İBN MİSKEVEYH'İN ADALET ANLAYIŞI ( ... devam )

İbn Miskeveyh toplumsal hayatta adaletin; malların ve şereflerin dağıtımında, alım-satım ve değişim gibi hür irade ile yapılan işlerde, haksızlık ve gasb gibi tecavüz bulunan şeylerde cerayan edeceğini söyler. Ancak bu alanlardaki adaleti de filozof olan faziletli yöneticiler en mükemmel manada gerçekleştirebilir. İnsanda gerçek yöneticilik ve başkanlığı kazandıran manevi etken hikmet ve fazilet gibi ahlaki değerlerdir. Bu da ancak hikmetle fazilette üstün olan filozoflar eliyle bir anlam bulur.

Görüldüğü gibi İbn Miskeveyh, ahlakı, ilimden ve diğer arızi hasletlerden daha üstün tutmaktadır. Tehzibu’l-Ahlak adlı eseri bu konuda yegane bir tasarımdır. Burada şu gerçeği de hemen kaydedelim ki İbn Miskeveyh, her ne kadar yöneticilik görevine filozofları bir takım güzel hasletlere sahip olmalarından dolayı layık görse de, kesinlikle filozofları peygamberlerden üstün saymaz.

İbn Miskeveyh, varlıkta her türlü oluş (kevn) ve bozuluşun (fesâd) sebebi olan sevgi ile adalet erdemi arasında çok yakın bir ilişki kurar. Zira sevgi motivasyonu toplumsal uzlaşmayı sağlamada birlikteliğin ve sosyal dayanışmanın doğal kaynağıdır. Bu yüzden sevginin yüksek derecede egemen olduğu ortamlarda adalete ihtiyaç yoktur. Zaten sevgi başlı başına bir hükümdar olup adalet ise onun vekilidir. Böyle bir şerefli konuma ferd ve toplumu yükseltme ancak Allah’ın rızasını amaçlayan vahiy kaynaklı bir dinin sağladığı güçlü inançla gerçekleşir. Dikkat edilirse İbn Miskeveyh’in adalet anlayışının özünü sevgi felsefesi oluşturmaktadır. Bu hazza dayalı bir sevgi olmayıp gücünü Allah inancından ve kollektif sorumluluk şuurundan almaktadır. Birbirlerini müteal bir güçten kaynaklanan sevgi ile seven fertlerin oluşturduğu bir toplum hiç şüphesiz Farabi’nin belirttiği “Medîne-i Fâdıla” benzeri bir toplumdur. Böyle bir şehrin sakinleri ise, kendisi için istediği bir şeyi toplumun diğer ferdleri için de isteyecek, kendisi için istemediği bir şeyi toplumun diğer fertleri için de istemeyecektir.

İbn Miskeveyh’in önerdiği mutluluk projesi olan, toplumu yönetme ve adaleti hakkaniyet ölçülerine göre tevzi yolundaki görüş ve düşünceleri, hiçbir zaman bir ütopya olarak görülmemelidir. O, günümüz modern işletmecilik yöntemlerine ve reel manada ücret politikalarına ışık tutacak pratik çözümler de sunar. Bir işin değeri emek sarfiyatının çokluğu ile orantılı değildir. Şöyle ki O’na göre küçük bir işin büyük bir işe eşit olmasında bir engel yoktur. Örneğin, mühendis birazcık düşünür ve basit bir iş yapar.

O’nun bu düşünmesi, emrinde çalışan ve projesini gerçekleştirmek için zahmet çeken birçok insanın işine denktir. Ordu komutanının da durumu böyledir. Onun yönetimi, sevk ve idaresi kimilerine göre belki de basit bir iştir. Gerçekte ise bu, onun kumandasında ve ağır şartlar altında savaşan kimselerin yaptıkları bütün işlere denktir.

İbn Miskeveyh, sufi filozof Ebu Hayyan et-Tevhidi’ye atfen yazdığı müstakil “Adaletin Mahiyeti” konusundaki risalesinde teorik bir düzeyde ele aldığı adalet meselesini genel hatlarıyla üç kategoriye ayırır:

a. Fıtrî (Doğuştan) Adalet:

İbn Miskeveyh'in fıtrî adaletin çıkış noktasını insanların yaratılışdan getirdikleri bir gerçekliğe bağlayarak duygu ile bütünleştirdiği görülür. Bu ayrımı biraz daha netleştirmek için felsefi bir dili tercih ederek konuya iki öncül yardımıyla açıklık ve açılım getirmeye çalışır. Birinci öncül, saf bir olan, herhangi bir şekilde kendisinden gayrısı olmayan ve de herhangi bir sebebe de dayanmayan, varolan şeylerin en şereflisi, en erdemlisi ve en üstünü olan hakiki varlık Allah’tır. İşte bunun için varlığın mükemmelliği O’na dayanmakta ve varlık O’ndan “sudûr” edip çoğalmaktadır.

İbn Sina ve diğer İslam filozoflarında olduğu gibi varlığı derecelendirmede İbn Miskeveyh’in Yeni Eflatunculuk’tan mülhem ve müteessir olduğu söylenebilir. O, südûru, kadim felsefî bakış açısına bağlı kalarak, varlığın, “feyz” sırasında kendi derecesiyle ilişkili olarak ilk varlıktan (el-vücûdu’l-evvel=Allah) “adâlet” niteliğini, bir varlık payı olarak alması şeklinde tanımlar. Böylece bir nevî fıtrî adaleti ilahi adaletle bağdaştırmaya çalışır.

İbn Miskeveyh’in fıtri adalet ayrımını isbatlamada kullandığı ikinci öncül de “saf hayır” ilkesidir. Araz olmayan varlıktaki ilk iyilik Yüce Tanrı’dır. Çünkü her şey arzu ile O’na yönelir. Dolayısıyle. insanın yaptığı bütün iyiliklerin amacı Mutlak Hayr’a ulaşmaktır. Bir başka İslam filozofu olan Farabi'ye göre hayır aslında varlığın kemalidir.

En yetkin olan varlık bir başkasına muhtaç olmayıp zatının gereği olan Vâcibu’l-Vücuddur. Şer ise, varlıkta mükemmelliğin olmamasıdır . Diğer bir deyimle, doğal kötülük ademîdir. Aslında Farabi’nin hayır ve şer tanımı İbn Miskeveyh’in hayır ve şer tanımıyla örtüşür. İbn Miskeveyh’e göre hayır "Bir"de varolandır, şer ise, ne varolandır ve ne de bir olandır. Şer, çoklukta yokluktur. Çünkü çok olmaklık diye bizatihi bir varlık yoktur. Yani şer, kemalin yokluğudur. Hastalık, zulüm ve benzerlerinin kökleri ve varlıkları yoktur bilâkis onlar yoklardır. Meselâ, hastalık insanın tabii mizacının dengesini kaybetmesi, zulüm adaletin yokluğu, ölüm ise ruhun bedendeki fonksiyonunu yitirmesidir. O halde insanın fiillerinin hayır ve fazilet olabilmesi için bizzat kendi irade ve ihtiyarının bir sun’u olmalıdır. Mutlak Hayr’a ulaşmanın yolu da Allah’ın ahlakıyla ahlaklanmaktan geçer.

b. İnsana Ait Olan Adalet

Beşerî adâlet, tamamıyle insan haklarını ilgilendiren ve özellikle de alış-veriş ortamlarında geçerliliğini koruyan ölçü ve tartıda hile yapmamak şeklinde gerçekleşen adalet çeşididir. Bireylerin kendi aralarındaki ilişkileri düzenler; özellikle eşya ve hizmetlerin alım ve satımında uygulanır. Buna denkleştirici adâlet de denir.

İbn Miskeveyh, beşeri adaleti, genel ve özel olarak iki şekilde değerlendirir:

ba. Genel Adalet

Umumi adalet bütün insanların üzerinde anlaştıkları ve de kullandıkları, satıcı ve alıcının müştereken haklarını kollayan ve koruyan ölçü ve tartı biriminde gerçekleşen ağırlıklardaki ölçülülükte kendisini gösterir. Meselâ, piyasalarda altın ile alış-veriş yapılması gibi... Kimya İlmi üzerinde yoğun çalışmalarıyla da bilinen İbn Miskeveyh ekonomik hayatta altın madeninin en âdil bir ölçü ve denge birimi olduğunu söyler.

Altın her türlü mesleğin ve işin kendisiyle değerlendirildiği tüm mücevheratın değeri olarak kabul edilmiştir. İnsanlık uzun bir tefekkür ve araştırma sonucu böyle bir kanaate varmıştır. O’na göre, eğer mali piyasalarda tedavülde para birimi olarak “altın” kullanılırsa, müşteri ve satıcı arasında gerçek adalet tahakkuk eder. Elbette bu da toplumsal barış yararına güzel sonuçlar doğurmaya hizmet etmiş olur.

bb. Özel Adalet

Özel adalet, bir bölgede yaşayan insanların veya bir şehir ahalisinin kabul edip kullandığı bir ölçü ve tartı birimidir. Bu tartı biriminin çeşitliliği, en küçük sayıya, tek bir eve veya iki kişi arasında geçerliliğini koruyan bir şeye kadar inebilir. Bazan bu durum dünyada bölgeler arasında bile bir farklılık arzeder. Meselâ, ticarî hayatta alıcı ve satıcının haklarını korumak için örflere göre değişen ölçü ve tartı birimlerinin farklılığı ve isimlerinin çeşitliliği gibi. İbn Miskeveyh bu konuda “Sünen” kitaplarında bulunan misallere de dikkatlerimizi çekmeyi ihmal etmez.

İbn Miskeveyh, insanın bedenî ve ruhsal yapısında bulunması gereken dengeyi de adalet terimiyle ifade eder. O’na göre insan nefsinin güçlerinin birbirleriyle uyum içerisinde olmaları; bunların birbirlerine galib gelmemesi, biri diğerine baskın çıkmamasıdır. Vücuttaki bu dengeyi bozabilecek, beden ve ruh arasındaki ahengi sona erdirecek adı ruhanilik bile olsa, her türlü girişime İbn Miskeveyh’in karşı çıktığını görüyoruz. Ona göre, gerçek “Hakîm” tamamıyla dünya lezzetlerinden ve toplumdan soyutlanan kişiler değil, buna ruh lezzetini katarak toplum içinde yaşayan zatlardır.

Toplumsal bir varlık olan insan dağ başlarında, ağaç kovuklarında değil, şehir hayatında mücadele vere vere erdemli olabilen insan gerçek sufi ahlâkını temsil eden varlıktır şeklinde bir insan profili çizer. Bunda da haklıdır. Çünkü nefsin beden üzerindeki erdemi kadar, ruh sağlığının beden sağlığı üzerinde üstünlüğü vardır. Gerçekte sağlıklı insan, ruh ve beden arasındaki dengeyi iyi kurabilen insandır. Aslında insanın yapısında bulunması gereken uyum düşüncesi, İslam’ın herşeyde emrettiği itidalin İbn Miskeveyh tarafından felsefi bir söylemle dile getirilmesinden başka birşey değildir. Bu durum fert ve toplum bazında hayatın her alanında sağlanırsa, gerçek mutluluk ve saadete ulaşılabilir. Bu açıdan İbn Miskeveyh'in, ahlaka dair yazdığı eserlerinde mutluluğa ulaşmanın yollarını gösterdiği söylenebilir.

c. İlahî Adalet

İslam felsefesinde adalet ontolojik bir kavram olarak ele alınıp incelenmiştir. Bu kavram, feyz ya da südûr sırasında her varlığın kendi mertebesine göre "İlk Varlık"tan bir varlık payı alması şeklinde açıklanmıştır. Buna göre İlahî adalet, varolan varlık hiyerarşisi içerisindeki var olan her şeye tamlık ve mükemmellik kazandırma olayı olduğu söylenebilir.

Mu'tezile kelamcıları gibi zat-sıfat ayırımına karşı olan Farabi de adalet sıfatının Allah'ın zatının dışında değil, cevherinde bulunan bir nitelik olduğunu söyler. İlahi adalet anlayışını temellendirmede Mu'tezilî bir çizgi izleyen İbn Miskeveyh'in de Farabi'den farklı bir adalet anlayışı taşıdığı söylenemez. Ona göre İlahî adaletin görünümleri varlık sahnesinde yer alan her varlığın bütün gelişim safhalarında ve özlerinde kendisini gösterir. İbn Miskeveyh adalet anlayışını delillendirmek için Yunanlı filozof Pisagor’un (m.ö. 580/497) sayılarla dile getirdiği örnekleri hem savunur ve hem de benimser. Çünkü sayılar, sayılanlardan soyutlandığı zaman, onun zatında gerekli özellikler ve bir düzen gerçekleşir. Artık onun değişmesi mümkün değildir. Hiç kimse sayıların bir özelliğinde, zamanla bir takım değişikliklerin olacağından şüphe etmez. Ta ki çift sayıların özelliği ile müstahil olduğunu ve gelecek zamanda şu anki durumundan değişik bir hal alacağını zannetsin. "Bu durum aritmetikte ortaya çıkıyor" diyen İbn Miskeveyh, aynı şekilde cisimlerden soyutlanmış olan miktarların özelliklerinde de aynı durum görülmektedir görüşünü, mühendislikle de örneklendirir.

Aritmetik ve geometriden memnun olan bir kimsenin, maddesi olmayan ve maddeden
türetilmemiş olan, maddeden soyutlanmış olan ilahi hususları değerlendirmesi mümkündür, sonucuna varan İbn Miskeveyh, ilahi adaletin kendisinden daha çok, neticeleri üzerinde durur. Görüldüğü gibi İlahî adalet konusunda onun kullandığı ifadeler muğlak olup tam olarak açık olduğu da söylenemez.


SONUÇ VE DEĞERLENDİRME

İbn Miskeveyh adaleti üç kategoriye ayırmaktadır:

1. Bunlardan ilkini südûr nazariyesi ile açıklar. Bilindiği gibi bu nazariyeye göre her şeyin ilk sebebi, mutlak iyilik olan Tanrı olduğuna ve tüm varlıklar liyakat ve adalet içinde O'ndan südûr ettiği göz önünde tutulursa, doğanın hiçbir yerinde salt fiziksel kötülük olamaz. Bu yargıdan yola çıkılarak adalet duygusunun insanın psikolojik yapısına İlahî kudret tarafından yerleştirildiği sonucuna ulaşılır. Her insanın bilinç altında ve vicdanında yer eden iyiye, güzele ve hakkaniyet ölçülerine göre adaletin toplum hayatında dağıtımının istenmesi fıtrî bir duyarlılıktan kaynaklanmaktadır. İbn Miskeveyh'in de adaleti, İlahî birliğin âlemde bir gölgesi olarak görmesi bu anlayışı pekiştirmektedir.

2.İbn Miskeveyh,her şeyin Bir olan varlıktan çıktığını ve O'ndan artıp çoğaldığını söylemekle Yeni Eflatuncu görüşün varlıkları derecelendirmede kullandığı südûr nazariyesiyle tam bir uyuşma örneği gösterir. Diğer önemli bir husus da İbn Miskeveyh'in "Mutlak Hayr"ı araz olarak görmemesidir. Zira hayır, mükemmelliği; şer (kötülük) ise ademîliği (yokluk) ifade eder. İbn Miskeveyh'in varlığın yokluktan üstün ve değerli olduğunu söylemesi gayet makul görülebilir. Mesela, bilgisizlik, yoksulluk,hastalık ve ölüm özleri bakımından yokluk türünderdirler. Yırtıcı hayvanlar, mikroplar ve afetler ise, başlıbaşına yokluk olmayıp yokluğa sebep olan şeylerdendir. Bu sebeple bigisizlik, ilim eksikliği ve yokluğu demektir. Yoksulluk da bazı şeyleri olmamak, onlardan yoksun olmak demektir. Yoksa yoksul da zengin gibi bir şeye mâlik sayılamaz, zenginin serveti, yoksulun da yoksulluğu var denemez. Buna karşılık sokan hayvanlar, mikroplar, seller, depremler ve doğal afetlere gelince; bunların kötü olmaları da ölüme sebep olmaları veya bir uzvun yahut bir gücün yitirilmesine sebebiyet vermesi dolayısıyladır. Ahlak alanında ve kötü sıfatlar konusunda da durum böyledir. Zulüm kötüdür. Çünkü mazlumun hakkı çiğnenmektedir. Başka bir deyişle, onun bu hakkı sayesinde yetkin bir güce ulaşması önlenerek bir eksikliğe sebep olunmuştur.

İbn Miskeveyh'e göre adalet hakkaniyet ölçülerine göre herşeyin hakkını vermektir. Şayet balığı, karada yaşamaya zorlarsak ona haksızlık etmiş oluruz. İşte bunun gibi, insanoğlu adaletin tevzii için yaptığı yasalarda hiçbir zaman mütekâmil anlamda âdil ve tarafsız olmamıştır. İnsanların yaptığı kanunlar genelde bir kesimin menfaatlerine hizmet etmektedir. İbn Miskeveyh'in de dediği gibi adalet ancak üstün ve yetkin bir güç (Tanrı) katından gelirse adalet olabilir, aksi taktirde sosyal hayatta denge sağlanamaz.

3. İbn Miskeveyh, beşerî adalet tarzını özel ve genel adalet olarak ikiye ayırmaktadır. Bir defa evrensel değerler açısından bir erdem olan adaletin bireysel ve toplumsal düzlemde gerekliliği noktasında bütün insanlığın fıtrattan kaynaklanan bir birlikteliği vardır. Çünkü sağduyunun bir gereği olarak umûmî adaletin esasları bütün salim vicdanlarda tabiatı gereği aynıdır. Nasıl ki, "altın madeni" bir para birimi olarak değerini ve geçerliliğini bütün zaman ve mekanlarda koruyorsa genel adalet de bunun gibi her çağda ve her bölgede geçerliliğini bilfiil devam ettirmektedir.

Özel beşeri adaletin ise, fıtratın doğal bir sonucu olarak en küçük bir yerleşim biriminde gündelik hayatın tüm paylaşım alanlarında kendisine örfen de olsa bir yer bulmakta olduğu söylenebilir. Ahlaki erdemlerle donanmış olan bireyler arasında en yüksek ve kâmil manada bu adalet şuuru yaygın bir şekilde diri tutulabilir. İnsanlık tarihi boyunca farklı zaman ve mekan dilimlerinde kimi zaman adalet ölçüsü çiğnenmiş olsa bile, adalet ilkesinin sosyal hayatta ne denli önemli bir değer ifade ettiği tariften varestedir.

Netice olarak, Allah, insanın ontolojik yapısına adalet duygusunu bir ahlaki ilke olarak yerleştirmiştir. Bu sebeple insan akıl yetisi sayesinde adalet gibi bir erdeme yol bulabilme istidat ve kabiliyetine her zaman için sahip bir donanımda yaratılmıştır. Sosyal patlamalara sahne olan gezegenimizde İbn Miskeveyh’in “adalet anlayışı”na kulak verilirse sosyal ve ahlaki çözülmelere bu anlayış, bir merhem olabilir, kanaatini taşıyoruz.

Globalleşen dünyada büyük düşünce adamlarının "modern sitelerde kriz var" çığlıkları attığı bir dönemde, İbn Miskeveyh’in toplumsal ahlak projesi dikkate alınırsa, bu krizin en az zayiatla atlatılabileceğini ümit ediyoruz. Burada felsefe tarihçisi Boer’in, "kurduğu “Ahlâk Sistemi” dolayısıyle İbn Miskeveyh’i övmemiz ve filozofumuzun bu sisteminin iyi niyet ve geniş bir kültüre dayandığını teslim etmemiz lazımdır", görüşüne biz de yürekten katılıyoruz.

2 comments

Adsız
16 Mart 2009 13:47  

Hz.Ömerin hukuk anlayışı,İbn Sinanın tıp üzerine çalışmaları, ibn Miskeveyh in felsefe ve adalet doktirinleri ülkemiz okullarında niçin ders olarak konulup okutulmuyor, dogrusu anlamış degilim.

Adsız
19 Mart 2009 15:14  

taner
çok basit kardeş sömürü düzenlerinin bozulmaması için öğretilmiyor

facebook

twitter

İzleyiciler

  • Gizlilik Politikası ve Şartlar
  •   © Felsefeye giriş bu bir felsefe blogudur by düşündüren sözler 2007

    Back to TOP