5. Türk milliyetçiliginin doguşu

Üzerinde durdugumuz geçiş döneminin en önemli düşünce akımlarından, ideolojilerinden biri ise özel olarak ikinci Meşrutiyet döneminde agırlık kazanmış olan Türk milliyetçiligidir. Tanzimat, dinleri ve milliyetleri ne olursa olsun bütün Osmanlı yurttaşlarının kanun önünde eşitligi, yani hukuk eşitligi kavramını ön plana çıkartmıştır. Namık Kemal’in içinde bulundugu Yeni Osmanlılar buna, Fransız devriminden kaynaklanan diger önemli bir fikri, bir Osmanlı yurdu ve Osmanlı ulusu yaratma projesini eklerler. Ancak XIX. yüzyıl boyunca Hıristiyan unsurlar arasında görülen ulusal bagımsızlık hareketleri, yüzyılın sonuna dogru imparatorluk bünyesinde yeralan Arnavutlar ve Araplar gibi Müslüman unsurlar arasında da benzeri hareketlerin ortaya çıkışı Osmanlı aydınlarından bir kısmını yeni bir kavrama, Osmanlı yurdu ve ulusuna karşı Türk yurdu ve Türk ulusu, Türk milliyetçiligi kavramına götürür. Bu Türk yurdu ve Türk ulusu esas olarak iki şekilde anlaşılır:

Yurt olarak Anadolu’ya dayanacak ve ulus olarak Osmanlı imparatorlugu içindeki Türkleri esas alacak bir milliyetçilikle, yurt olarak Türklerin yaşadıkları bütün dünyayı, Turan’ı içine alacak ve ulus olarak da bu cografyada yaşayan bütün Türkleri birleştirecek bir milliyetçilik. Daha önce bazı hazırlıkları olmakla birlikte Türkçülügü, Türk milliyetçiligini bilinçli bir siyasi, iktisadi, kültürel bir proje, bir ideal olarak ortaya ilk atan kişi 1904’te yayımladıgı Üç Siyaset Tarzı adlı kitabıyla Yusuf Akçura olur. Bu dönemden sonra içlerinde Ömer Seyfettin, Ahmet Agaoglu, Ziya Gökalp olmak üzere birçok yazar, düşünür bu akımın savunucuları ve temsilcileri olurlar.

Türk milliyetçiligi ideali, kısa zamanda etkisini her alanda gösterir. Dilde Türkçülük, Türkçe’nin işlenmesi, geliştirilmesi, sadeleştirilmesi, Batılı eserlerin sade Türkçe’ye çevrilmesi talepleri ile kendini gösterir. İktisatta Türkçülük, ulusal bir ekonominin geliştirilmesi, ulusal bir burjuvazinin yaratılması hedefi olarak ortaya konur. Edebiyatta Türkçülük, Ömer Seyfettin’de oldugu geçmiş Türk tarihinin ve kahramanlarının yüceltilmesi, böylece bir Türklük gururu ve bilincinin yaratılmasına yönelir.

Bu noktada önemle üzerinde durulması gereken bir nokta, Türk milliyetçiligi akımı içinde yeralan düşünürlerin Türklük ve islam arasında bir çelişki görmemeleridir. Bunlara göre ulus din, dil, ırk, tarih, örf ve adetlerden vb. oluşan ortak bir duyguyu, ortak bir düşünceyi, gelecege ilişkin ortak bir ideali paylaşan insanlar toplulugudur. Ulusu meydana getiren şeyler arasında en önemli bir unsur olarak din de vardır. Din, her ulusta özel bir karakter, ulusal bir kimlige bürünür. Dolayısıyla Türk milliyetçiligi, islam dinini dışlamak şöyle dursun, önemli kurucu bir bileşeni olarak onu içine almak zorundadır. Ahmet Agaoglu bu görüşü, güçlü bir şekilde dile getirdigi gibi Türk milliyetçiligin bayrak ismi olan Gökalp de ünlü Türkleşmek, islamlaşmak, Çagdaşlaşmak projesinin içine bir ilke olarak sokar. Ancak daha sonra oldugu gibi bu dönemde de Türkçülük, islam’ın temelde milliyetçiligi reddettigini, onun islam’daki kardeşlik duygusuna aykırı oldugunu ileri süren bazı islamcıların eleştirisine ugramaktan kurtulamaz. Meşrutiyet dönemi, Türk milliyetçiliginin birinci biçimi, yani yurt olarak Anadolu’yu, ulus olarak Osmanlı imparatorlugu içinde yeralan Türk unsurunu hedef alan milliyetçilik görüşü ise Cumhuriyet Türkiye’sinde benimsenerek devam ettirilir. Türklükle islamlık arasında herhangi bir çelişki olmadıgı görüşü ise daha güçlü bir şekilde savunularak, yine XX. yüzyıl Türkiye’sinde Türk-islam sentezi görüşünü ileri sürenler tarafından devam ettirilir.

Cumhuriyet öncesi geçiş döneminin en etkili düşünürü olan Ziya Gökalp, bir telifçi, uzlaştırmacıdır. Onun projesini en iyi ifade eden şey, bizzat kendisinin ortaya atmış oldugu "Türkleşmek, islamlaşmak ve Çagdaşlaşmak" idealidir. Gökalp’in bu projesinde dışarıda tuttugu ana akımlar görüldügü gibi liberalizm ve sosyalizmdir. O gerek liberalizmin, gerekse sosyalizmin insan ve toplum anlayışlarına karşıdır. Bireycilikle toplumculugu birleştirerek her ikisini aynı potada halk ve ulus potasında eritmek ister. Girişim özgürlügünü ve mülkiyetin dokunulmazlıgını ortadan kaldırmak istemez. Ancak onların yaratacagı sınıflaşma ve sınıf çatışmalarının zararlarına inanır. Devletin ekonomiye müdahele etmesini uygun bulur. Ancak bunun da bireyi ortadan kaldırma, bireysel mülkiyeti yok etme, her şeyi devlete irca etme noktasına kadar gelmemesini uygun bulur.

Gökalp’in düşüncesinin temelinde de ulus kavramı bulunur. Ulus aynı dili konuşan, aynı dini paylaşan, aynı ahlaki degerlere inanan, aynı estetik zevkleri olan, bunlarla ilgili olarak aynı egitimi almış bireylerin meydana getirdigi tarihsel, kültürel, ruhsal bir topluluktur. Bütün bunların sonucu olarak, ulusların ortak fikirleri ve ortak bilinçleri vardır. Bu ortak fikir ve bilinç, toplum içinde dayanışma, güven ve ortak degerler yaratır. Ulus ne liberallerin düşündükleri gibi her biri kendi kişisel, bireysel çıkarları ve hedefleri peşinde koşan insanların meydana getirdigi ve sadece ekonomik işbirligine veya aynı siyasal yasamaya tabi yapay bir varlıktır, ne de sosyalistlerin düşündügü gibi çıkarları birbirlerine zıt sınıfların birbirleriyle savaş halinde bulundugu gerilimli bir toplumsal örgütlenmedir. Ulus, tarihin ve kültürün ürünü olan ve bireyleri arasında bir ruh birliginin, duygu ve düşünce birliginin, zevk birliginin oldugu dogal-kolektif bir varlıktır.

Gökalp’in düşüncesinin ikinci temel kavramı kültür-uygarlık ayrımıdır. Ona göre kültür dogal, tarihsel ve ulusaldır. Yukarıda söyledigimiz ortak fikir, duygu ve zevkleri ifade eder. Bir başka ifade ile kolektif bilinci veya vicdanı temsil eder. Buna karşılık uygarlık ne dogal ne ulusaldır. O, farklı ve çeşitli uluslara mensup bireylerin bireysel düşünce ve yaratımlarının ürünüdür. Uygarlık ruhsal degil akılsal, öznel degil nesnel, kolektif degil bireysel yaratımlar toplamıdır. Bundan dolayı uygarlıkla kültür, birbiriyle çatışma içinde olmak zorunda olmadıgı gibi bir kültürün bir ulustan digerine aktarılmasının mümkün olmamasına karşılık uygarlık, farklı uluslar tarafından paylaşılabilir. Bir kültürün bir başka kültürden, bir ulusun başka bir ulustan alabilecegi şeyler de ancak bilim, felsefe, teknik gibi Gökalp’e göre sadece uygarlık alanına ait olan unsurlar olabilir.

Gökalp böylece Batı’dan uygarlıkla ilgili unsurların alınmasını meşru kıldıgını düşündügü gibi uygarlıkla ile kültürün, Batı uygarlıgı ile Türk kültürünün birbirlerini karşılıklı olarak dengeleyebilecegi ümidindedir ve yine böylece bireyci, akılcı, evrenselci aydınlarla, toplulukçu, yerelci, ruhçu halk arasında bir uzlaştırma, uyum gerçekleştirme iddiasındadır. islam’ın bir din olarak kültürün önemli bir bileşenini, kolektif vicdanın ayrılmaz bir parçasını meydana getirmesinden dolayı islam’la Türk kültürü arasında da bir gerilimin olmaması gerektigi görüşünü de göz önüne alırsak, Gökalp’in böylece belki biraz da fazla kolayca olmak üzere Türklük, Müslümanlık ve batıcılık veya milliyetçilik, islamcılık ve çagdaşlaşma arasında kapsamlı bir uzlaştırma girişimi olan projesinin boyutlarını kavrayabiliriz. Ancak her uzlaştırmacı girişimin başına geldigi gibi bu uzlaştırmacılıgın da ilerde, uzlaştırılmasına çalışılan bu üç ideolojiyi saf bir biçimde korumak gerektigine inanan katı savunucuları tarafından ciddi eleştirilere maruz kaldıgını hatırlatmamız gerekir.

ANA FiKiRLER

Osmanlılarda Tanzimat’la başlayan ve Cumhuriyet’in ilanı ile sona eren dönem imparatorlugun, devletin ve toplumun Batı kaynaklı kurum ve kavramlarla çagdaşlaştırılması çabalarına tanıklık eder. Bu çabalar esasta pratik, pragmatik amaçlıdır. imparatorlugun varlıgını koruma, bunun için özellikle askeri, idari, siyasi alanda gerekli yenilikleri yapma ihtiyaç ve amaçlarından kaynaklanır. Ancak zamanla genişleyerek tüm bir toplumun, toplumsal kurumların, bireylerin zihin yapılarının degiştirilmesi projesine dönüşür.

Osmanlıların modernleştirme projesi, teorik bir hazırlık dönemi olmaksızın başlar. Teorik-felsefi problemler zamanla Osmanlı aydınlarının ufkunda ve gündeminde yerlerini alırlar. ikinci Meşrutiyet dönemi siyasi düşünceler, projeler açısından oldugu gibi saf felsefe problemlerinin tanınması ve ele alınıp işlenmesi açısından çok zengin bir laboratuar görüntüsü gösterir. Bu baglamda olmak üzere dönemin belli başlı batılı filozofları, düşünce akımları, felsefe tartışmaları tanınır ve tartışılır. Osmanlı aydınları arasında materyalizm-spritüalizm, pozitivizm, liberalizm, sosyalizm, marksizm taraftarları ve karşıtları kendilerini gösterir.

Bununla birlikte asıl tartışmalar batıcılık- islamcılık kavram çifti ekseninde cereyan eder. islamcılar arasında geleneksel islamcılar ve daha büyük bir çogunluk olmak üzere islam’ın modernleştirilmesini savunan modernist islamcılar vardır. Bunlar Batı’dan bilim ve teknigin alınması, geri kalan alanlarda, özellikle sosyal ve ahlaki degerler alanında islam uygarlıgının geleneksel kurum, kavram ve degerlerinin korunması gerektigi görüşündedirler.

Bu geçiş döneminde batıcılara en çekici görünen Batılı akım, pozitivizm olur. Pozitivizm, aklı ve bilgiyi temsil eden seçkin bir azınlık eliyle toplumun iradi olarak düzen ve istikrara kavuşturulabilecegi ve sürekli bir ilerleme içine sokulabilecegi görüşüyle imparatorlukta birlik ve ilerlemeyi saglamak isteyen aydın-bürokratların toplumsal mühendislik projelerine en uygun bir kuram olarak görünür. Öte yandan pozitivizmin modası geçmiş bir zihniyetin ürünü olarak gördügü geleneksel din yerine insanlık dinini geçirme, geleneksel siyasal, toplumsal, ahlaksal kurum ve degerleri aklın ve bilimin ışıgında sorgulama ve yeniden düzenleme hedefleri, hümanizmi, evrenselciligi de serbest zihniyetli, eleştirici birçok Osmanlı aydınını derinden etkiler.

Tanzimat’tan Cumhuriyet’e giden geçiş dönemi süreci içinde Cumhuriyet Türkiye’sinde varlıgını koruyacak ana düşünce akımları, toplum projeleri, ideolojiler ve dünya görüşlerinin teşekkül ettigi gözlemlenir. Bu ana ideolojileri en genel olarak aydınlanmacı, islamcı, milliyetçi, liberal, solcu ideolojiler olarak sınıflandırmak mümkündür. Bunlar saf, ideal modellerdir. Aralarında birtakım geçişler, sentezler mümkün oldugu gibi bir düşünür aynı zamanda bunlardan hem biri, hem digeri içinde yer alabilir. Bu sentez çabalarının bilinen en iyi örnegi türkleşmek, islamlaşmak ve batılılaşma arasında herhangi bir çelişki görmeyen veya bir uzlaşma, uyum saglamak isteyen Ziya Gökalp’tir.

abone ol

Abone olun güncellemeler posta kutunuza gelsin:

Google takip

  © Felsefeye giriş bu bir felsefe blogudur by düşündüren sözler 2007

Back to TOP