Nietzsche'den Seçmeler - 5

1-Her sanatçı, doğanın özünde dolaysız olarak bulunan sanat nitelikleri karşısında, bir "öykünücü"dür. O, ya Apollo'ca bir düş sanatçısı, ya Dionysos'ca bir coşkunluk sanatçısı ya da Grek tragedyasında olduğu gibi hem coşkunluk hem de düş sanatçısıdır.

2-Biz, görünüşü zaman, uzam, nedensellik -ilkeleri- içinde sürekli bir oluş, gerçek bir yokoluş, başka deyimle deneysel gerçeklik olarak algılamalıyız. Çünkü bütün bunları görünüş içinde kavrar ondan oluştururuz. Bir kez olsun, kısa bir süre için, kendi özel "gerçeklik"imizi bir yana bırakalım, kendi deneysel varlığımızı evrenin varlığı gibi bir yaşantı içinde, temel Bir'in ortaya konmuş bir tasarımı olarak kavrarız. Düş, bize, görünüşün görünüşü niteliğinde, temel tutkunun daha yüksek bir sevinci durumunda, görünüşe yönelik biçimde verilir. Bu nedenden ötürü, doğanın özünde, şu yazılıp anlatılamayan salt sanatçıda, salt sanat yapıtında bulunan, sevinç vardır, "görünüşün görünüşü" de yalnız budur.

3-Bize göre içine kapalı bir sanatçı pek de iyi sayılmaz. Sanatın her türlü aşamasında, içine kapananın başarısını "Ben"den çözülmede buluruz, her bireysel istencin, dileğin burada susması gerekir. Biz, varlığa yönelik bir tutum olmadan, ilgi duyulan salt bir görüşe bağlanmadan, gerçek, güvenilir bir sanat ürününün bulunabileceğine inanamayız.

4-Ozan yalnız kendinden doğan değişik türde nesnelleşmelere, evrenin kımıldatıcı bir odağı olarak, "ben" diyebilir: bu benlik görüntüyü sağlayan deneysel-gerçek insanların özdeşi değildir, bu biricik gerçektir, sonsuz olan, varlığın temelinde bulunan, olmakta olan, dingin bir benliktir. Onun görüntüleriyle salt üstün usun bakışı varlığın temeline değin iner.

5-Bizim tüm sanat bilgimiz bir sanıdır, çünkü biz bilen bir varlık olarak sanat komedyasının biricik yaratıcısı ve gözlemcisi durumunda, sonsuz üstün usu ortaya koyan bu varlıkla bir olmadığımız gibi özdeş de değiliz. Sanatçıya özgü yaratıcılığın eylemi içinde üstün us evrenin bu özgün sanatçısıyla karışıp kaynaşmıştır, sanatın sonsuz varlığı konusunda yalnız üstün usun bilgisi bulunmaktadır, çünkü ancak o böyle bir durumdadır. Bu durum, şaşılası nitelikte korkunç bir masal görüntüsüne benzer. Bu masal, gözlerini çevirir, kendi kendine bakar, işte üstün us, ancak, burada bir öznedir, konudur, ozandır, oyuncu ve oyunu gözlemleyendir.

6-Apollo'ca ilişkiler içinde, müzikten söz edebilmek için, ozan bütün doğayı kendi içinde sonsuzca isteyen tutkuya kapılan, aşırı özlem duyan bir varlık diye anlar. Ozan, müziği görünümler içinde yorumlar, Apollo'ca gözlemin sessiz deniz durgunluğundaki dinginliğine dalar, içinde bulunduğu müzik ortamının etkisiyle gördüğü sıkıştırıcı, sürükleyici, kuşatıcı bütün devinimleri bile bir ezgi olarak duyar. Kendini böyle bir ortamda gören ozanın, kendi görüntüsü, sevinçten yoksun bir duygu içinde karşısına dikilir, kendi istenci, özlemi, iççekişi, yakınışı bir olur; müziği de böyle yorumlar.

7-lirik, müziğin özüne bağlıdır, müziğin kendisi bile yetkin sınırsızlığı içinde kavramı, görüntüyü gereksemez, onları ancak yanında taşır. Ozanı görünümler içinde konuşmaya iten şiiri, en geniş ölçüdeki bir genellik ve gerçeklik içinde bile, müzikte bulunmayan bir nesneden söz edemez. Bu yüzden, müziğin simge evreni dille tükenici bir bağlaşım içine girmez, onu aşar. Çünkü müzik temel Bir'in gönlünde derin bir karşıtlığa, temel acıya, simgesel olarak dayanır, böylece bir ortamı simgeleştirir, bu evren her görünüşün üstünde, her görünüşün önündedir. Onun karşısında her görünüş bir benzerlik olmaktan öteye geçmez. Bu nedenle dil, görünüş olaylarının bir öğesi, bir simgesi olarak müziğin çok derin içevrenini hiçbir zaman ve hiçbir yolla açıklayamaz, anlatamaz, onlar olduğu gibi kalır, dil müziğe ancak öykünmeyle yönelir, onun müzikle ancak dıştan ilintisi olabilir. Öte yandan pek derin bir anlamı bulunmasına karşılık lirik bir anlatımla bizi müziğe bir adım bile yaklaştırmaz.

8-Artık avunma iş görmüyor, tutku ölümün ardınca bir evrene doğru giderek, tanrıları aşıyor. Varoluş, onun tanrıların ya da öteki ölümsüz evrende ışıyan yansıması yadsınıyor. İnsan, bir kez görülen gerçekliğin bilincinde, şimdi her yerde yıkımı, oluşun saçmalığını görüyor. İnsan, Ophelia'nın yazgısındaki simgeyi şimdi anlıyor, orman tanrısı Silenin bilgeliğini öğreniyor: ondan tiksiniyor.

9-Gerçek bir ozan için sanılara kapılmak söyleve yaraşır öğe değildir. Ozan için önemli olan, ona gerçek gelen, özümleyici bir görüşün kavramın yerini almasıdır. Ozan için kişilik derlenip toplarlanmış bütünün birlikte aranmış bireysel öğelerinden doğmamıştır, onun gözlerinin önünde bulunan, bıktırıcı, canlı bir kimsedir. Bu kimse ressamın görüşünden ancak sürekli ve uzun yaşayışı, davranışıyla ayrılır.

10-Biz, şiir konusunda çok soyut konuşuyoruz, bu bizim hep kötü yetişsin diye çalışmamızdandır. Temelde estetik olay yalındır, insanda sürekli olarak canlı bir oyunu görmek, her zaman tinsel varlıklarla kuşatılmış olarak yaşamak için, yetenek vardır, işte ozan böyledir, insan, kendiliğinden davranmak, başka gövdeler ve tinler konusunda özgürce konuşabilmek için, bir iç itimi sezer, dramatikçi böyle olur.

abone ol

Abone olun güncellemeler posta kutunuza gelsin:

Google takip

  • Gizlilik Politikası ve Şartlar
  •   © Felsefeye giriş bu bir felsefe blogudur by düşündüren sözler 2007

    Back to TOP