KUŞKUCULUĞUN KURUCUSU PYRRHON YA DA BÎR FİLOZOFON DÜŞÜNCELERİNİ BELİRLEYEN ETKENLER ÜZERİNE

Ahmet CEVİZCİ

Antik Yunan kuşkuculuğunun kurucusu olan Pyrrhon (Piron), M.Ö. 365 yılında Elis'te doğmuş ve M.Ö. 275 yılında ölmüştür. Yaşamının büyük bir bölümünü doğduğu kentte geçirmiş olan Pyrrhon'un yaşamındaki en önemii olay, onun İskender'in yanında Orta Asya'ya, Hindistan'a dek gitmiş ve buradan Doğu kültürünü. Hint bilgeliğini öğrenmiş olmasıdır. İskender'in ölümünün ardından, doğduğu kente dönen filozof. Elis'ten bir daha hiç ayrılmamış, burada bir okul kurarak felsefeyle uğraşmıştır. Hemşehrilerinin yoğun sevgi ve saygısına mazhar olan Phyrron'un. öldükten sonra heykeli dikilmiştir.

Felsefedeki öğretmenleri arasında önce Sokrates'in. sonra da Megaralı Euklides'in öğrencisi olan Bryson'la, Abdera'lı Anaksarkhos olan Pyrrhon'un çağdaşları arasında Ksenokrates, Akademi'den Prolemon, ünlü Aristoteles, Lise'den Tteophrastos, Kiniklerden Onesikritos ve Krates, Megaralılardan Stilpon, Eles-Eletriya Okulu'ndan Menedemos ve Kireneli Hegesias bulunmaktadır. Bryson'dan Me'gara Okulu'nun diyalektik anlayışını, bir görüş ya da tezi saçmaya indirgeme yoluyla çürütmek üzere tasarlanmış akıl yürütme ya da argümanlara dayanan eristiği, Anaksarkhos'tan da atomcu felsefeyi ve Sofizmi öğrenmiş olan Pyrrhon. Büyük İskender için yazmış olduğu bir şiir dışında, savunduğu kuşkuculuğun bir gereği olarak, yazılı hiçbir şey bırakmamıştır.

Kuşkuculuğun ikinci büyük düşünürü olan Timon'un öğretmeni olan Pyrrhon'un yaşamı ve görüşleriyle ilgili bilgileri İlkçağ Yunan felsefesinin tarihini yazmış olan Diogenes'ten kuşkuculuğun görüşlerini ve tarihihi yazan Sextus Empirikus'tan. M.S. 2. yüzyılda yaşamış ve geniş kapsamlı bir felsefe tarihi yazmış olan Aristokles'le eserinde pagan düşünürlerden ve bu arada Aristokles'ten geniş kapsamlı alıntılar yapmış M.S.4. yüzyıl filozofu Eusebio'dan derlemekteyiz.

Buna göre, İlkçağ Yunan filozoflarını Aristotelesçi bir bakış açısından ve aklı ya da duyulan temele almaları bakımından sınıflayan Ariktokles'e göre gerçek ve doğru felsefe aynı anda hem akla ve hem de duyulara dayanan, yani rasyonalizmle empirizmin sağlam bir sentezini yapan Aristoteles'in felsefesidir . Öte yandan Elea Okulu, Megaralılar ve Platon, felsefelerinde, duyulara hiçbir şekilde güvenmeyip, yalnızca akla dayanırlar. Buna karşın, Protagaros ve Kireneliler. aklı bir kıyıya atarak yalnızca duyulan temele alır. Söz konusu üç bakış açısının da. felsefî bir bakış açısı olduğunu öne süren Aristokles'e göre, bunlardan yalnızca Aristoteles'inki doğru olup diğer ikisi yanlış görüşlerdir. Oysa, felsefesinde ne akla ne de duyulara dayanan Pyrrhon'un bakış açısı, yanlış bir bakış açısı bile değildir, onun görüşü, hiçbir şekilde felsefî değildir.

Pyrrhon'a şiddetle karşı çıkan Aristokles, onun görüşlerini şöyle özetlemiştir:

"O'nun öğrencisi Timon, gerçekten mutlu olmayı isteyen insanın şu üç sofuyu yanıtlaması gerektiğini söyler:

1. Şeylerin gerçek doğası nedir?,
2. Şeylerin karşısında nasıl bir tavır almalıyız?,
3. Benimsenen tavrın sonucu ne olacaktır?

Timon'a göre, Pyrrhon, şeylerin doğaları gereği, aynı ölçüde belirlenemez, ölçüm ve ayırım kabul etmez olduğunu söylemiştir. Bundan dolayı, algılarımız ve yargılarımız, ne doğru ne de yanlıştır. Öyleyse, ne duyularımıza ne de aklımıza güvenmeli, fakat, herhangi bir tarafa meyletmeden, yargıyı askıya almalıyız. Her şeyle ilgili olarak, onu, inkâr etmek yerine, tasdik etmek olanağı bulunmadığını söyleyerek, bu tavırda ısrarlı olmalıyız. Bu tavrı benimseyenler için sonuç, önce apatheia (yargıyı askıya alma tavrının bir sonucu olarak ortaya çıkan ve hiçbir şeye değer vermemeyle, hiçbir şeyden şöyle ya da böyle etkilenmemekle, herşeye karşı kayıtsız kalmayla belirlenen kayıtsızlık) ve sonra da atanma (sükûnet ve ruh dinginliği) olacaktır. "

Aristokles'in bu açıklamasına göre, Pyrrhon görüşlerini ifade etmeye. Yunan felsefesinin temel sorusunu oluşturan "gerçekliğin ne olduğu sorusunu" sorarak başlamıştır. Daha bu noktada, hem Platon ve Aristoteles'in felsefesinin ve hem de Sokrates öncesi doğa felsefesinin temelinde bulunan, "gerçekliğin, şeylerin doğasının bilenebileceği ve anlaşılabileceği, dünyanın gerçekte ne olduğunun ortaya konabileceği" kabulünü ve bu arada felsefi spekülasyonun meşruluğunu yadsıyan Pyrrhon'a göre, dış gerçeklik bilinemez, zira onun bileşenleri birbirinden ayrılmaz. O şeyler arasında fark bulunmadığını, şeylerin ayırım ve belirleme kabul etmediğini, bize onlan kavrama, tanımlama olanağı verecek bir ölçü olmadığını söyler.

Şeylerin doğasının, gerçekliğin algı yoluyla da, akıl yoluyla da bilinemez olduğunu söyleyerek, dış dünyayı felsefi tartışma ve araştırmanın konusu olmaktan çıkaran Pyrrhon, doğruluk ve yanlışlıktan da vazgeçmek gerektiğini de öne sürer. Doğruluk bakımından, hemen tüm İlkçağ filozofları gibi,'tekâbüliyete dayalı bir doğruluk anlayışı benimseyen Pyrrhon'a göre, doğru bir algı, inanç ya da yargı nesnesine uyan, konusuna karşılık gelen, objesini yansıtan bir inanç ya da yargıdır. Oysa nesnesi, kendisine karşılık gelen olguların bilinemediği bir inanç ya da yargı, ne doğru ne de yanlıştır; onun doğruluk değeri de belirlenemez, bilinemez.

Tezini herhangi bir argümanla desteklemeyen Pyrrhon'un bu görüşleri ve buradaki akılyürütmesi, öğrencisi Timon'dan ve başka kuşkuculardan kalan fragmanlar aracılığıyla yeniden kurulabilir. Bunlardan birine göre, kuşkucu, "balın gerçekte tatlı olduğunu iddia etmiyorum, fakat tatlı göründüğünü teslim ediyorum." demektedir. Bu, kuşkuculuğun kurucusu Pyrrhon'un, gerçeklikle görünüş, kendinde şeyle fenomen arasında bir ayrım yaptığı anlamına gelir. Başka bir deyişle fenomen ya da bir şeyin görünüşüyle, bir şeyin zihinden bağımsız varılğı; algılandığı şekliyle nesne ve insanın deneyinden bağımsız olarak varolan nesne; öznel ve nesnel olan; ve bu arada, "Bal tatlıdır (esti)" önermesiyle. "Bal tatlı görünmektedir" (phainetai) önermesi arasında bir ayırım yapan Pyrrhoncu bakış açısı, fenomeni, yani bir kişinin öznel deneyiyle ilgili bir yargıdan başka bir şey olmayan ikinci önermeyi kabul edip, söz konusu duyu önermesini eylemin temel ölçüsü hâline getirirken, balın kendisi, yani algısal bir nesne üzerine olan birincisini meşru bir önerme olarak görmez. Şeylerin gerçek doğası bilinmediği için, onların özellikleriyle ilgili öznel deneylerin nesnenin bizzat kendisinin doğru bir tanımını verdiğinin söylenemeyeceği, bu tür deneylerin doğru ya da yanlış olmadığı dikkate alınırsa, bizden bağımsız balın gerçekten tatlı olduğunu öne süremeyeceğimizi söyleyen Pyrrhon'a göre, ikinci önerme nesnenin deneyden bağımsız özellikleri hakkında bir iddiada bulunmadığı, fakat yalnızca nesnenin tecrübe edilen bir niteliği hakkında olduğu için, doğrulanabilir ve dolayısıyla kabul edilebilir bir önermedir.

Bundan dolayı, Pyrrhon ya da gerçek bir kuşkucunun herşeyden kuşku duyduğunu, hiç bir şeyi kabul etmediğini söylemek doğru değildir, zira o, görünüş ya da fenomenlerden kuşku duymaz. Nitekim, öğrencilerinden Timon, "her yerde görünüşlerin hüküm sürdüğünü" belirtirken, Diogenes, ünlü felsefe tarihinin Pyrrhon üzerine olan bölümünde, kuşkucuların "Biz, görünenin gerçekten varolduğunu kabul etmeksizin, yalnızca gözle görülen olguyu kabul ediyoruz" dediğini söyler ve hemen ardından, Pyrrhoncularla ilgili olarak şunları ekler:

"Biz (Pyrrhoncular), ateşin yaktığını algılıyoruz; fakat, yakmanın onun doğasını meydana getirip getirmediğine gelince, yargıyı askıya alıyoruz. Bir insanın hareket ettiğini, ve yok olup gittiğini görüyoruz; fakat onun bunu nasıl yaptığım bilmiyoruz. Biz, yalnızca fenomenlerin gerisindeki bilinemez tözü kabul etmeye karşı çıkıyoruz."
Yine, aynı eserde kuşkucu geleneğin başka bir önemli düşünürü olan Aenesidemos'un Pyrrhonca Konuşmalar adlı yitik eserinde şunları söylediği ifade edilir:

"Pyrrhon, karşıt kanıt ya da neden eşdeğerde olmasından dolayı, hiçbir şeyi dogmatik bir biçimde tasdik etmez, fakat görünüşlerin, gözle görülür olguların yol göstericiliğini benimser."
İnsanların yalnızca şeylerin kendilerine nasıl göründüğünü bilebileceğini, aynı şeylerin farklı insanlara farklı göründüğünü ve bizim bu görünüşlerden hangisinin doğru olduğunu, hangi insanın haklı olduğunu söyleyemeyeceğimizi savunan Pyrrhon'a göre, her iddia için, birbirlerine çelişik olan iki kamt ya da düşünce ileri sürülebilir. O, bütün bunların, biz insanlann hiçbir şeyden emin olamayacağımızı, ve hiçbir konuda kesinliğe ulaşamayacağımızı gösterdiğini, bundan dolayı, bilge kişiye düşen şeyin, görünüşün gerisindeki gerçeklik üzerine konuşmak, varlığın İdealardan ya da madde ve 'form'dan meydana geldiğini söylemek yerine, bu türden anlamsız spekülasyonlardan vazgeçmek ve hiçbir konuda hüküm vermeyerek, yargıyı askıya almak olduğunu belirtir. Bilgi kişi, hiçbir şey hakkında, onun belirli bir şey olduğunu söylememeli, "o böyledir" demek yerine, "bana böyle görünmektedir" ya da "böyle olabilir" demelidir. Söz konusu yargıyı askıya alma tavrının Pyrrhon'a göre, yalnızca kuramsal değil, fakat pratik bir anlamı vardır. Epokhe, aynı zamanda her türlü değer biçmeden kaçınmak ve dolayısıyla nesnelerin kendisine yönelmiş her türlü istek ve arzudan uzak durmak demektir.

Pyrrhon, aynı kuşkuculuk ve yargıyı askıya alma tavrını, değerler alanına da yansıtır. Hiçbir şeyin kendi içinde güzel ya da çirkin, doğru ya da eğri olmadığını; en azından bizim onun güzel ya da çirkin olduğundan emin olma olanağımız bulunmadığını söyleyen Pyrrhon'a göre, "doğası itibariyle iyi ya da kötü olan hiçbir şey yoktur." Dışımızdaki şeylerin bizim açımızdan en küçük bir farklık yaratmaması gerektiğini; neyin iyi, neyin kötü olduğu konusunda belli bir görüşe sahip olmamanın, sıkıntı ve güçlüklerden kurtulmanın en önemli yollarından biri olduğunu öne süren Pyrrhon'a göre, şeyler arasında ayırım yapmak, bazılarını iyi, bazılarını kötü olarak sınıflamak birtakım nitelikleri nesneleştirmekten, insanın kendi kendisi için birtakım engeller yaratmasından başka bir şey değildir. O, insanların kendi hatalarından dolayı mutsuz olduklarım; iyi olduğunu sandıkları bir şeyden yoksun oldukları, ya da sahip olduklarında, onu yitirmekten korktukları için acı çektiklerini; kendilerinde kötü olduğuna inandıkları bir şey bulunduğu için umutsuzluğa kapıldıklarını söyler. V Brochard'ın da belirttiği gibi, Pyrrhon için tek bir iyi vardır: Kuşku.

Şeyler arasında bir ayırım gözetmeme, yargıyı askıya alma, hiçbir konuda hüküm vermeme tavrının sonucunda, ortaya hiçbir şeye değer vermeme, mutlak bir kayıtsızlık ve aldırmazlık, hiçbir şeyden şöyle ya da böyle etkiknmemeyle, herşeve karşı kayıtsız kalmayla belirlenen bir sükûnet ve ruh dinginliği hâlinin çıkacağını söyleyen Pyrrhon'a göre. kuşkunun nihaî hedefi, tam bir duygusuzluğa karşılık gelen, bu iradesizlik ve cansızlık hâlidir. Pyrrhon'a göre, kuşkucu felsefe insanı böylelikle mutluluğa götürebilir, zira bu felsefe, ona göre, insana, varlığın bilgisinin olamayacağını göstermekle, bu tür bir bilgiyi, varlık üzerine spekülatif tartışmayı anlamsız hâle getirir, bilginin olanaksız olduğunu gösterirken de insanı boş kuruntulardan kurtarır.

Ona göre ölümün ne olduğunu bilmediğimize ve aynı şekilde ölümden sonraki yasam hakkında bir bilgimiz olamayacağına göre ölümden hiç korkmamamız gerekir. Çünkü insan bilmediği ve bilemeyeceği şeylerle ilgili olarak korku ve tedirginlik içinde olamaz. Bilgi olanaklı olmadığı için. insan bilgilenmek amacıyla araştırma yapmaz ve kendisini zahmete sokmaz. İnsan için her bakımdan rahatlatıcı ve huzur verici olan bu duruma, Pyrrhon, ruhsal huzur ve sükûnet anlamına gelen, ataraxia adını vermiştir.

Özgün görüşleriyle felsefe tarihinde kuşkuculuk adı verilen akımın kurucusu olan Pyrrhon'un bu görüşleri hangi etkenlerin sonucudur? Bizim görüşümüze göre, bir filozofon görüşlerini belirleyen üç etken söz konusudur. Bir filozofun görüşlerini belirleyen bu etkenler sırasıyla, filozofon kendisinden önceki felsefeden, üyesi olduğu gelenekten aldığı etkiler; içinde bulunduğu siyasî ve toplumsal koşullar ve nihayet kendi mizacıdır. Buna göre. bir filozof belli bir geleneğin üyesi olup, kendisinden önce yaşamış olan filozofların görüşlerinden yararlanabileceği gibi, aynı filozoflardan, onların görüşleriyle hesaplaşma anlamında da etkilenebilir. Buna göre, Sofistler ya da Sokrates olmadan Platon olmayacağı gibi. Platon olmadan da Aristoteles ya da Plotinos herhalde olamazdı. Aynı şekilde, Descartes ve zihinden yola çıkan bakış açısı olmasa. İngiliz empiristleri ya da Spinoza ve Leibniz daha farklı olurdu. Yine, aynı rasyonalistlerle empiristler olmasa, Kant da olamazdı.

Filozofun yaşadığı tarihsel dönem, içinde bulunduğu toplumsal koşullar, filozofun görüşlerini belirleyen ikinci etkendir. Buna göre, din Ortaçağ kültüründen çok önemli bir rol oynamış. Skolastik felsefe ve rasyonel bir yaşam görüşü üzerinde de çok temelli bir etki yapmıştır. Tıpkı günümüzde, bir filozofon düşüncelerini oluştururken zorunlu olarak eldeki bilimsel bilgileri dikkate alması, ulaşılan bilimsel bilgi düzeyinin filozofon düşünceleri üzerinde önemli ve belirleyici bir etkisi olması gibi, Ortaçağ'da da filozof, felsefi düşüncelerini dinî dogmalarla uzlaştırma çabası içinde olmuştur. Aynı şekilde, Saint-Simon, Comte, Marks ve Nietsche'nin felsefeleriyle belirlenen 19. vüzyıl felsefesi, endüstri çağının felsefesidir. Nitekim, sözü edilen filozofların geniş kapsamlı ve eyleme yönelik toplum anlayışları, endüstri alanındaki gelişmelerin bir sonucu olarak, özellikle bu çağda yaygınlaşmış olduğu içindir ki. 19. yüzyıla ideoloji çağı adı verilmiştir.

Bir filozofon görüşlerini belirleyen, üçüncü ve sonuncu etken, onun mizacıdır Buna göre mizacı, manevî yapısı, filozofu dünyayı kendi bakış açısından, kendi çerçevesinden görmeye zorlar. W.K.C. Guthrie'nin de belirtmiş olduğu gibi. farklı mizaçları olan farklı filozoflar, temel felsefi sorulara farklı yanıtlar vermek durumundadırlar. "Gerçekliğin ne olduğu?" sorusuna, bir filozofun onun Tanrı'nın zihnindeki bir ide, bir başkasının hareket halindeki madde yanıtını verdiğini düşünelim. Bunlar farklı türden insanlar olup onların yanıtları da farklı türden olmak durumundadır. Soruyu daha özelîeştirirsek. "şu masanın ne olduğu?" şeklinde değiştirelim. Böyle bir soruya, hemen ve âdeta içgüdüsel olarak, "tahta" veya "üzerine kitap konulacak, üzerinde yazı yazılacak şey" yanıtı verilebilir. Bunlardan her ikisi de meşru felsefi yanıtlar olup, sırasıyla maddeciliğe ve teleolojizme elverişli bir mizacı açığa vurur. Yine mizacı, genel yapısı, bir filozofon felsefenin temel dallarından birini ya da diğerini seçmesini neden olur. Buna göre bir filozof ahlâk ve siyaset felsefesini ön plâna çıkartırken, bir başkası, yalnızca bilgi üzerine felsefe yapabilir. Nitekim, son derece titiz olup. insanı bir bütün olarak değerlendiren Kant gibi bir filozofun, varlık, bilgi, değer alanlarına neredeyse eşdeğer bir ağırlık verdiği yerde, Spinoza gibi ezelî-ebedî bir mutluluk arayışında olan rasyonalist bir metafizikçi, ahlâkı ön plâna çıkartmıştır. Ahlâk ve siyaset yapmayı amaçlayan, fakat zamanının insan ve toplumunun, günübirlik reform'larla ıslah edilemeyeceğine inandığı için ahlâk ve siyaset alanındaki.geniş kapsamlı projesini gerçekleştirmek için. ayrıntılı bir metafizik kurmak zorunda kalan Platon'un öğrencisi Aristoteles bilim adamı mizacının da etkisiyle işe varlık ve bilgiden başlamıştır.

facebook

twitter

İzleyiciler

  • Gizlilik Politikası ve Şartlar
  •   © Felsefeye giriş bu bir felsefe blogudur by düşündüren sözler 2007

    Back to TOP