AYAKLANMALARLA TOPLUMSAL KARGAŞALIKLAR ÜSTÜNE

Francis BACON

Halkı güden kimselerin, devlet işlerindeki fırtınaları önceden kestirebilmeleri yerinde olur; bu fırtınalar en çok bütün güçlerin dengede olduğu zamanlarda azar, tıpkı doğadaki fırtınaların da gece ile gündüzün eşit olduğu gündönümü zamanında azması gibi. Fırtına kopmadan önce nasıl birtakım uluyan rüzgârlar çıkar, deniz için için köpürürse devlette de böyle olur:

"Ille edam caecos instare tumultus Saepe monet fraudesque et operta tumescere bella."1

Devlete kara çalan sorumsuz konuşmaların sık sık uluorta yapılması, bir yandan da, devlete zararlı olacak yalan yanlış söylentilerin ağızdan ağıza dolaşarak büyük bir ilgi görmesi, kopacak bir kargaşanın ilk belirtileridir. Vergilius, "söylenti"nin kökenini verirken, onun devlerin bacısı olduğunu söyler:

"Ulam Terra parens, ira irritata Deorum. Extremam (ut perhibent) Coeo Enceladoque sororem Progenuit."2

Söylentiler geçmişteki ayaklanmaların bize kalan artıklarıdır sanki. Oysa gerçekte daha çok, gelecekteki ayaklanmaların belirtisidirler. Bununla birlikte, pek yerinde olarak, halkı ayaklandıran karışıklıklarla söylentilerin bacı ile kardeş, karı ile koca gibi birbirinden ayrılmaz olduğunu da belirtir; özellikle, devletin en iyi, en övgüye değer, en çok sevinçle karşılanması gereken uygulamalarının yanlış yorumlandığı, çarpıtıldığı zamanlarda durum budur. Tacitus'un dediği gibi, devletten duyulan hoşnutsuzluğun arttığını gösterir: "Conflata magna invidia, seu bene seu male gesta premunt."3 Ama söylentiler kargaşalık belirtisidir diye bunları aşırı baskı yollarıyla yoketmeye çalışmak da çıkacak kargaşalığı önlemez. Gerçekte, üzerinde durulmazsa söylenti çoğunlukla tüm hızını etkisini yitiriverir, ama ciddiye alınır da yokedilmesine çalışılırsa şaşılacak ölçüde dalbudak salar, uzar gider. Tacitus'un anlattığı türden bir uysallık da kuşkuyla karşılanmalıdır:

"Erant in offıcio, sed tamen qui mallent imperantium mandata interpretari quam exsequi."4

Buyrukla yönergeler üzerine tartışmak, bunlara özür bulmak, karşı gelmek, bir bakıma boyunduruğu gevşeterek dikbaşlılığa yeltenmektir; özellikle, tatlılıkla konuştukları, karşı gelenlerin de uluorta kafa tuttukları durumlarda görülür bu.
Machiavelli de, pek yerinde bir görüşle, toplumun babası olmaları gereken hükümdarların bir partiye bağlanıp yan tutmaları durumunda, devletin, bir yanına çok ağırlık yüklendiği için dengesizlikten batan bir gemiye dönüşeceğini söyler. Tıpkı Fransa Kralı III. Henri'nin önce Protestanları yoketmek için kurulan birliğe girmesi, hemen sonra da aynı birliğin krala karşı dönmesi gibi.5 Yetkilerini herhangi bir amacın gerçekleştirilmesine yarayacak bir destek durumuna düşüren, böylece kendini gerçek sorumluluğundan başka sorumluluklara adayan kral, ülkenin denetimini gitgide elden kaçırmaya başladı.

Uzlaşmazlıkların, kavgaların, bölünmelerin uluorta sürdürülmesi de, o günkü yönetime saygı kalmadığının bir belirtisidir. En büyük yöneticilerin bile davranışlarının, eski inancın, gezegenlerin dönüşünü açıklayan "primum mobile" ilkdevrimin gücü6 ilkesine uyması, her birinin bir yandan en yüksek gücün etkisi altında hızla dönerken, kendi yörüngesinde de ağır ağır kımıldaması gerekir. Devletin büyükleri kendi çevrelerinde, Tacitus'un pek güzel belirttiği gibi "Liberius quam ut imperantium meminissent",7 çılgınca dönmeye başlarsa, odaklarla yörüngeler birbirine karışmış demektir. Saygı, krallara Tanrının bağladığı bir kuşaktır. Tanrı, bu kuşağı çözmekle korkutur onları: Solvam cinguala regum"8

Devletin dört ana direğinden (din, adalet, yönetim, hazine) biri sarsılacak ya da güçsüz düşecek olursa, insanların işi Tanrıya kalmıştır artık. Ama ayaklanmaların önbelirtileriyle ilgili olarak bu söylediklerimizle şimdilik yetinelim, ilerde anlatacaklarımızla bu konu daha da aydınlanacaktır. Şimdi önce ayaklanmaların neden olduğu sonra neye yöneldikleri, nasıl önlenebilecekleri üzerinde duralım.
Ayaklanmaların neden doğduğu, üzerinde önemle durulması gereken bir konudur, çünkü ayaklanmaları önlemenin en güvenilir yolu (zaman elveriyorsa) bunları doğuran nedenleri ortadan kaldırmaktır. Parlayıcı yakıt bir kez birikmişse, bunu tutuşturacak kıvılcımın ne zaman geleceği hiç belli olmaz. Ayaklanmaların nedeni ikidir: büyük yoksulluk, büyük hoşnutsuzluk. Yıkılan ocakların sayısı ne denli çoksa, karışıklığı destekleyenler de o denli artar. Lucanus Roma'nın içi savaşlardan önceki durumunu ne güzel anlatır:

"Hine usura vorax, rapidumgm in tempore foenus, Hine concussafides, et multis utile bellum.9

Böyle "çok kişinin çıkarına uygun düşen savaşlar" bir devlette ayaklanmalarla karışıklıkların kesin, şaşmaz belirtisidir. Yüksek tabakalarda da görülen bir yoksullukla sıkıntı, aşağı tabakaların düşkünlüğü, sıkıntısı ile birleşirse büyük bir tehlike yaklaşmaktadır; çünkü en korkunç ayaklanmalar, açlıktan çıkanlardır. Devlet yapısındaki hoşnutsuzluklar da insan gövdesindeki salgılara benzer, kolayca ateşlenmeye, irinlenmeye yol açabilirler. Hiçbir devlet büyüğü tehlikeyi başkaldıranların haklı olup olmadığına bakarak ölçmeye kalkmasın, çünkü böyle bir davranış, çıkarlarını kendi ayağıyla tepen halkı gereğinden çok sağduyulu görmek olur; ayaklanmayı doğuran yoksunlukların az yada çok olduğuna da bakmamak gerekir, çünkü en tehlikeli başkaldırma, başkaldırmaktan duyulan korkunun çekilen acılardan daha büyük olduğu durumlarda görülür: "Dolendi modus, timendi non item."10 Ayrıca, büyük baskılar sabır doğurduğu için gözüpekliği de kırabilir, ama korku konusunda iş değişir. Hiçbir kral ya da devlet, hoşnutsuzlukların uzun zamandan beri hiçbir tehlike doğurmadan sürüp geldiğine bakarak, kendini güven altında görmesin, çünkü her kalkan tozun fırtına başlatmayacağı doğru olmakla birlikte, değişik zamanlarda kalkan tozlardan sonra bir fırtına kopabilir. İspanyol atasözünün pek güzel belirttiği gibi: "Sonunda ip en hafif bir çekme ile kopuverir."

Ayaklanmaların nedenleri ile körükleyici etkenleri, dinde yenilikler, yeni vergiler, yasalarda törelerde değişiklik, tanınan ayrıcalıkların geri alınması, topluma genel bir baskı, değersiz insanlarla yabancıların yükselmesi, açlık, ordudan çıkarılmış askerler, umut kırıklığına uğramış partiler, küskün toplumu ortak bir amaç çevresinde toplayıp birleştiren bütün buna benzer şeylerdir.

Önleme yollarına gelince, aşağıda sözünü edeceğimiz birtakım korunma yöntemleri vardır. Ancak, gerçek iyileştirme yollarının belli hastalıklara yönelmesi, dolayısıyla kesin bir kuralla değil, her durumun gereklerine göre uygulanması gerekir.

En başta gelen önleme yolu, ayaklanmanın yukarda andığımız elle tutulur nedenlerini, ülkedeki yoksulluk ile düşkünlüğü ortadan kaldırmak için elden geleni yapmaktır. Bu da, alımsatımı her dalda dengeli olarak geliştirmek, üretimi desteklemek, aylaklığa son vermek, savurganlığı, çarçuru yasalarla kısıtlamak, toprağın verimliliğini arttırıp işlemek, satış fiyatlarını saptamak, vergileri harçları, buna benzer yükümlülükleri hafifletmek yolu ile olur. Genellikle, bir ülkedeki nüfusun (hele savaşlarla da kırılmamışsa) ülkenin kaynaklarıyla beslenemeyecek bir sayıya ulaşmamasına dikkat etmek gerekir. Ama nüfus yalnız sayıyla da ölçülmemeli, çünkü az kazanıp çok tüketen bir toplum, ülkeyi, tutumlu yaşayıp çok biriktiren bir toplumdan daha kısa zamanda çökertir. Bu nedenle, soylu kişilerle yüksek tabakaların sayısını büyük kitlenin sayısına göre aşırı bir oranda arttırmak bir devleti hızla yoksulluğa sürükler. Din adamlarının sayısını arttırmak da öyle, çünkü bunlar ülkenin gelirine hiçbir katkıda bulunmazlar. Ülkede öğrenim görenlerin sayısı, kullanılabilecekleri iş yerlerinden daha çok olursa gene aynı sonuç doğar.

Bir ülkenin yaşama düzeyinin dış ülkeler sırtından yükseltilebileceğini de unutmamak gerekir, (çünkü bir yere verilecek bir şeyin, önce başka bir yerden alınması zorunludur), bunun için de bir ulusun başka bir ulusa satabileceği üç şey vardır: doğal ham maddeler, yapım maddeleri, taşıma ulaştırma. Bu üç tekerlek dönerse, zenginlik bir ilkyaz seli gibi akar ülkeye. "Materiam superabit opus"11 sözünde de görüldüğü gibi, emek ile ulaştırma çoğunlukla maldan daha değerli olur, bir ülkeyi daha çok zenginleştirir; tıpkı ulaşım alanındaki çalışmaları ile dünyanın en büyük yerüstü altın yataklarına sahip olmuş Aşağı Ülkeler'de görüldüğü gibi.

En önemlisi, bir ülkede zenginlik ile paranın birkaç elde toplanmasını önleyecek bir yol uygulanmalıdır, yoksa devlet varlık içinde yokluktan ölür; çünkü para gübreye benzer, dörtbir yana saçılmadıkça işe yaramaz. Bu da ancak, tefecilik, istifçilik, büyük otlakları elde tutmak gibi, herkesin ocağını yıkacak kazanç yollarını yasaklamak, en azından kısıtlamakla olur.

Hoşnutsuzluğun ya da hiç olmazsa bundan doğacak tehlikelerin ortadan kaldırılmasına gelince, bilindiği üzere her ülkede iki türlü uyruk vardır: soylular, halk çoğunluğu. Bunlardan biri hoşnutsuzluk içindeyse tehlike büyük değildir, çünkü halk çoğunluğu, yüksek tabakadan kışkırtılmadıkça kendiliğinden kolay kolay eyleme geçemez. Yüksek tabaka da, halk çoğunluğu kendileriyle birlikte eyleme geçmeye istekli, buna hazır olmadıkça güçsüz kalır. Gerçek tehlike, yüksek tabakanın, aşağı tabaka arasında suların bulanmasını bekleyip, hoşnutsuzluğunu o zaman açığa vurmasıdır. Ozanların anlattıklarına göre, öteki tanrılar Jüpiter'in elini kolunu bağlamaya hazırlandıkları zaman, o da bunu işitince Pallas'ın öğüdü üzerine Briareos'a yüz eliyle yardıma gelmesi için haber salar.12 Bu örnek, kralların halkın desteğine güvenebilmesinin ne sağlam bir yol olduğunu kesinlikle gösterir.

Halka, hoşnutsuzluklarıyla kızgınlıklarını, ölçüyü kaçırıp işi arsızlığa dökmeden açığa vurma özgürlüğünü tanımak güvenilir yollardan biridir. Öfkesini içine atan, yarası için için kanayan kimse onulmaz çıbanlar, irinli kabarlar dökmek tehlikesiyle karşı karşıyadır.

Hoşnutsuzluklar konusunda, Epimetheus'un davranışı Prometheus'a çok güzel yaraşır,13 çünkü hoşnutsuzluğa karşı koymanın daha sağlam bir yolu yoktur. Epimetheus, sızlanmalarla kötülükler uçup dörtbir yana yayıldıktan sonra kapağı kapayıvermiş, böylece umudu kutunun dibinde alıkoymuştu, insanların umutlarını ustaca, kurnazca beslemek, böylece onları bir umuttan ötekine koşturmak, hoşnutsuzluk ağısına karşı en etkili ilaçlardan biridir. Bundan dolayı, bir ülkedeki hükümetin, halkı hoşnut kılmasa bile, gönülleri umutla doldurması, durumu çizerken en çetin güçlüğün çözümü için bile bir umut kapısı bırakması, yönetimde bilgece bir tutumun belirtisidir. Bu pek güçlük doğurmayacak bir şeydir, çünkü kişiler de partiler gibi övünmeye, olacağına inanmadıkları şeyler söyleyerek yüksekten atmaya yatkındırlar.

Öte yandan, durumlarından hoşnut olmayanları çevresinde toplayıp birleştirecek yetenekli bir önderin ortaya çıkmasını önceden görüp önlemek de bilinen bir yol olmakla birlikte etkili bir yöntemdir. Yetenekli bir önderden, hoşnutsuzluk duyan kitlenin güvenini kazanmış, bütün gözleri üzerine toplamış, kendisi de sonsuz hoşnutsuzluk içinde olan büyük ünlü bir kişiyi anlıyorum. Böyle kişileri devlet ya sağlam güvenilir bir yoldan kendi yanına kazanıp bunlarla uzlaşmalı ya da aynı tutumda görünen birini bunlara karşı çıkarıp böylece güçlerini parçalamalı.

Genellikle devlete karşı olan partilerle birlikleri parçalamak, hiç olmazsa bunlar arasında birbirlerine karşı güvensizlik yaratmak, yabana atılmayacak bir yoldur, çünkü devleti elinde bulunduran kişiler arasında geçimsizlikler bölünmeler büyürken devlete karşı olanların birlik bütünlük göstermesi, onulmaz bir durumdur.

Hükümdarların ağzından çıkmış birtakım doğru ama acı sözlerin de ayaklanmaları ateşlendirdiğini görüyoruz. Caesar, "Sylla nescivit literas, non potuit dictare"14 sözüyle büyük işler açmıştır başına, çünkü bir gün onun diktatörlükten vazgeçeceğini düşünerek avunanların bütün umudunu yıkmıştır bu söz. Galba da "Legi a se militem, non emi,"15 diyerek yıkıma uğradı, çünkü bu sözü işiten askerler, bağışlardan armağanlardan umudu kestiler. Probus'un başına da şu sözleri iş açtı: "Si vixero, non opus erit amplius Romano imperio militibus",16 askerleri korkutan sözlerdi bunlar. Bu örnekler daha da çoğaltılabilir. Hükümdarların sarsıntılı, tehlikeli durumlarda ağızlarından çıkanlara dikkat etmeleri, özellikle, dörtbir yana ok gibi uçarak gizli bir amaçla söylenmiş izlenimini uyandıracak böyle kısa çarpıcı sözleri kullanırken tetikte olmaları gerekir. Uzun söylevler ise, yavan oldukları için üzerinde durulmayan şeylerdir.

Son olarak, krallar ne olur ne olmaz diyerek, ayaklanmaları daha başlarken bastırmak için, yakınlarından hiçbir zaman bir, daha da iyisi birkaç, asker yetenekli büyük insanı eksik etmemeli. Yoksa karışıklıkların ilk patlak vermesiyle sarayda gerektiğinden daha büyük bir bocalama olur, devlet de Tacitus'un belirttiği tehlikeyle karşı karşıya kalır: "Atque is habitus animorum fuit, ut pessimum facinus auderent pauci, plures vellent, omnes paterentur."17 Yalnız, bu asker kişilerin iyi bir üne sahip olması, bir parti adına ya da halka yaranma amacıyla davranmaması, devletin büyükleriyle aralarında iyi bir ilişki bulunması kesinlikle gereklidir, yoksa ilaç hastalığın kendisinden daha kötü durumlara yol açar.

Notlar:

1- "O (güneş), bize uğursuz kargaşaları, alçaklıkları, gizlice yaklaşan savaşların patlayacağını önceden haber verir." Vergilius, Georgica I, 465.
2- "Toprak ana tanrıların öfkesine içerlemiş, Son olarak (derler ki) dev Caeus'la Enceladus'un bacısını doğurmuş." Vergilius, Aeneid, IV, 179.
3- "Hoşnutsuzluk bir alevlendi mi, kötü işlerle birlikte iyiler de beğenilmez." Tacitus, Historiae,17.
4- "Görevlerini yapmaya hazırdılar, ama buyrukları yerine getirmekten daha çok kendi bildikleri gibi yorumlamak istiyorlardı." Tacitus, Historiae, II,39.
5- Güçsüz bir kral olan III. Henri, Katoliklerin ülkedeki Protestanları yoketmek için kurdukları Kutsal Birlik adlı örgüte katılmış, ama aynı birlik 1588'de III. Henri'ye başkaldırarak onu Paris dışına sürmüştü.
6- Ptolemaios'un, İ.S. 2. yüzyıldan Copernicus'a kadar tam on üç yüzyıl yürürlükte kalmış gökbilim sistemine göre, dünya evrenin merkezidir. Evrenin bütün öbür gök varlıkları dünyayı birer cam küre gibi saran iç içe on feleğin üzerinde yer alırlar. Bu felekler sürekli olarak hızla dönerler. En uzak yıldızların yer aldığı onuncu feleğin, bütün bu ortak hızlı dönüşü başlatan ilk devinim gücünü taşıdığına inanılır, buna "primum mobile" denir. Ancak, gezegenler, bu ilk devinim gücünün başlattığı ortak dönüşten başka, kendi başlarına da ağır ağır kımıldarlar.
7- "Başlarındaki yöneticiyi umursamayacak bir hızla" Tacitus Annales, III, 4.
8- "Çözerim kralları bağlayan kuşağı!" Kutsal Kitap, İşaya, XLV, I.
9- "Bundan doğdu her şeyi kurutan tefecilik, hızla biriken faizler. Güvensizlik, çoğunun çıkarına uygun gelen savaşlar bundan doğdu." Lucanus Pharsalia, I, 181.
10- "Acının sınırı vardır, ama korku sınır tanımaz." Plinius, Epistolae, VIII, 176.
11- "Emek maldan daha değerlidir." Ovidus, Metamorphosis, II, 5.
12- Homeros, llyada, I, 398406. Ama burada Jüpiter'e öğüt veren Pallas değil Thetis'tir. Briareos, Gök ile Yer'in oğlu, titanlar soyundan bir su devidir. Yüz eli vardır.
13- Jüpiter, Prometheus'un Olympos'tan ateşi çalıp insanoğullarına vermesinden dolayı insanları cezalandırmaya karar verdi. Usta Hephaistos'a güzel bir kadın yaptırdı, bütün tanrıların her türlü güzellikle donattıkları bu kadın Pandora (hep armağan) idi. Jüpiter, Pandora'ya içinde bütün kötülüklerin bulunduğu bir kapalı kutu vererek, onu insanlara yolladı. Epimetheus, Pandora'nın güzelliğine vurularak, kardeşi Prometheus'un tanrılardan armağan almaması yolundaki öğüdüne aldırmadan onunla evlendi. Pandora, merakını yenemeyerek bir gün kapalı kutuyu açtı. Kutudaki bütün acılar, kötülükler insanlar arasına dağılıverdi. Epimetheus yetişip kapağı kapayın ca, umut kaçamadı, kutuda kaldı.
14- "Sulla'nın okuma yazması yoktu, bu yüzden buyruk yazdıramaz, yönetemezdi." Suetonius, Julius Caesar, 77. Hem buyruk vermek, hem de diktatörlük etmek anlamına gelen "diktare" sözü ikinci anlamda yorumlanmış, Caesar'ın diktatörlüğü başkasına bırakmak istemediği anlamı çıkarılmıştı.
15- "Ben askerlerimi satın almadım, topladım." Tacitus, "Historiae, I,5. Bu sözle Galba, saray muhafız askerlerinin, parasını keseceğini belirtmek istemiş, onlar da kendisini İ.S. 69'da öldürmüşlerdi.
16- "Ben sağ kalırsam Roma İmparatorluğu'na asker gerekmeyecek artık." Probus İ.S. 276-282 yıllarında Roma imparatoruydu. Bu sözleriyle orduyu kızdırmış, başkaldıran askerlerce öldürülmüştü.
17- "Genellikle, bu en alçakça işe girişebilecek yürek pek az, bunun yapılmasını dileyenler daha çok, bunu hoşgörenler ise en çok sayıdaydı." Tacitus, Historiae, I, 28.

abone ol

Abone olun güncellemeler posta kutunuza gelsin:

Google takip

  • Gizlilik Politikası ve Şartlar
  •   © Felsefeye giriş bu bir felsefe blogudur by düşündüren sözler 2007

    Back to TOP