesneler genetik yapılan nedeniyle aynı kalır; inorganikler molekül yapılan itibariyle aynı kalır. Demek ki, bizdeki "birşey ne ise odur" algı hasılasının tabiattaki tekabülü, genetik ve molekül yapılarının kimliklerini korumalarıdır .

Şu halde özdeşlik ilkesi tecrübî kaynaklıdır ve varlık alanında (tabiatta) tekabülü olan bir fikirdir. Bunu metafizikleştirmenin, esrarengizleştirmenin hiç âlemi yok.

Bir adım daha atayım, özdeşliğe dayalı ifadelerin "zorunlu olarak doğru olduğunu, bunun- aksini düşünmenin zihin, için çelişki yaratacağını" söylerler.Bu sözdeki "Zorunlu doğruluğun" zeminini yukanda izah ettim, şimdi de "akıl için çelişki yaratma" kısmına bakalım. Akıl için çelişki olması ne demek? "Elimdeki kalem, kalemdir; kalemden başka birşey değil" (a=a; a, non-a değil) ifadesini tecrübe ile biliyoruz. Şimdi bu önermeyi reddelim, bakalım aklın çelişkiye düşmesi ne demek: "Elimdeki kalem, aynı zamanda kalem değildir"... ya nedir? Mesela, patlıcan musakkası mı? "Aklımız çelişkiye düştü" ...

Yani, elimdeki kalem hem kalemdir, hem non-kalemdir, mesela patlıcan musakkasıdır... "Aklımız çelişkiye düştü"!.. Yani, böyle birşeyi tasavvur edemiyoruz. Çünkü tecrübemize, algımıza aykırı. Hem kalem hem de patlıcan musakkası olan birşey görmedik. (Aynı şekilde, daire yuvarlaktır, diye öğrendik; öyle gösterildi: Hiç üçgenimtırak bir daire görmedik, zaten tarifine aykırı) Şimdi, kalemi hem de non-kalem, olarak tasavvur edemiyorum, havsalam almıyor. Kendimi böyle bir tasavvura zorladığım zaman sıkıntı bunaltı hissediyorum. İnsan tecrübelerine, alışkanlığına ters bir durumla karşılaştığı her zaman sıkılma, anksiyete hisseder. Anksiyetenin nedenine, kaynağına da direnir,karşı çıkar: insanın psişik tabiatı böyle, işte "akıl için çelişki" dedikleri budur. Kısaca, akıl için çelişki demek, algılarımıza,tecrübe birikimimize aykırı durumlarda zorlandığımız zaman sıkıntı duymamız ve buna karşı direnmemiz demektir. Bu durum ise psişik bir olgudur limbic sistemin devreye girmesidir.

Şu halde; özdeşlik ilkesi "pür rasyonel" değildir, tecrübeden gelir, üstelik (aksini düşünmenin akıl için çelişki yaratması tam itibariyle de) emosyonel yapımızla alâkalıdır.

Yukarıda, dedüksiyonu akıl yürütme sayma illüzyondur, dedim. Acaba "filozof denilenler bunca asırdır neden bu yanılmanın tesiri altında? Mümkün bir izah şekli şudur: Yukanda da belirttiğim gibi şüphe insanı rahatsız eder, anksiyete yaratır. Malumdur, anksiyete elem verir, insan bundan kurtulmak ister. "Filozoflar" da herkes gibi şüphenin rahatsızlığından kurtulup,inancın sağladığı rahatlığı, tatmini isterler: Onlar da "güvenlik" ihtiyacı içindedirler. İnsan bu ihtiyacı maddî (mal, mülk v.s.) ve sosyal unsurlar (mevki, şan,muhtelif güçlü gruplara aid olma, v.s.) itibariyle tatmin etme gayretlerinin yanı sıra entellektüel seviyede de tatmin etmek ister. Entellektüel seviyede güvenliği aramanın muhtelif tezahürleri vardır. Bunlardan birisi de "hakikat; her türlü şüpheden vareste doğru bilgi" arayışıdır.

İşte felsefe tarihi boyunca sözü edilen "episteme", "zaruri doğrunun" "her türlü şüpheden vareste ilk önerme", hatta Pozitivistlerin "protokol önermesi", gibi fikirlerin ihtirasla peşinden koşulmasının nedeni budur, şüphenin bunaltısından kurtulup güvenliğin rahatlığını sağlama iç güdüsü. Bu duygular tabiidir, hakir görmüyorum. Entellektin motoru emosyondur. Psişik unsurların itmesiyle insan bilgi peşinde koşar, bu yolla ilim gelişir.

Hata bu tabii olguda değil... Ama onunla alakalı. Şöyle: "filozoflar", psişik yapı ile teorik faaliyet arasındaki bağlantıyı bilmediklerinden, psişik ihtiyaçlarını "teorikleştirme", sahte rasyonelleştirme, hatasına düşmüşlerdir. Ve bu yolla tatmin aradıklarının farkına varmamışlardır. Neticede, emosyonel faktörler bu şahıslarda gayn şuuri olarak etkili olmuş, sıkıntılarını feisefeleştirmişler ve gerçekle alâkası olmayan teoriler üretmişlerdir.Bu durumda hâkim olan emosyonel faktörlerden en önemlisi "korunma mekanizmaları"dır (ego-defence mechanisms). Bunları özetle hatırlatayım:

Günlük hayatta anksiyeteden kurtulmak için psişik yapımız çeşitli korunma mekanizmaları üretir. Bunlar vasıtasıyla elem verici realiteyle yüzleşmekten "kurtuluruz". Temelde korunma mekanizmalarının iki karakteristik veçhesi vardır: gerçeği inkâr ve bozma/değiştirme. Bu mekanizmalar gayrı şuuri olarak çakşır ve acı çeken egoyu koruma, rahatlatma işlevi göriir.Gerçekle yüzleşemeyen zayıf, sıhhatsiz şahsiyetlerde bu mekanizmaların faaliyeti hem düşünmelerinde hem de fiillerinde hâkim olur. Korunma mekanizmaları sıhhatsiz şahsiyet yapısından kaynaklanan "bastırmalar" olduğundan bu yolla gerçek huzura kavuşulmaz, ancak geçici avunmaların nisbî rahatlığı hissedilir.

"Filozoflar" şahsiyetleri itibariyle sıradan insanlardır, diğer insanların psişik realitesi ne ise bunların ki de aynıdır. Üstelik bunlar "kendilerini tanıma"da (gnauthi sauthon, men arafe nefse hu...) sıradan insanlardan daha bilge değillerdir. Düşüncelerinin, inançlarının, kanaatlerinin arkasındaki psişik nedenleri incelemezler, bilmezler. Neticede, korunma mekanizmaları ve başka emosyonel faktörler bunlarda da, gayrı şuuri olarak etkili olur. İşte, dedüksiyon ve saire gibi rasyonalist hurafelere gösterilen itibar, korunma mekanizmasının teorik seviyedeki tesirinin tezahürlerindendir.

Dedüktif ifadeler "sözde" zaruri doğru, "sözde" şüphe edilmez doğru verdiği intibaı uyandırdığından bu laf canbazhğına sarılıp, bunun "çeşitlemelerini" üretip felsefe, mantık yaptıklarını sanmışlardır. Aslında bu illüzyon onlara "güvenlik" tatmini sağlamıştır; bunun verdiği rehavetle de dedüksiyonun özünü incelemede tenbellik etmişlerdir .

3. Analoji (benzetme, teşbih): iki tarzı var: (a) Az bilineni ona bazı bakımlardan benzeyen, uaha iyi bilinene benzeterek yapılan bir açıklama modeli.Meselâ (Kalbi, öğrencilere, tulumbaya benzeterek açıklamak); (b) Daha iyi bilinen ile az bilinen arasındaki bazı benzerliklere dayanarak az bilinenin bir özelliğini tahmin faaliyeti, (Meselâ, Mars da Arz gibi güneş sisteminin gezegenidir. Her ikisinde de güneş var. Her ikisi de kendi ekseninde dönüyor... Dünyada canlı var, şu halde, Mars'da da canlı olabilir) Düşüncenin ana unsurları itibariyle incelediğimizde, analoji, mukayese ve çıkanın faaliyetinin bir tana olduğu anlaşılır.

4. Meditasyon ("tefekkür", kelimesiyle karşılanabilir) Felsefe literatüründe nisbeten nadir kullanılır. Bilinen meşhur örneği Descartes'ın bu adla anılan kitabıdır ("Aslî Felsefe üzerine Meditasyonlar"). Bu kitapta Descastes'ın meditasyon dediği düşünce faaliyetinin özü şudur: zihin muhtevasını oluşturan bazı fikirler üzerine dikkatini yoğunlaştırarak, o objenin anzî yanlaırnı tecrid edip onun aslî yanını (özünü) idrak etme, tesbit etme gayreti. Bu faaliyet, düşünmenin ana unsurlarından dikkat ve soyutlamadan başka birşey değil.

(Meditation kelimesi, Batı'da Hindulann dyan Sufilerin zikir dedikleri egzersizler manasına da, kullanıyor.Meditasyonun bu anlamı da elbette konumuzu, zihni alâkadar eder ve incelenmelidir. Ama, bir mistik uygulama olan meditasyonu bu bağlamda ele aldığım takdirde makalenin hacmi kitap boyutunda büyür. Bu mahzur yüzünden sarf-ı nazar etmekteyim.)

5. Deliberation (tartma), Calculation (Ölçme, hesaplama): (Buna, 'emel' kökünden geldiği için "teemmül" diyebiliriz). Bundan önce incelediğim dört düşünme tarzı, filozofların "teorik" dedikleri bilme faaliyetiyle ilgili, bu beşinci ise fiil ile ilgili. (Üretme ûe ilgili faaliyet buraya dahil edilebilir de edilmeye bilir. Eğer fullerimizi her türlü eylem ve işlerimizi kapsayacak şekilde mütalâa edersek, üretmeyle alakalı' davranışlarımızla ilgili düşünmemiz bu gruba girer.Ama, konuyu teferruatlandırmamak arzusu yüzünden üretmeyle alakalı kısmı sarf-ı nazar edip diğer fiiller itibariyle tesbitlerde bulunacağım).Ölçüp, biçme türü düşünme, fiilde bulunmadan önce davranışlarımızın muhtemel neticelerini değerlendirme faaliyetidir.

Sık sık belirtiyorum; düşünce faaliyetleri neocortexde diğer beyin kısımlarından mücerred vuku bulmaz, az çok diğer kısımlar da etkili olur. Davranışla alakalı bu düşünmede (deliberation) ise_ genellikle beynin alt tasımlan hâkimdir, neocortex çoğu zaman pasif bir kılavuz rolü oynar. Fiillerimizin büyük çoğunluğu hayatimizi idâme ile ilgili (gıda, seks, barınma, v.s.) faaliyetlerimiz ile nefsimizi diğer şahıslara empoze etme türü faaliyetler teşkil eder. Bu yüzden, R comiex ve limbic sistem unsurları fiillerde hâkimdir, neocartex kısım ise bu tür taleplerimizi gerçekleştirmede vasıta görevi görür. İaşe, ibate, cinsi tatmin, meslekte muaffakiyet, diğer insanların itibarım kazanma, gibi taleplerimizi (ki, beynin alt kısımlannca oluşturulur) tatminde kurduğumuz planlar, yaptığımız hesaplar neocortexce tanzim edilir. Ama, necocortex bu düzenlemeleri, taktikleri ayarlarken nefsin (insanın R comiex ve Limbic kısımlarından kaynaklanan unsur ve talepleri) kontrolündedir .

Bu tür hesaplama faaliyeti insanlarda en gelişmiş (ya da, karmaşık, comlex) olmasına rağmen sadece insana has değildir, hayvanlarda da (kendi bünyelerine nisbetle) ilkel de olsa mevcuttur. Hayvanda da nefs vardır; her hayvan yaşamak için faaliyette bulunur, etrafı üe ilişki kurar, az çok etrafını tanır. Gıda nerededir, tehlike nereden gelir, v.b. gibi konularda hayvanlar az çok bilinçlidir. Aksi takdirde yaşayamazlar. Şu halde, çok iptidaî seviyede de olsa, varlığı şuurlu idamenin zemini R complexdedir.

Lâkin, burada önemli bir problem, çeşitli hayvan türlerini hesaba katıp, bu bilinçliliğin ne tür hayvanlarda, bizim "bilinç" dediğimize yaklaştığım teşhis ve tesbit edebilme zorluğudur. Böyle bir sınır tesbiti 2 zorluktan kaynaklanıyor:

(1) Bütün canlıların sinir sistemlerinin bilinmesi;
(2) "Bilinç" kelimesine verilecek mânâ.

Birinci zorluk, nörofizyolojik araştırmalarla giderilebilir ama, bilincin ne mâmâya geldiğini tesbitte sübjektif temayüller hâkim olduğundan, hâili mümkün değildir. Ben şuurluluk sınırım hangi canlı itibariyle belirliyebileceğimiz konusunda mütereddidim. Ama, bu konuda şöyle düşünülebilir: şuuru, asgari seviyede o varlığın kendini çevresinden farklı olarak hissedebilmesi; azami seviyede de o varlığın kendini, umumî realiteyle alâkası içinde, idrâk edebilmesi, diye kabul edebiliriz.

Asgari şuur, bitkilerde ve tek hücrelilerde belki yoktur ama, balık, sürüngen türü canlılarda sanıyorum var. Çok ilkel seviyede de olsa, kendilerini etraftan ayn olarak "hissettiklerinin" emareleri mevcud. Ama, her halükarda, şuuru, sırf insanda belli gelişmişlik arzettiği için, sadece "insanî bir vasıf' olarak görmeyi tarafgirâne kabul ediyorum. (Hayvanlar felsefe yapmıyorlar ama,pek âlâ yaşıyorlar.Yaşamak için felsefe yapmaya lüzum da yok... Eğer o canlı felsefe hocası değilse.)

Bütün bunları söylemekten maksadım, davranışlarla ilgili şuurluluğun kökünün R Complexde aranması gereğidir. Limbic sistemi gelişmiş canlılarda, -özellikle-maymun, köpek gibt hayvanlarda şuurluluk çok bariz olarak gözlenebilir. Nitekim, bu konularla uğraşan bilimciler de bu görüşü beyan ediyorlar.

(Bu bağlamda yanlış anlaşılmaya müsaid bir noktayı vuzuha kavuşturayım. İlk nazarda benim, hayvanlarla insanları karşılaştıran mukayyeseli bir psikoloji (ya da psikolojizm!) yaptığım samlabilir. Bırakın böyle bir şeyi, insan-hayvan mukayesesi yapmak gibi bir amacım yok; Zaten bu benim işim de dep. Altını çizerek, ehemmiyetle tebarüz ettireyim ki, gayem, insanî konulan incelerken insanı umumî bütünlüğü içinde, bir geştalt olarak, ele almıya çalışmaktır. Filozoflar, incelemelerinde, özellikle zihinle ilgili tesbitlerinde, insanın bilme faaliyetini nefs ile bağlantısını gözönünde tutmadan açıklamaya çalışırlar. Bu hatalı bir usuldür. Nefs hesaba katılmadan, nefs anlaşılmadan insanın hiçbir faaliyeti anlaşılmaz. Benim hayvanlara yaptığım atıflar, asanda, insanın R complex ve limbic yanlarının önemini ortaya koymak ve neocortex (aklî) faaliyetlerin insan bütünlüğü içinde incelenmesi zaruretini vurgulamak içindir).

Bu tesbitlere istinaden şunu söyleyebiliriz: Ölçüp biçme, temel saik olan nefsi idâme ve tatmin cihetinde, davranışlarımızın çevre itibariyle tesir ve aksi tesirlerini değerlendirme faaliyetidir.

Bu konu dar anlamıyla nörofizyolojik bir mesele değildir, çok karmaşıktır.Sadece nörofizyolojiyle bu alan anlaşılmaz; psikoloji, psikoterapi, etik, hukuk, din, de bu alanı konu edinen disiplinlerdir. Binaenaleyh, bahis mevzuumuzun bihakkın tedkik edebilmek için bütün bu disiplinlerin perspektifini hesaba katmak lazım. Nefsi tatmin ve idâme ne demek; nefsin kontrolü, kurallar ne demek (ahlak-hukuk); nefsi pasifleştirip belli şuur haline ulaşmak ne demek (din); anormal davranışlar ve bunların düzeltilmesi ne demek (psikiyatri, psiko-terapi), bütün bu ve benzeri konuların "fiil" bağlamında incelenmesi lâzım. En temelde ise nefsin incelenmesi lazım (Men arafe nefse hu,...). Zira, fiil nefsin tezahürüdür; nefs layıkı veçhile anlaşılmadan fiil anlaşılmaz.. Böyle bir inceleme müfredatı ise, bütün ilimleri içine alan bizzatihi ilimdir.

  • Gizlilik Politikası ve Şartlar
  •   © 2007

    Back to TOP