İDEALİZM VE POZİTİF BİLİMLER

Ahmet Yüksel ÖZEMRE

IDEA VE IDEALIZM

İdealizm Eski Grekçe idea kelimesinden türetilmiştir. "İdea" etimolojik olarak "görünen bir şey" ya da bir "bir şeyin görünüşü" anlamındadır. Buna bambaşka bir anlam yükleyerek Felsefe'de ilk kullanan, bilindiği gibi, Platon'dur. Platon'nun felsefesinde idea ve eidos kavram ikizi önemli bir rol oynar, idea, her somut şeyin ya da soyut kavramın genel modelidir. Bu idea'nın, her insanın zihnine yansıyan ve onun eşyânın"nm gerçeğini kavramasını sağlayan bir özelliği vardır. Suret (yâni görünüş, biçim) anlamındaki eidos ise bu idea'nın temsillerinden biridir. Bir şeyin eidos'u onun zahiri, idea'sı ise bir anlamda bâtınıdır. İikalar değişmez gerçekler olarak Tanrı'nın indinde bulunurlar ve Tanrı bir şeyi bu idealann gerçeğine uygun olarak yaratır.

İdealizm ise ilk defa O.G. Leibnitzln, 1702 tarihli, "Bayle'in düşüncelerine cevap" başlıklı mektubunda zikredilmiştir. İdealizm, zihnî ve ruhanî değerlerin içinde yaşadığımız âlemden bağımsız olduklarını savunan bir görüş olarak ortaya çıkmıştır. Muğlâk ve genel anlamıyla idealizm bütün realite'yi düşünceye indirgeyen bir tavra sahiptir. Bu bakımdan, bu gibi değerlerin ve düşüncenin temelinde aslında maddeden başka bir şey bulunmadığını, yâni bunların ontolojik sebebinin yalnızca madde olduğunu ve eninde sonunda da maddeye ve maddî süreçlere indirgenebileceklerini savunan maddeciliğin karşıtı olan bir dünya görüşü olarak algılanmaktadır.

FARKLI İDEALİZMLER

Şu hâlde, maddecilik ile idealizm arasındaki temel fark bunların dayandıkları ontolojiden kaynaklanmaktadır. Maddeciliğin temelindeki ontolojik sebebin tek olmasına karşılık, idealizmin temelindeki ontolojik sebep farklı biçimlerde algılanabildiğinden tek bir idealizmden söz etmek imkânı yoktur.

* Platon'un (M.Ö.428-347) idealizminden daha önce söz ettik.

* Problematik idealizm diye isimlendirilen Descartes'ın (1596-1650) idealizmi yanılgı ve önyargıları önlemek ve eleme yoluyla şüphe edilmez bir gerçeğe ulaşmak için her şeyden şüphe etmek yöntemine dayanır.

* Leibnitzln (1646-1716) akılcı idealizmi realitenin aslında monad adını verdiği cevherlerden oluştuğunu iddia eder.

* Berkeleyln (1685-1753) etnpirtk idealizmi'ne göre (ki buna immateryalizm de denilmektedir) madde diye bir şey yoktur ve bütün realite zihinlerden ve bu zihinlerde doğan idrâk ve fikirlerden ibarettir.

* Aynı kategoriye sokulabilecek olan Hume'a göre (1711-1776) ise, ruhun da maddenin de bir realitesi yoktur; bizim realite dediğimiz, aslında, hislerimizin hâsıl eltiği birtakım izlenimler kümesidir, o kadar!

* Kant'ın (1724-1804) aşkın (ya da bir bir başka isimlendirilmesiyle eleştirici) idealizm'ine göre ise bilinen realite zihnin temsillerinden ibarettir. Bu bilinen realitenin ardındaki numeni, yâni zâtıyla kaim olan realiteyi tanımak mümkün değildir. Bu bakımdan bu idealizm agnostiktir. Kant böylece bilgide olumlu ne varsa hepsinin de Ruh'dan neşet ettiğini ifâde etmektedir. Kant'dan sonra gelen filozoflar ise Kant'ın "bizatihi realite" adını vermiş olduğu bu numenin felsefe açısından gereksiz olduğunu ve dolayısıyla da Rûh'dan başka hiç bir nihaî realitenin mevcûd olmadığını savunmuşlardır.

Bu görüşün, ifrada kaçan bir biçimde uygulanması halinde, şu türlü bir muhakemeyi de peşinden sürüklemesi tehlikesi vardır: düşünme yeteneğine sahip Rûh'dan başka hiç bir nihaî realite yoksa, ben de düşünen bir rûh olduğuma göre benim dışımda da hiç bir şey, yâni hem bir çeşit iyi düzenlenmiş bir rüya olan bu âlem ve hem de diğer ruhlar asla meveûd değildir. Buna, "solus: yalnız" ve "ipse: kendim" kelimelerinden türetilmiş olan solipsizm adı verilir.

* Fichte'nin (1762-1814) sübjektif idealizm'i, Rûh'un (ya da mutlak Ben'in) bu âlemin bütün veçhelerinde tecellî eden Temel Realite olduğunu ifâde eder. Fichte'nin bu idealizmi âlemdeki bülün tezahürleri tek bir temel realiteye rücu ettirdiği için bir çeşit Monizm'dir.

* Schelling'in (1775-1854) objektif idealizmi ise doğayı, varlığı,zihni, velhâsıl her şeyi ama her şeyi akıl yoluyla kavranabilen"MutIak"a indirger. Bu da bir başka nüanslı monizmdir.

* Hegel in (1770-1831) mutlak ya da diyalektik idealizm'inde ise mutlak olan fikirdir. Zihindeki tez, antitez ve sentezden oluşan diyalektik hareket realitenin bizzat kendisidir.

* Schopenhauer'in (1788-1860) karamsar idealizm'ine göre âlem yalnızca irâde ve bu irâdenin hâsıl ettiği temsillerden ibarettir. İnsan Kant'ın fenomen ve numen ikileminde ancak fenomenlerin oluşturduğu âlemi bilebilir. Fenomenlerin ardındaki numenleri kavraması mümkün değildir.

* Renouvier'nin (1815-1903) yeni-eleştirici idealizm'inde âlem olaylara ve aralarındaki bağıntılara indirgenir.

* Hamelin'in (1856-1907) sentetik idealizm'inde ise düşünce kendi kendinden neşet etmez; âlemin temsilinin başlıca elemanlarını ortaya koyan hareket, Hegel'de olduğu gibi "çelişmezlik" üzerine değil zıtların arasındaki ilintiler (korelâsyonlar) üzerine bina edilir. Bağıntı ise en yüce kategoridir.

POZİTİF BİLİMLER VE İDEALİZM

Yukarıda kısaca değinilmiş olan 12 çeşit idealizmden hangisinin HAKİKATİ sâdık bir biçimde yansıttığı konusunda kimsenin elinde kesin kriterler bulunmamaktadır. İdealizmin temelini sağduyu ve hislerimizin ötesinde kaldığı anlaşılan nihaî ve manevî realite leşkil etmektedir. Bu bakımdan idealizm birçeşif metafifik'dir de. Bu durumda akla, daha gerçekçi bir soru, ezcümle: "Pozitif bilimlerin söz konusu idealizmlerin çerçevesi içinde mütâlea edilmelerinin mümkün olup olmadığı" sorusu gelmektedir. Bu soruya doğrudan doğruya cevap vermeyi deneyecek yerde pozitif bilimlerin, kendilerine özgü mâhiyetleri dolayısıyla, özel bir idealizm türüne (yâni Özel bir metafiziğe) zorunlu olarak dayanıp dayanmadıkları da sorulabilir.

Pozitif bilim yapabilmek için, mutlaka:

1) bizden bağımsız olarak dışımızda varolan maddî bir âlemin varlığına, 2) bu maddî âlemden bilgi elde etmenin mümkün olduğuna, ve 3) bu maddî âlemin anlaşılabilir olduğuna, yâni bu âlemde vuku bulan olayların: A) tasvir edilebilir, B) açıklanabilir ve C) öngörülebilir olduklarına peşinen îman etmek şarttır. Ayrıca eğer bilimin konusunu yeryüzündeki olaylarla sınırlı tutmaz, bir de bütün Evren'in yapısını da pozitif bilimlerin çerçevesi içinde kavramak istersek, bu takdirde: 4) Yeryüzünde laboratuvarda keşfetmiş olduğumuz doğa kanunlarının Evren'in geçmiş ve gelecek bütün târihinde de ve her noktasında da aynı şekilde geçerli olduklarına îman etmek zorunludur. Bu îman olmazsa bu âlem hakkında bilgi üretilemeyeceği de aşikârdır.

XX. yüzyılda bütün Fizik Bilimini alt üst eden teorileriyle tanınan Albert Einstein (1879-1955) pozitif bilimlerin temelindeki bu dogmalar'ın ilkiyle ilgili olarak şunları ifâde etmiştir: "İdrâk edenden bağımsız bir dış âleme îman bütün tabiat bilimlerinin temelidir. Bununla beraber, yalnız hislerle idrâk, bu dış âlemden dolaylı bir şekilde bilgi sağlandığından biz fiziksel gerçeği ancak tartışmalı yollardan kavrayabiliriz. Bunun sonucu olarak da fiziksel gerçek hakkındaki bilgilerimiz asla nihaî olamaz".

Pozitif bilimlerin temelindeki bu dogmaların kendine özgü bir metafizik oluşturmakta oldukları aşikârdır. Şimdi bu metafiziği telkin eden hususları daha yakından görelim.

POZİTİF BİLİMLERİN GENEL METODOLOJİSİ

Pozitif bilimlerde model kavramı merkezî bir rol oynar. Sözlük anlamıyla model: "bir şeyin taklidi olan nesne" demektir. Teori ise eski Yunanca'da gözlem, inceleme, spekülâsyon ve doktrin anlamlarında kullanılan theoria kelimesinden türetilmiştir. Bir nesnenin bir takım özelliklerini gözardı ederek kaba bir taklidini ortaya koyan sınırlı (şematik) bir tasaramma nesnesel model denir; meselâ: Süleymâniye camiinin kibrit çöplerinden yapılmış 1/200 ölçeğindeki modeli, ya da yeryüzü küresinin kırtasiyecilerde satılan modeli gibi. Nesnesel modeller olayları açıklamaktan çok olay ve olguları zamandan ve mekândan tasarruf ederek bütünüyle gözlemeğe yararlar. Bu türden modellerden yeni bilgiler elde etmek mümkün değildir. Bunlar, olsa olsa yeni tasarımlar için görgü ve ilham kaynağı olabilirler. Bizim, pozitif bilimler açısından ilgilendiğimiz modeller nesnesel modeller değildir.

Muhyiddin Arabi'nin "Fütûhat-i Mekkiye" isimli eserinde manevî sernâvat hakkında takdim ettiği ve bu semâvatm topografyasını çizen model de hem objektif olarak gözlem, deney ve ölçüme tabî tutulamadığı için sübjektif, ayrıca fizik-dışı bir âlemi ilgilendirdiği için de metafizik bir model'dir. Sübjektif modellerde, metafizik modeller de pozitif bilimlerin ilgilendiği modeller değildir. Bu tür modeller pozitif bilimlerin kapsamında mütâlâa edilemezler. Çünkü pozitif bilimler: 1) objektif gözlemlere, ve 2) objektif ölçümlere dayanır.

Buna karşılık, meselâ ışığın dalgasal bir hareket olduğuna ilişkin model: 1) Işığın kırılması, 2) kırınımı ve 3) girişimi gibi pek çok fiziksel olayı akılcı (rasyonel) bir biçimde açıklayabilen, matematiksel bir çerçeveye oturtulabilen ve ilk adımda da uygun, akılcı ve isabetli görünen bir modeldir.

Bu kabil modellerin bir kısmı, atom modellerinde olduğu gibi, özgün teorilerin kurulmasını sağlayan yol-gösterici (heuristik) modellerdir. Bu modelleri matematiksel bir çerçeve içinde değerlendirmek mümkün olur. Objektif bilgi üretmeyi amaçlayan modellere kısaca bilimsel modeller adı verilir.

Somut bir nesnenin ya da bir olayın, matematiksel bile olsa bir model aracılığıyla temsili, daima kısmî olmaya ve daima bîr takım kabullere dayanmaya mahkûmdur. Bu bakımdan bir model nesnenin ya da olayın bazı özelliklerine ve ayrıntılarına hiç itibar etmeyebilir.

İnsan zekâsı gerçek bir durumu bütün giriftliğİyle bir anda ve rasyonel (akılcı) bir biçimde kavrayıp algılayabilmek yeteneğinden maalesef yoksundur. Onun için bilim adamları, zorunlu olarak, karşılaştıkları durumların önce kısmî ve basit veçhelerini ve sonra da bu veçheler arasındaki mümkün ilişkileri kavramaya çalışırlar. Bunun için de fiziksel gerçeğin kavramsal bir biçimde algılanabilmesi bu gerçeğin önce pek çok niteliğinden (parametresinden) soyutlanarak idealize edilmesiyle başlar. Bu operasyon sonucu ortaya konan model, aslında, nihaî gerçeği değil de gerçeğin gerçek dışı soyut bir taklidini yansıtır.

Bilimsel bir model: 1) tam bir mantıksal bütünlüğe sahipse, yâni özünde çelişki barındırmıyorsa, 2) gözlenebilen olaylara uygunsa, 3) senteze ve birliğe doğru bir aşamayı gerçekleşikebiliyorsa, 4) bilinmeyen yeni olayların varlığını öngörebiliyorsa; ve 5) bu yeni olaylar da bu modelin öngördüğü niteliksel ve niceliksel kıstaslar içinde tesbit edilebiliyorsa geçerli bir modeldir.

Bu kabil bir modele dayanan bir teori kurulduğu zaman bu, hem niteliksel ve hem de niceliksel sonuçlan bakımından gözlemler ve deneylerle uyuşum içinde olabilir; ve hattâ o âna kadar bilinmeyen bazı olayları öngörebilir ve bu olayların açıklamasını da yapabilir. Fakat buna rağmen aradan bir süre geçtikten sonra, ilk kez gözlenen bir olaya uygulandığında teorinin öngörmekte olduğu sonuçlarla bu olayların deneysel olarak elde edilmiş sonuçlan pekâlâ uyuşmayabilirler. Bu takdirde uzun süre geçerli kalmış olan bu teori tâdil edilerek en son gözlenmiş olan yeni olayları da açıklayabileceği umulan yeni bir çerçeveye oturtulur. Bunun yolu yordamı da, genellikle, teorinin dayandığı modeli tâdil etmektir. Modeli oluşturan varsayımlardan bir veya birkaçı tâdil edilerek, veya tamamen çıkartılarak, veyahut da bunlara yeni varsayımlar eklenerek daha uygun görünen yeni bir model kurulur. Bu model üzerine formüle edilen teorinin önceki teorinin öngörmediği olayı, deneyin verdiği sayısal sonuçlarla kapsayıp kapsamadığı araştırılır. Eğer kapsıyorsa bu teori, kendi kapsamına girmediği anlaşılacak olan yeni bir olayın ortaya çıkışına kadar, geçerli ve başarılı bir teori olarak kabul edilir. Ve bu diyalektik aynı minval üzere, gitgide daha olgunlaşan peşpeşe bir yaklaşıklıklar zinciri hâlinde böylece sürer gider.

Bu demektir ki fiziksel gerçek, ancak, kurduğumuz ve deney ve gözlemlere bağlı bir biçimde sürekli değiştirerek geliştirdiğimiz teorilerimizin oluşturdukları filtreler ardından tanımabilmektedir. Bu bakımdan teorilerimiz bugün algılamakta olduğumuz fiziksel gerçeğin ardındaki GERÇEK hakkında bize ancak kısmî bilgiler verebilmektedirler.

Bilimin peşpeşe yaklaşıklıklarla ve ancak asimtotik olarak yanaştığı bu GERÇEK aşkın (yani transendental) bir GERÇEK'dir. Ve bu bakımdan da pozitif bilimlerin gelişmesi, zorunlu olarak, kendilerine özgü bir idealizmin çerçevesi içinde vuku bulmaktadır. Yürürlükteki teoriler aracılığıyla ancak bir takım özelliklerini idrâk edebildiğimiz ama mâhiyetini kavrayamadığımız bu GERÇEK in özü erişilemeyen ve pozitif bilimlerin inceleme alanının dışında kalan metafizik bir kavramdır. Bu itibarla bu GERÇEK insan zekâsının bir ürünü olmayıp insrn Ona herhangi bir etkide de bulunamaz. İnsanın bu GERÇEK karşısındaki yegâne tutumu ancak O'nu idrâk etmek ve O'nun varlığına tanıklık etmek olabilir, o kadar!

abone ol

Abone olun güncellemeler posta kutunuza gelsin:

Google takip

  • Gizlilik Politikası ve Şartlar
  •   © Felsefeye giriş bu bir felsefe blogudur by düşündüren sözler 2007

    Back to TOP