Cicero ve De Natura Deorum (Tanrıların Doğası) - 3

Clitomachus’un ölümünden sonra okulun başına geçen Larissalı Philo ile Academia, Dördüncü dönemine girer. Bu dönemde Philo’nun öncülüğünde Eski Academia ile Yeni Academia öğretilerini uzlaştırma yönünde bir çaba sergilenir. Kendinden önceki filozofların bilgi kuramıyla ilgili olarak, Stoacıların getirdikleri ölçütlere karşı çıkmakla birlikte bilginin olabilirliğini reddetmediklerini ve özellikle Carneades’in vurguladığı ‘olası bilgi’ kuramının Plato’dan bu yana süregeldiğini söyler.

Philo’nun öğrencisi Antiochus’la Academia’da Beşinci ve Son Dönem başlar. Antiochus, Academia’nın Platocu öğretiden tamamen uzaklaştığı düşüncesiyle Arcesilas ve Carneades’in önderlik ettikleri Kuşkuculuğu bırakarak Eski Academia’nın daha gelenekçi ilkelerine geri döner. Platocu bir temel üzerine döneminin eklektik eğilimiyle Academia, Stoa ve Peripatetik öğretileri tek bir sistem içinde birleştirmeyi dener.

Academiacılar tanrılar konusuna da okullarının genel eğilimi olan kuşkucu bakış açısıyla yaklaşmaktadırlar. Tanrılarla ilgili nesnel bir kesinlik olmadığı görüşünde birleşirler, ancak diğer konularda olduğu gibi her türlü aceleci yargıdan kaçınmak gerektiğini de vurgularlar.

Cicero’nun De Natura Deorum’u tam olarak bitirmeyip son düzeltmelerini yapmadığı, hatta bu kitabını yayımladığına ilişkin bir kanıt olmadığı düşünülmektedir. Cicero eserini kaleme alırken Plato’nun izinden giderek karşılıklı konuşma yöntemini kullanır, ancak bu yöntemi kullanışında ondan oldukça farklı bir üslup geliştirir. Plato’nun diyaloglarında Socrates çapraz sorularla konuşmanın akışına yön verir. Oysa Cicero’nun diyaloglarında her konuşmacı kendi benimsediği görüşleri sözü kesilmeden bütünüyle dile getirdikten sonra di­ğer konuşmacı söz alıp kendi eleştirilerini yöneltir. Sonuçta her bir soru açık bir çözüme ulaştırılmaksızm lehte ve aleyhte tartışılır. Amaç diyalogların yardımıyla farklı fikirlerin ortaya konmasını ve bir sorunun birbirine karşıt yönleriyle ele alınıp içeriğinin tüm çıplaklığıyla sergilenmesini sağlamaktır.

De Natura Deorum Cicero’nun da dinleyici (1.7.17) olarak bulunduğu üç kişi arasında geçen kurgusal bir söyleşidir. Dyck, Cicero’nun bu söyleşide sadece bir dinleyici olarak varlığını açıklamasının ona eserinin diğer bölümleri için pek çok yarar sağladığı kanısındadır; öncelikle bu söyleşiyi kitap haline getirirken dinlediklerini doğrudan doğruya aktarmasını sağlar, ikinci kitapta Balbus evrenin düzeninden yola çıkarak geliştirdiği tezinde Cicero’nun Aretea’dan Latinceye çevirdiği bölümlere yer verdiğinde (2.40.104) Cicero kendi kendisine iltifatlarda bulunur, son olarak söyleşide dört kişinin varlığı konunun bir tarafta Velleius ve Cotta, diğer tarafta ise Cicero ve Balbus arasında eşit olarak paylaştırılmasına ve söyleşinin bir sonuca bağlanmasına olanak tanır; böylelikle Cicero kita­bin sonunda usta bir Academiacı tavrıyla kararını dikkatli bir biçimde, doğrudan doğruya yanıt vermekten kaçınarak şöyle açıklar: “Cotta’nın söyledileri Velleius’a doğru görünüyordu, bense Balbus’un söylediklerinin gerçeğe daha yakın olduğunu düşünüyordum.”

Cicero otobiyografik önsöz niteliği taşıyan giriş bölümünde felsefe alanında aldığı eğitimle ve kendisini felsefe konusunda yazılar yazmaya iten nedenlerle ilgili açıklayıcı bilgiler vermekle birlikte, Academia’nın hiçbir konuda dogmatik olmayan düşünce yapısını özellikle tanrıbilim konusunun tartışılmasına çok uygun gördüğünü dile getirir. Ancak Epicurusçu ve Stoacı öğretilere karşı Academiacı öğretinin getireceği kuşkucu tartışmanın, Epicurusçu öğretiden yana sonuçlanmasını istemediğine ilişkin bir izlenim bırakmaktan da kaçınmaz. Ardından tanrılar sorununun irdeleneceği kurgusal söyleşinin nerede, ne zaman ve kimler arasında geçtiği bilgisini vererek okuyucunun zihninde bu hayali ortamın canlanmasını sağlar. Gaius Velleius Epicurusçu; Quintius Lucilius Balbus Stoacı; Gaius Aurelius Cotta ise Academiacı öğretinin temsilcileri olarak konuşurlar. Konuşmacılardan Velleius ve Balbus hakkında De Natura Deorum ve De Oratore’de yazılanlar dışında bir bilgi bulunmamaktadır. De Oratore’de Velleius’un hatip L. Licinius Crassus’un arkadaşı olduğu söylenir; Balbus hakkında ise günün Stoacıları arasındaki ‘iki Balbus’tan (duo Balbi) bahsedilir (3.31.78). De Natura Deorum'dan öğrendiğimize göre Velleius senatördür ve Epicurusçular onu ilk Romalı taraftarları olarak kabul ederler, Balbus ise Stoa öğretisinde Yunanlarla karşılaştırılabilecek kadar bilgilidir (1.6.15). Velleius’un bir senatör olarak devlet işlerinden uzak, sakin bir yaşam öğütleyen Epicurusçu öğretiyi benimsemesi şaşırtıcı olmakla birlikte, onun bu öğretiyi yaşam tarzı olmaktan çok entelektüel bir tavırla seçtiğine işaret eder. Diğer yandan bilgenin özellikle devlet işlerinde etkin olmasını öğütleyen Stoa öğretisinin taraftarlığını üstlenen Balbus’un devlet işlerinden uzak kalması, onun da bu felsefenin taraftarlığını entelektüel bir tavırla üstlendiğini gösterir. Üç konuşmacı içinde en tanınanı Cotta’dır. Cotta Roma’nın önde gelen hatibi Licinius Crassus’un yakın arkadaşıdır, Durusus’un İtalyan müttefiklerinin isyanını cesaretlendirmesine destek verdiği için, kendisine açılan davalar sonucunca İÖ 91-82 yılları arasında sürgün hayatı yaşar, geri döndüğü yıl pontifex (rahip) olur, İÖ 75 yılı consulluğuna seçilir, ardından Gallia Cisalpina’ya vali olarak atanır; burada büyük bir zafer kazanır, ancak zafer kutlamalarına katılamadan yaşamını yitirir. Bu söyleşide Cotta Academia’nm temsilcisi olmasının yanı sıra pontifex olarak tanıtılır.

Bu söyleşi Latin Bayramları (Feriae Latinae) sırasında, Cotta’nın evinde gerçekleşir. Ancak kesin bir tarih verilmemiştir. Bu kurgusal söyleşinin, katılımcılarının mesleki kariyerleri göz önünde bulundurularak yapılan saptamalarla belirlenen tahmini tarihi İÖ 77 yılı sonu ya da İÖ 76 yılı başıdır. Söyleşinin üç güne yayıldığına ve üçüncü günün akşamında sona erdiğine (3.40.94) ilişkin belirgin ipuçları vardır. Örne­ğin Balbus 2.29.73’te Velleius’un Stoacıların providentıasına getirdiği eleştiriden (1.8.18) söz açtığında onun ‘dün’ (hesternodie) söylediklerini hatırlatır; Velleius 3.1.2’de Cotta’nın Stoacı öğretiyi çürütmek için tam donanımlı geleceği beklentisi içindedir; Cotta 3.7.18’de, Balbus’un tanrısallığı dünyaya ve göksel cisimlere atfetmesine (2.29-44) karşı çıkarken onun bu konu hakkında ‘önceki gün’ (nudius tertius) konuştuğunu belirtir. Bu bölümlerden anlaşıldığı üzere, üç kitabın her birindeki konuşmalar birer güne yayılır ve ertesi gün yeni bir kitapla tekrar başlar.

Velleius konuşmasını üç bölüme ayırır, öncelikle Platocu ve Stoacı kozmoloji anlayışını eleştirip Stoacıların tanrısal öngörü öğretisine karşı çıkar (1.18-24), ardından Thales’ten başlayarak Stoa okulunun kurucusu Zeno ve ardılları da dahil olmak üzere daha önceki Yunan filozoflarının ve şairlerinin de tanrıların doğası hakkmdaki görüşlerine yer verir (1.25-41), son olarak Epicurusçu tanrı anlayışını açıklar (1.42-56).Birinci kitabın sonraki bölümünde ise Cotta Velleius’un söylediklerini eleştirerek onun düşüncelerini çürütür (1.57-124). Cicero hu bölüme Velleiusün açıklamalarından daha geniş yer ayı­rır. Cotta’nın Epicurusçu öğretiye yönelttiği eleştiriler bir Academiacı düşünürün ağzından çıkmış olsa da, Ross’a göre bu eleştiriler Stoacı bir kaynaktan alınmış olmalıdır. Rackhamhu bölümde Cicero’nun temel kaynağının Posidonius’un Peri Theön (Tanrılar Üzerine) adlı eseri olabileceğini ileri sürmekle birlikte, bölümün özünde Academiacı bir havayı yansıttığını ve Carneades’in öğretilerini kaleme alan Clitomachus’un yapıtlarının kaynak olarak kullanılmış olabileceğini de söyler. Walsh ise Cicero’nun Epicurusçu öğretiye Academiacı yöntemle karşı çıkılan bu bölümü Carneades, Arcesilas ve Larissalı Philo’nun söylediklerinden yola çıkarak yazdığı kanısındadır.

Konuşmasıyla Velleius’un iddialarını çürüten Cotta’nın ardından Balbus Stoacı öğretiye göre konusunu dört ana baş­lık altında toplar: Önce tanrının varlığını kanıtlar (2.4-44), sonra tanrının doğasının nasıl olduğunu anlatır (2. 45-72) ve dünyanın tanrısal öngörüyle yönetildiğini (2.73-162), tanrı­ların dünyevi işlerle ilgilendiklerini (2.162-168), gerek do­ğanın incelenmesinden elde ettiği verilerle gerekse tarihten aldığı örneklerle doğrulamaya çalışır. Cotta’nın din adamlığı kimliğini vurgularken de (2.1.2; 2.2.67. 168) kendi görüşlerine yöneltilecek eleştirilere âdeta yön vermek ister gibidir. Cotta ise Stoacı Balbus’un belirlediği konu başlıklarını izleyerek önce onun söylediklerini hatırlatır, ardından da Academiacılara özgü tavırla konuya ilişkin karşıt tezler ileri sürer ve Stoacıların tanrı anlayışını sert bir biçimde eleştirir. Cotta’nın amacı, dinsel inancı zedelemeden batıl inanışları ortadan kaldırmaktır. Bu nedenle konuşmasının sonunda tanrıların varlığını inkâr etmediğini, ancak bu konunun çok belirsiz ve açıklanması güç bir konu olduğunu söyler (3.49.93). Tanrıların doğası üzerine yapılan bu tartışma, daha önce söylediğimiz gibi, söyleşide dinleyici olarak bulunan Cicero’nun, tanrı anlayışında Stoacı görüşleri gerçeğe daha yakın bulduğunu açıklamasıyla son bulur.

De Natura Deorum’da Cicero’nun kendisine özgü bir tanrı anlayışını kesin çizgileriyle sergilediğini söyleyemeyiz. Amacı antikçağın belli başlı üç felsefe okulunun tanrı anlayışı konusundaki öğretilerini Roma’nın geleneksel din anlayışıyla uyumlu hale getirerek kendi halkını bu konuda bilgilendirmektir. Ancak Cicero bu yapıtıyla amacının çok ötesinde yüzyıllara uzanan bir etki yaratır. Kitapta çoktanrıcılığa yöneltilen eleş­tiriler özellikle Hıristiyanların ilgisini çeker. Augustinus ve Lactantius’un nerdeyse başucu kitabı olur. Ortaçağda da De Natura Deorum’a karşı duyulan ilgi artarak devam eder.

Kaynak: Çiğdem Menzilcioğlu - Cicero ve De Natura Deorum (Tanrıların Doğası) Sunuş yazısı

1 - 2 - 3

Ernst Bloch (1885-1977)

 Marksist düşünceye, merkezi Avrupa’da, Ortodoks olmayan bir tarzda ve daha ziyade felsefe üzerinden katkı yapmış olan bir başka Alman filozofudur. Batı’da önde gelen Marksist filozoflardan biri olarak bilinir; fakat onun kültürel mirasında veya düşünsel birikiminde, Marksist felsefeye ek olarak, klasik Alman düşüncesinin, Yahudi mistisizminin ve Yeni-Platonculuğun bulunduğu yine herkes tarafından teslim edilir. Dahası Bloch, temel eseri olan Umut İlkesi’nde her ne kadar ekonomik unsurun temel olduğunu iddia etse de onu bir şekilde arızi veya ikincil hale getirerek, tüm dikkatini, Ortodoks Marksistlerin sadece bir üstyapı unsuru olarak değerlendirdikleri entelektüel kültür meselesi üzerine yöneltir.



Bloch, işte bu yüzden gerçekliğin ne idealizmin öngördüğü gibi, sadece özne ya da bilince ne de materyalizmin varsaydığı şekilde maddeye indirgenebileceğini söyler; gerçeklik ona göre, özne ile nesnenin, bu ikisinin nihai birliği amacına yönelmiş dinamik ilişkisi olmak durumundadır. Bloch, özne-nesne veya madde-ruh ayrımından önce gelen ilksel unsur ya da malzemenin, kendisinin “açlık” adını verdiği, dolayımsız bir kozmik güç olduğunu iddia eder. Temel itici güç olarak “açlık”, özne ve nesne birbirinden ayrıldıktan sonra da önem arz etmeye devam eder. Bundan dolayıdır ki gerek özne ve gerekse nesnenin gerçekliğinin gelecekte bulunduğunu söyleyen Bloch’ta, imkân düşüncesi, doğallıkla önemli bir rol oynar.



Bloch, söz konusu ilksel açlığın insan varlıklarında, arzu ya da umut haline geldiğini söyler. Umut ise kendisini, hayata geçirilebilecek bir imkân tasarımı veya vizyonu yani ütopya olarak sunar. O, geleceğe doğru bir yönelim, yeni olana dönük bir gerilimdir. Umudun salt bir zihin halinden bir temsile ve daha sonra da bilgiye gittiğini söyleyen Bloch’a göre, onun, her ne kadar iradeye dayansa da anlamaya muktedir bir umut olabilmesi için gücünü umut objesine erişip gerçekleştiği zaman da var olmaya devam edecek gerçek bir şeyden alması gerekir. Umuttan geriye kalması gereken bu esaslı tortu, onu sadece aklın bir projesi olmaktan çıkartıp, nesnel olarak mümkün olanla ilişkili hale getirir. Bloch işte bu durumun, gelecekteki imkânın sadece bir düş olarak kalmamasını temin eden en önemli şey olduğunu ifade eder.



Özneyle nesne, gerçeklikle imkân arasındaki ilişkiler, onun felsefesinde, oldukça karmaşık bir görünüm arz eder. Buna göre, gerçek olanın doğasında geleceğe doğru bir yönelim olması, geleceğin öncelenmesi olgusu bulunur; onun gerçekliği, bu yüzden gelecekteki bir şeyin gerçekliği olmak durumundadır. Fakat geleceğin nesnel imkân olarak şimdiden gerçek olduğunu söyleyen Bloch, sadece teorik bir durumu ya da olanağı ifade eden nesnel imkân ile gelecekle yoğun bir ilişki içinde bulunan gerçek imkân arasında bir ayrım yapar.



Gerçek imkân veya hakikaten mümkün olan, onda somut olarak ütopyaya bağlanır. Buna göre gerçeklik mümkün birtakım değişme unsurlarını, henüz varolmayan imkânları ihtiva eder. Ütopyaların, bu imkânlarla ilgili olmaları nedeniyle, insan bilincinde çok temel bir yer işgal ettiğini söyleyen Bloch, bir yandan da bu imkânların nesnede gerçek bir temele sahip olmaları gerektiğini ileri sürer. Çünkü düşünce, hayal gücünde sonsuz sayıda nesneyi sonsuz sayıda ilişki içinde temsil edebilir. Bir olay tamamen veya bütünüyle koşullandığı takdirde, “koşulsuz olarak veya mutlak anlamda kesin” olur. Bu yüzden varlığa gelebilen, ancak koşullanmadığı sürece, mümkün olur. Nesnel olarak mümkün olan, önceden belirlenmiş koşullarca var olmaya, belli şekillerde olmaya zorlanmadığı takdirde, mümkün olur. Bloch, işte bu çerçeve içinde, nesnel imkânın iki anlamını birbirinden ayırır. Bu anlamlardan biri şeyin kendisiyle ilgili olup, onun “davranış”ına veya şeyin bir bilgi nesnesi olarak ortaya çıkışına tekabül eder. Oysa, nesnel imkânın ikinci anlamı, şeyin bilgisiyle ilgilidir. Buna göre, şeyin nesnelliği sadece ona ilişkin bilgimizle ilgiliyken, olgusallığı sadece bilginin nesnesiyle ilgili olmak durumundadır. Bloch, sadece tarihsel materyalizmin temel iddialarını “umut” kavramıyla tamamlamakla yetinmez, aynı anda diyalektik materyalizmin iddialarını tamamlamaya geçer.



Buna göre, nesne ya da maddede, ilk varlık ya da ilksel açlık itici, harekete geçirici bir güç haline gelir. Bu güç, elbette maddeye tamamen içkin olan bir güçtür. İşte bu görüş ya da yaklaşım, onu klasik materyalizmin dışına çıkartır. Mekanizmin istisnasız bütün formlarına karşı çıkan ve daha ziyade organik yaklaşım veya çözümlere itibar eden Bloch’un bu yaklaşımı, onu ortodoks Marksizmin diyalektik materyalizminden de uzaklaştırır. Aynı şekilde onun maddeye izafe ettiği ilksel güç, sadece teleolojik bir bakış açısının kapsamı veya nihai amaç gözeten bir bakış açısı içinde anlam kazanabilir. Sadece mekanizmi değil fakat determinizmi de reddeden Bloch’a göre, madde önceden belirlenmiş değildir. Çünkü maddenin kendisini sadece varlıkta ifade etme kapasitesi olmayıp, bunu tamamen yepyeni formlar altında yapma kapasitesi de bulunmaktadır. Bununla birlikte, onda bütün bir dünya için söz konusu olan nihai amaca gönderme yapan teleolojik öğreti, psikolojik bir kategorinin veya tarihsel bir ilkenin doğayı da kapsayacak şekilde genişletilmesi değildir. Onun gözettiği nihai amaç, özne ile nesnenin veya öznel süreç ile nesnel sürecin, varlığın nihayet düşünme ve düşünmenin de varlık haline geldiği noktada erişilen kozmik birliğidir. Toplumun tarihsel gelişme süreci, işte böylelikle dünyanın gelişme sürecine ve son çözümlemede de maddeye bağlanır.



Özne ile nesnenin birleşmesi ütopya yoluyla olur. Ütopyada, dünyayı akli olarak fethetme düşümüzün umutsuzca aşmaya çalıştığımız bir sınır tarafından engellendiği üzüntüsü kurtarılma beklentisiyle birleşir. Buna göre, ütopya “Tanrı’nın çocuklarının krallığını”, insanın insan tarafından sömürülmesinin sona erdiği bir özgürlük diyarını öngörür. Bloch, özne ile nesnenin işte böyle bir noktada birleşip özdeşleşeceğini öne sürer; bu ona göre, doğanın gelecekteki tarihselleşmesiyle insanın doğallaşmasından söz ettiği zaman Marx’ın öngörmüş olduğu bir şeydir. Bloch, demek ki dünyanın kendi gerçekleşmesini insandan beklediğini ve dünyanın gerçekleşme sürecinin insanlığın gerçekleşmesiyle özdeş olduğunu öne sürer.



Şu halde, bir kez daha söylenebilir ki Bloch’un Marksizmin gerçeklik telakkisini tamamlama teşebbüsü, umut kavramından çıkar. Devrime yönelen Marksist anlayışın amaçladığı sınıfsız toplum, henüz olmayan bir durumdur; onun gelecekte ortaya çıkması beklenmekte, umut edilmektedir. Marksist teorinin öngördüğü bu durum, devrimci eylemin de son amacıdır. Dolayısıyla, tam anlamıyla realist bir varlık anlayışına dayanma iddiasıyla ortaya çıkan Marksizmin, geleneksel anlamıyla realist addedilen anlayışların ötesinde, yeni bir ontolojiye yol açması kaçınılmazdır. O, bu bağlamda temel kavram olarak “henüz olmayan”ı ortaya atar: “Henüz olmayan”, bir yandan umudun nesnesi, diğer yandan da eylemin amacıdır. Bu nesne ve amaç, geçerli varlık anlayışları açısından gerçek değildir. Oysa Bloch’a göre, insanların eylemi ve tarihsel sonuçları açısından bu kadar önemli bir nesne ve amaç, kısıtlı bir realizmin perspektifinden ele alınıp anlaşılamaz. Bu yüzden eleştirisinde nesnel imkân kavramını gündeme getiren Bloch, özellikle tarihin kendisini ve bireyin tarih karşısındaki durumunu irdeler. “Henüz olmayan”ı belirgin hale getirmek, eyleme ve tek tek kişilerin yapacaklarına bağlıdır. Bu eylemlerin toplamıyla “henüz olmayan” bir yeni olarak ortaya çıkabilir. Fakat bu, tamamen yeni bir şey olmayıp, öteden beri bilinen bir şeyi, yani nesnel imkânı gerçekleştirmek olur.



Kaynak: Ahmet Cevizci - Felsefe Tarihi

Modern Zamanlarda Felsefe Ne İşe Yarar?

 Felsefe, hakkında en fazla yanlış anlaşılmanın olduğu alanlardan biridir. Özellikle günümüzde felsefenin prestiji gerek akademisyenlerin genel kitleye erişmekle uğraşmaması, gerekse felsefe dışından eleştirmenlerin söyledikleri nedeniyle zedelenmektedir. Bu yazıda felsefeye dair bazı yanlış anlaşılmaları açıklığa kavuşturmanın yanı sıra alana yeni girecek kişiler için de felsefeyi tanıtmayı umuyoruz. İlk olarak felsefenin ne olduğundan ve bilimle arasındaki farklardan bahsedeceğiz. Sonra felsefenin gerekli olmadığı yönündeki meydan okumalara karşı felsefenin gerekliliğini savunan üç argüman öne süreceğiz. Felsefenin yöntemsel araçlarından ve çeşitli alt dallarının neler olduğundan bahsettikten sonra da yazımızı alana girecek kişiler için okuma önerileri vererek noktalayacağız.

1. Felsefe Nedir? Felsefe ve Bilim Ayrımı Nasıl Yapılır?

Felsefe nedir? Bu soruya pek çoğumuzu tatmin etmeyecek basit bir cevap verebiliriz: Felsefe felsefecilerin/filozofların (iki kelimeyi eş anlamlı olarak kullanacağız) yaptığı şeydir. Ama bu cevap bize felsefenin ne olduğu hakkında değil, kim tarafından yapıldığı hakkında bilgi verir. Dahası felsefecinin ne yaptığı sorusunu da yanıtsız bırakır. O zaman daha iyi bir cevap verebilmemiz için önce felsefecinin ne yaptığı sorusu hakkında düşünmeliyiz. 

Felsefenin ne olduğu hakkında fikir sahibi olmamızı sağlayacak yollardan biri felsefeci denen ve felsefeci oldukları yönünde genel bir fikir birliği olan düşünürlerin eserlerine bakıp ne yaptıklarını anlamaya çalışmaktır. Yani felsefenin ne olduğunu onun herkesçe tanınabilecek örneklerine bakıp sonra bu örneklerde ortak olanın ne olduğunu belirleyerek öğrenmeye çalışabiliriz. Ancak bu noktada pek çok felsefecinin felsefe dediği şeyle felsefeyle ilgilenmeyen kişilerin felsefe dediği şeyler arasında ciddi bir farkın olduğunu gözden kaçırmamamız gerekir. Mesela felsefenin edebiyat, psikoloji, sosyoloji gibi alanlarla neredeyse aynı şey olarak görüldüğüne sık sık rastlıyoruz. Dolayısıyla popüler örneklere bakmak bizi aradığımız cevaba ulaştıramayabilir. 

Yine de felsefenin herkesçe tanınabilecek örnekleri arasında kolaylıkla bulunabilecek ortak noktaların olduğunu söyleyebiliriz. Bu ortak nokta felsefecilerin belli türden problemler üzerine belli bir şekilde düşünmeleridir. Bu tanımın daha açık hale gelmesi için belli türden sorular ve belli şekilde düşünme ifadelerini açmalıyız.

Felsefenin ne olduğu hakkında düşünürken aklımızda tutmamız gereken ilk şey farklı konulara dahil edebileceğimiz soruların olduğudur. Bazı sorular felsefi soru kategorisine girse de her soru felsefi değildir. “Buzdolabında kaç şişe süt var?”, “Bu binayı yaparken hangi malzemeyi kullanırsak fiyat-performans açısından en iyi sonucu elde ederiz?”, “Hangi marka diş macunu kullanmalıyım?” gibi soruların felsefi sorular olarak görülmemeleri gerektiğini çoğumuz ilk bakışta anlayabiliriz. Bunun nedeni nedir? En azından bir neden felsefi soruların ilk bakışta daha soyut ve teorik sorular olmalarıdır. Ancak bu noktada teorik soruları zorunlu olarak pratik sorulara zıt bir şekilde anlamadığımızı belirtelim. Ahlaki ve siyasi sorular da pratik konularla ilişkili sorulardır ancak bu konulara dair pek çok sorunun soyut ve teorik sorular oldukları barizdir. Dolayısıyla felsefenin soyut ve teorik sorularla ilgilenmesi hiçbir pratik problemle ilişkili olmadığı şeklinde anlaşılmamalıdır.

Yine felsefi sorular soyut ve teorik olmaları nedeniyle genel sorular olarak da görünürler. Örneğin ahlakı tartışacaksak şu ya da bu kişinin yaptığı şu eylemin ahlaki olup olmadığından değil, söz konusu eylem biçiminin ahlaki olup olmadığından bahsederiz. Herhangi bir eylemin ahlaki olmasının ne demek olduğunu sorarız. Ahlakla ilgili iyi/kötü, sorumluluk gibi temel kavramların ne şekilde anlaşılmaları gerektiği hakkında düşünürüz. Metafizikle ilgilenirken şu ya da bu şeyin varlığıyla değil, var olan genel varlık kategorilerinin neler olduğuyla ilgileniriz. “Dolapta 5 şişe süt var” çoğu felsefecinin ilginç bulmayacağı bir varlık iddiasıdır. Ama “Onları oluşturan parçacıkların ötesinde bileşik nesneler vardır”, “Doğa yasaları vardır”, “Özellikler vardır”, “Sayılar vardır” gibi varlık iddiaları felsefecinin dikkatini çeker. Çünkü bu iddialar yapıları gereği daha genel varlık iddialarıdır. 

Dolayısıyla felsefe soyut, teorik ve genel sorularla ilgilenir. Ancak bu noktada hemen başka bir soru sormalıyız. Diğer alanlar da soyut, teorik ve genel sorularla ilgilenmez mi? Örneğin fizik varlığın en temel yapı taşlarının neler olduğu sorusunu sorar. En temel yasaların neler olduklarını tespit etmeye çalışır. Dahası teorik fizik adında bir alan var. Sosyoloji toplum kavramını daha iyi anlamaya çalışır. Toplumsal ilişkilerin temel dinamiklerini de tek tek olaylar üzerinden değil, çok sayıda olaya ve kişiye uygulanabilecek genel bir şekilde tespit etme hedefine sahiptir. Genel toplumsal fenomenleri açıklayan teoriler üretilir. Tarihçiler tarihin nasıl yapılması gerektiği ve tarihin neyi konu alması gerektiği üzerinde düşünürler. Ekonomistler kişinin rasyonel olmasının ne demek olduğunu anlamaya çalıştıkları için rasyonalite kavramının iyi bir tanımını vermeye çalışırlar. Biyologlar tür kavramını nasıl anlamamız gerektiğini tartışırlar. Bu sorular da en az felsefenin sahip olduğu sorular kadar genel, soyut, ve teoriktir. O halde felsefi sorularla bilimsel soruları nasıl birbirlerinden ayırmamız gerekiyor?

Bu soruya verebileceğimiz ilk cevap bilimsel ve felsefi sorular arasında pek çok kişinin düşündüğü kadar keskin bir ayrımın olmadığıdır. Bilimsel sorular teorikleştikçe ve soyutlaştıkça felsefi sorulara yakınsarlar. Hatta bilimlerin soyut ve teorik soruları o bilimleri konu alan felsefe alt dallarının kapsamındadır. Fizik, sosyal bilimler, ekonomi, tarih ve biyoloji gibi bilimlerin soyut, teorik ve genel problemleriyle ilgilenen ayrı ayrı felsefe alt dalları vardır. Felsefi ve bilimsel soruların arasında katı bir sınır çekemeyiz. Bu iki soru tipi arasında geçişlilik söz konusudur. Yine de bazı soruların daha fazla, bazı sorularınsa daha az felsefi ya da bilimsel olduğu barizdir. Söz konusu ayrım tamamen kullanışsız değildir. Ekonomi felsefesiyle ilgilenen bir felsefeci ekonomideki rasyonalite kavramını, ekonomide genel yasaların olup olmadığını, ekonominin değer yargısı içermesinin gerekip gerekmemesi anlamında normatif olup olmadığını, nedenselliğin ekonomik sistemler gibi karmaşık sistemlerde nasıl anlaşılması gerektiğini öğrenmek ister. Ama belli bir ülkenin ekonomisinin neden şu anda olduğu durumda olduğu sorusuyla neredeyse hiç ilgilenmez. Ekonominin mevcut yasalarının neler olduğu sorusu da ekonomi felsefecisinden çok ekonomistin ilgisini çeker. Tıpkı fizik felsefecisinin mevcut fizik yasalarının neler olduğunu tespit etmekten çok bu yasalar her neyseler onların felsefi sonuçlarıyla ilgilenmesi gibi. 

İkinci cevapsa felsefi sorularla bilimsel sorular arasındaki farkın alanların sordukları sorulardan ziyade söz konusu disiplinlerin soruları yanıtlama yöntemleri arasındaki farktan kaynaklandığıdır. Akıllardaki felsefeci tasavvuru koltuğunda oturup derinlemesine düşünen biridir. Ama bilim insanı fenomenler hakkında sadece düşünmez, onlar hakkında veri toplar, gözlemler yapar, deney yapar, hipotezler kurar ve bunları sınar. Yani incelediği fenomenle yakından bir ilişki kurar. Felsefeciyle felsefecinin incelediği şeyler arasında bu kadar yakın bir ilişki yokmuş gibi görünür. 

Bu ayırma yöntemi pek çok durumda felsefeyle bilimi birbirinden doğru bir şekilde ayırmamızı sağlıyor olabilir. Ancak burada bile bazı sorunlar vardır. Bir kere felsefecinin hiçbir gözlem yapmadığı doğru değildir. Pek çok felsefi argüman evrene ve çeşitli fenomenlere dair genel gözlemleri argümanlarının yola çıkış noktası olarak kullanır. Gerek kişinin kendi zihnine içeriden baktığı içgözlem/içebakış, gerekse dış dünyanın çeşitli özelliklerine baktığı türden gözlem felsefenin tamamen dışında değildir. Dolayısıyla fark sadece bilimin gözlem yaptığı, kanıt topladığı, hipotezler kurup bunları sınadığı ancak felsefenin bunu yapmadığı şeklinde ifade edilmemelidir. Yapılan gözlemin, kurulan hipotezlerin ve bunların sınanış biçimlerinin taşıdığı nitelikler de önemlidir. Tıpkı her düşünme etkinliğinin felsefe olmaması gibi her gözlem de bilimsel gözlem değil gibi görünür. Bilimsel gözlemin özelliği daha kapsamlı ve sistematik olması olarak görülebilir. Felsefecilerin başvurduğu gözlemlerse bilimsel gözlem kadar kapsamlı olmayan ve daha genel gözlemler gibidir: “Bazı şeylerin nedeni vardır”, “Şeyler arasında ortak bulunan nitelikler vardır”, “Zihnime içeriden baktığım zaman ona dolaysız bir erişimim olduğunu fark ediyorum” gibi. Felsefe sadece konusu gereği değil, çoğu zaman yapılan gözlemlerin niteliği açısından da bilimden daha geneldir. 

Burada göz önünde bulundurmamız gereken noktalardan biri felsefenin başvurduğu gözlemlerin bu derece genel olmasının gerekmemesidir. Felsefecinin yaptığı gözlem daha genel olabilir, ama bilimin yaptığı daha sistematik gözlemler ve bilimin kurduğu detaylı teoriler de kendilerine felsefe içinde yer bulurlar. Bilim pek çok felsefeci için felsefenin duyarsız kalamayacağı bir şeydir. Her felsefe alanında, aynı derecede olmamakla beraber, çeşitli bilimlerin verilerine başvurmamızın önemi özellikle günümüz analitik felsefesinde evrensel olarak kabul görmektedir. Bu, felsefenin bilimlerin yorumlayıcısı olma anlamında “hizmetçisi” olması gerektiği şeklinde anlaşılmamalıdır. Felsefe hala otonom bir hareket alanına sahiptir. Ancak felsefe sahip olduğu hareket alanını kullanırken diğer pek çok şeyin yanı sıra bilimsel çalışmaların sonuçlarını da göz önüne almaya çalışmalıdır. Bilimsel verilerden tamamen bağımsız bir şekilde felsefe yapmak, bazı alanlar ve alt başlıklar bunun istisnası olabilse de, son derece güçtür.  

Toparlayalım: Bu bölümde tartıştığımız meselelere bakarsak felsefe nedir? Felsefe varoluşa dair soyut, genel, teorik problemlerle ilgili derinlemesine ve sistemli bir düşünme faaliyetidir. Bilimle felsefe arasındaki sınır ise keskin değil, muğlaktır. Ancak sınırın muğlak olması bazı tartışmaların bilime, bazı tartışmalarınsa felsefeye daha yakın olacağını söyleyemeyeceğimiz anlamına gelmez. Bilim ve felsefe arasındaki ayrım daha önce bahsettiğimiz yöntemsel farklar nedeniyle hala kullanışlıdır. 

Peki bilim varken felsefeye ne gerek var? Bazı okuyucuların aklında bu sorunun olduğunu ve felsefenin gerekli, meşru bir çalışma alanı olduğunu reddediyor olabileceklerini düşünüyoruz. Bu nedenle bir sonraki alt başlıkta felsefenin gerekli olup olmadığı sorusunu ele alacağız. 

2. Felsefe Gerekli mi?

Felsefenin eskiden gördüğü saygıyı günümüz toplumlarında göremediğini söyleyebiliriz. Elimizde eskiden hükümdarlar ve “seçkin” toplumsal kesimin felsefeye özel bir ilgi ve saygı duyduğunu gösteren pek çok tarihsel örnek var. Günümüzdeyse durum bu değil gibi görünüyor. Peki bu değişimin nedeni nedir? Bizce bunun en büyük nedeni bilimin git gide artan başarısının bilimin prestijini artırması nedeniyle felsefenin prestijinin özellikle erken modern dönemden itibaren düşmeye başlamasıdır. Hawking gibi bazı bilim insanlarını “Felsefe öldü” demeye iten de bilimin prestijinin erken modern dönemden itibaren artmaya başlayıp felsefeyi en azından belli kesimler için önceden sahip olduğu ayrıcalıklı konumdan etmesidir.

Bilim varken ve bu kadar başarılıyken felsefecilerin kendi fikirlerinden ibaret olan ve hiçbir yere varamayan spekülasyonlarına ne gerek var ki? Bu soru günümüz toplumlarında felsefeye karşı negatif tutumun özüne nüfuz etmektedir. Peki felsefe bu eleştiriye karşı savunulabilir mi? 

Bu eleştiriye karşı verilebilecek bazı cevaplara bakalım. Felsefenin gerekliliği için öne sürülebilecek ilk gerekçe felsefe yapmanın bir anlamda kaçınılmaz olduğudur. Her görüş açıkça ya da örtülü bir şekilde çeşitli felsefi varsayımlar içerir ve bir aşamada felsefi problemlerle yüz yüze gelmesi gerekir. Diyelim ki doğa bilimlerinin bilgiye ulaşmanın tek meşru yolu olduğu söyleniyor. Bu görüşü savunan biri genellikle bilginin doğası ve bilgiye ulaşmak için kullanılabilecek meşru yöntemlerin neler olduğuna dair felsefi bir takım kabullere sahiptir. Bilgi nasıl tanımlanıyor? Bilgiye ulaşmanın tek meşru yönteminin doğa bilimleri olduğu iddiasını neden kabul etmeliyiz? Bu iddianın kendisi bilim tarafından test edilebilir mi? Bilim felsefi açıdan yüklü metafiziksel kavramlar olan nedensellik, doğa yasaları, açıklama, olasılık gibi kavramlar olmadan yapılabilir mi? Eğer bilim bunlar gibi felsefi açıdan yüklü kavramları kullanmak zorundaysa bu kavramlara dair felsefi problemlerin üzerine eğilmemiz gerekmiyor mu? Bilim olan ve olmayan arasındaki sınır hangi kriterle çekiliyor ve bu sınır ne kadar keskin? Söz konusu sınır keskin değilse sınırda olan alanlar hakkında bilgi edinmenin imkanına dair ne söylemeliyiz? Bu sorulara verilen yanıtlar ne olursa olsun kişi yanıt verirken felsefi argümanlara başvurmaktan ve çeşitli felsefi pozisyonları doğru ya da yanlış kabul etmekten kaçamaz. Bu durum felsefeyi meşru görmeyen her görüş için böyle kabul edilebilir. Kişi en fazla felsefe yapmanın belli biçimlerinden kaçınabilir ve felsefenin yetki alanının düşünülenden daha dar olması gerektiğini söyleyebilir. Ama kendi kabulleri üzerine eleştirel düşünmeyi bırakmadan felsefeden tamamen vazgeçemez.

İkinci bir gerekçe felsefe yapmanın felsefi problemler hakkında elimizdeki seçeneklerin neler olduğunu, bu seçeneklerin en açık şekilde nasıl anlaşılabileceğini ve en iyi şekilde nasıl savunulabileceklerini görmemiz için gerekli olmasıdır. Felsefi problemler en azından bariz bir şekilde anlamsız problemler değillerdir. Anlamsız olmaları durumunda bunun böyle olduğunun gösterilmesi gerekir. Bunu yapmak için dahi felsefi problemlerin analiz edilmesi gerektiği için felsefenin yöntemlerine başvurulmalıdır. Eğer felsefi problemler anlamsız problemler değillerse bu problemlerin olabildiğince berrak bir hale getirilmesini ve bu problemlerin çözümüne dair elimizdeki en iyi seçeneklerin neler olduğunu yapabildiğimiz en iyi şekilde öğrenmeyi istememiz son derece makuldür. Bunları yapmamızın yoluysa felsefe yapmaktır. Felsefeciler felsefi problemlerin çözümünde uzlaşamasa dahi felsefi problemler hakkında elden gelen en iyi şekilde düşünmek alternatiflerimizin neler olduğunu görmemiz açısından yararlıdır. Fikir birliğine varamıyor olmamız tartışmaların ilerlemediğini ve kalite açısından gelişmediğini göstermez.  

Üçüncü bir gerekçe değere dair (aksiyolojik) problemlerin felsefeyle yakın bir ilişkilerinin olmasıdır. Ahlaki, estetik ve siyasi problemlerin değere dair sorularla ilişkili olanları özel olarak felsefenin kapsamına giriyor gibidir. Aksiyolojik problemlerin anlamsız veya tamamen subjektif olduğunu düşünenler bile değerin subjektifliğini varsaymamalı, bunun böyle olduğunu göstermelidir. Özellikle ahlaki ve siyasi problemler hayatlarımızla iç içe olmaları nedeniyle uğraşmaktan kaçınmamızın çok zor olduğu problemlerdir. Bizler sürekli bir şekilde değer yargılarında bulunuruz. Bu değer yargılarını meşrulaştırmaya çalıştığımızda da bir şekilde aksiyoloji ya da değer felsefesi yapmış oluruz. Aksiyolojik problemleri neden felsefenin yetki alanında görüyoruz da çeşitli bilimlerin yetki alanında görmüyoruz? Ahlak psikoloji, tarih, sosyoloji, antropoloji, evrimsel biyoloji gibi bilimlerle; siyaset siyaset bilimi, uluslar arası ilişkiler, ekonomi gibi bilimlerle incelenmekte. O zaman ahlak ve siyaset gibi konularda felsefeye neden ihtiyaç var? 

Bu sorunun yanıtı şudur: Söz konusu bilimlerin ahlak ve siyasete bakışı büyük oranda tasvir edicidir (descriptive). Siyaset bilimi ve uluslararası ilişkiler gibi alanlar devlet otoritesinin doğasını ve otoritenin gücünü etkileyen faktörleri inceleyebilir. Ancak devlet otoritesinin meşruiyeti konusunda, en azından örtülü ahlaki hükümlere sahip olmadan, hüküm bildiremezler. Ensestin neden yaygın bir şekilde ahlaksızlık olarak görüldüğü konusunda sosyoloji, antropoloji ve evrimsel biyoloji bize bilgi verebilir. Ancak bu alanlar ensestin kötü olup olmadığı hakkında hüküm vermez. Aksiyolojik problemler doğa bilimlerinin yetki alanının dışındaysa ve üzerinde düşünmemizin meşru olduğu problemlerse hiç değilse aksiyolojik meseleler söz konusu olduğunda felsefe yapmanın meşru olduğunu söyleyebiliriz. Dahası, değer soruları tamamen anlamsız ve bu soruların yanıtı tamamen subjektif olsa bile böyle olduğunu göstermek için kullanılacak argümanlar zorunlu olarak felsefi argümanlardır. Dolayısıyla normatif felsefe alt dallarının meşru çalışma alanları olmadıklarının gösterilmesi için de felsefeye başvurulmalıdır.

Bu alt başlıkta felsefenin gerekli olduğu tezi lehinde üç gerekçe verdik: a) Felsefe yapmak felsefenin sorduğu soruların doğası nedeniyle kaçınılmazdır, hatta bilimler de soyut/teorik meselelerle ilgilendiğimiz zaman felsefi problemler doğururlar b) Felsefi sorular bariz bir şekilde anlamsız değildir ve felsefe gerçeğe ulaştıramasa bile hiç değilse alternatiflerimizin neler olduğunu ve bunlar hakkında en iyi şekilde nasıl düşünebileceğimizi daha iyi görmemizi sağlar, c) Değerle ilgili problemler özel olarak felsefi problemlerdir ve bilim bu konuda tek başına bir şey söyleyebilecek pozisyonda değildir.

3. Felsefenin Yöntemsel Araçları

Nasıl felsefe yapılır? Felsefecilerin kendi görüşlerini savunmak ve karşı görüşleri eleştirmek için farkında olarak ya da olmayarak kullandığı pek çok yöntemsel araç vardır. Bu araçların her biri her felsefeci tarafından eşit derecede önemli görülmemekte ve hatta bazı felsefeciler bu araçlardan bazılarının meşruiyetini kökten reddedebilir. Mesela doğallaştırılmış metafiziği savunan bazı felsefeciler kavramsal analiz, sezgiler ve düşünce deneyleri gibi yöntemsel araçların meşruiyetini reddederler. Bu noktayı göz önünde bulundurarak bu başlıkta felsefecilerin genel olarak kullandıkları yöntemsel araçları kısaca ele alacağız. 

a) Kavramsal / Dilsel Analiz

Felsefenin amaçlarından birinin bilgi, doğruluk, adalet, doğa yasası, iyilik, mümkünlük gibi temel ve ilk bakışta kafa karıştırıcı olabilecek felsefi kavramlara açıklık getirmek olduğunu söyleyebiliriz. Analiz bu tür kavramları daha az kafa karıştırıcı unsurları cinsinden tanımlamaya ya da açıklamaya çalışır. Dolayısıyla analizin felsefi kavramları indirgemeci bir şekilde daha az gizemli hale getirmeyi hedeflediğini söyleyebiliriz. Örneğin bilgiyi gerekçelendirilmiş doğru inanç olarak tanımladığımızı düşünelim. Bunu yaparak karmaşık ve parçalardan oluşan bilgi kavramını daha basit kavramlar cinsinden tanımlamış/açıklamış oluruz. Bu tanımın doğruluğunu test etmek için onu çeşitli varsayımsal senaryolara uygulayarak (Bkz. Düşünce deneyleri) onun kavramı doğru bir şekilde karşılayıp karşılamadığını anlamaya çalışabiliriz. 

b) Sezgi / Sağduyu

Sezginin ne olduğu ve güvenilir kabul edilmesinin doğru olup olmadığı konusunda ciddi tartışmalar vardır. Bazı felsefeciler sezginin başlı başına bir tür düşünme yetisi olduğunu kabul ederken başka felsefeciler onu sadece kişilerin bir şeye inanma yönündeki eğiliminden ibaret görürler. Sezgilerin doğası ve güvenilirliği konusundaki gerçek ne olursa olsun felsefecilerin sezgilere başvurdukları bariz gibidir. Örneğin çeşitli temel ahlaki prensipler temellendirilirken sezgilerimize ve söz konusu ahlaki prensibin bize apaçık doğru görünüp görünmediğine bakabiliriz. Genel olarak bir düşünce deneyinin sonucunun ne olduğunu tespit etmeye çalışırken de sezgilerimizi kullanırız. Sezgilerin felsefi görüşleri en azından aksine inanma yönünde bir gerekçemiz olmaması durumunda gerekçelendirebildiği görüşü felsefeciler arasında yaygındır. Sezgiler yanılmaz ve değiştirilemez olmasalar da bize felsefi tartışmalardaki makul başlangıç noktalarının ne olduğunu göstermekte kullanılabilirler. 

c) Düşünce Deneyleri

Düşünce deneyleri çeşitli kavramsal problemleri çözmek için felsefede ve bilimlerde kullandığımız varsayımsal senaryolardır. Mesela şu senaryoyu ele alalım: Diyelim ki ışınlanmayı icat ettik. Bir makine Dünya’daki bedeninizi yok ediyor ve aynı anda sizinle her anlamda aynı olan bir başka beden bu makinenin Mars’taki versiyonu tarafından inşa ediliyor. Fiziksel özelliklerinizin yanı sıra bu varlıkla bütün kişiliğinizi, anılarınızı ve sırlarınızı paylaşıyorsunuz. Söz konusu varlık sizin nasıl davranmanız gerektiğini bekliyorsak öyle davranıyor. Bu durumda söz konusu varlığın siz olduğunuzu söyleyebilir miyiz? Işınlanma ölmenize mi neden olur yoksa varlığınızı sürdürdüğünüzü mü söylememiz lazım? Düşünce deneyleri, buradaki ışınlanma düşünce deneyinde olduğu gibi, belli bir konudaki -mesela bir kişinin aynı kişi olarak varlığını sürdürmesi için nelerin gerekli olduğu konusundaki- temel sezgilerin birbirinden nasıl farklılık gösterdiğini görmemizi sağlayabilir. Bunun yanı sıra düşünce deneyleri belli felsefi pozisyonları desteklemek ya da çürütmek için de kullanılabilir.

d) Teori Seçim Kriterlerinin Kullanımı

Bilimsel teoriler birbirlerine tercih edilirken sadece gözlemle uyumlu olmanın değil, gözlem dışı teori seçim kriterlerini karşılamanın da önem taşıdığı yaygın olarak kabul edilir. Basitlik, açıklanmaya çalışılan fenomene en iyi açıklamayı sunmak, önceden sahip olunan bilgilerle tutarlılık, yeni keşiflere ve araştırma alanlarının açılmasına yol açmak, farklı alanlardaki çok çeşitli problemlerin çözümlerine katkıda bulunabilmek gibi teori seçim kriterleri sadece bilimlerde değil, felsefede de önemli yer tutar. Pek çok felsefi tartışmanın özünde çeşitli felsefi pozisyonların sahip olduğu teorik erdemlerin tartıldığı “teorik kar-zarar hesapları” oldukları söylenebilir.  

e) Vazgeçilmezlik Argümanları

Vazgeçilmezlik argümanları adlarından da anlaşılabileceği üzere belli felsefi varsayımların çeşitli alanlardaki kullanımının o alan açısından merkezi bir konuma sahip olmasından, yani vazgeçilmez olmasından, hareketle doğru kabul edilmeleri gerektiğini iddia ederler. Matematiğin doğaya uygulanabilir olması ve bilimlerde merkezi bir yer tutmasının matematiksel nesnelerin var olduğunu kabul etmemizi gerektirdiğini, yani matematiksel nesnelerin bilim için vazgeçilmez olduklarını, iddia eden matematiksel vazgeçilmezlik argümanları bu argüman türünün en meşhur örneğidir. Bu tür argümanlar ahlak felsefesi, metafizik gibi pek çok alanda da kullanılabilirler.

f) Bilimsel Verilerden/Teorilerden Faydalanmak

Pek çok bilimsel teorinin ve araştırmanın felsefi problemler açısından önemli sonuçları vardır. Mesela görelilik teorisi zamanla, kuantum teorisi nedensellikle ilgili görüşlerimizi derinden etkilemiştir. Teorilerimizin bilimlerle tutarlı olması gerektiği söylenebilir. Çeşitli bilimsel teorilerle daha uyumlu olmaları bazı metafiziksel, epistemolojik, siyasi ve ahlaki teorileri diğerlerinden avantajlı kılabilir. Ahlak felsefesinde, özellikle metaetikte, ahlaki akıl yürütmenin, motivasyonun ve kişiliğin doğasına dair bilimsel verilerden yararlanma ihtiyacımızın olduğu pek çok tartışma vardır. Bu ihtiyaç ahlak psikolojisi adındaki interdisipliner alanı doğurmuştur. Siyaset felsefesindeyse insan doğası, devlet ve ekonominin işleyişleri gibi konularda pek çok iddiada bulunulur. Bu iddiaları psikoloji, ekonomi, siyaset bilimi gibi bilimler ışığında değerlendirmek belli siyasi görüşleri tercih etmek yönünde gerekçe sunabilir.

4. Felsefenin Alt Dalları 

Tarihsel olarak baktığımız zaman felsefenin üç temel alt dalı olduğunu söyleyebiliriz: Metafizik, epistemoloji, ve etik ya da ahlak felsefesi. Artan uzmanlaşmayla beraber felsefenin alt dallarının sayısı artmıştır. Bu başlıkta günümüz felsefesinde varlığını sürdürmekte olan 18 felsefe alt dalını kısaca tanımlayacak ve ilgilendikleri problemlere örnekler vereceğiz. Elbette bahsettiklerimizin bütün alt dalları kapsamadığını belirtmemiz gerek

Ahlak Felsefesi / Etik

Ahlak felsefesi/etik, ahlaka dair felsefi problemlerle ilgilenen felsefe alanıdır. Ahlak felsefesinin kendi içinde metaetik, normatif etik ve pratik etik olmak üzere üç ana alt dala ayrıldığını söyleyebiliriz. Metaetik ahlakın metafiziği ve epistemolojisine dair daha soyut problemleri ele alır ve ahlakın en temel kavramlarını anlamaya çalışır. Normatif etik doğru davranışın nasıl olması gerektiğine dair en genel kriterleri tespit eder. Pratik etikse normatif etik teorilerini gerçek hayattaki pek çok probleme uygulayarak bu problemler konusunda nasıl tavır almamız ve ne yapmamız gerektiğiyle ilgilenir. Bu alt dalların bazı problemleri şunlardır:

a) Metaetiğin problemleri: Ahlak objektif midir? Yoksa ahlaki yargılar sadece kişi ve toplumların kendi yargılarından mı ibarettir? Ahlaki ifadeler doğru ya da yanlış olabilirler mi yoksa sadece kişilerin duygularını ya da tavırlarını mı belirtirler? Ahlaki gerçekler doğal gerçekler midir? Ahlaki yargılara ulaşmak için izlememiz gereken doğru yöntem nedir? Ahlaki inançlar zorunlu olarak kişiyi belli bir şekilde davranmak için motive ederler mi? İyi/kötü, doğru/yanlış, yasak olmak/izin verilebilir olmak ve ahlaki sorumluluk gibi temel ahlaki kavramlar nasıl tanımlanmalıdır? Bu tür kavramlar nasıl temellendirilebilir?

b) Normatif etiğin problemleri: Bir eylemi doğru ya da yanlış yapan şey nedir? Bir eylemi ahlaki yapan şey eylemin kendi içinde doğru ya da yanlış olması veya eylemin neden olduğu sonuçlar mıdır? Yoksa eylemin erdemli bir karakterden kaynaklanması mı bir eylemi doğru yapar?

c) Pratik etiğin problemleri: Kürtaj ahlaki midir? Hayvanları kullanabilmeli miyiz ve onlara karşı, varsa, sorumluluklarımız nelerdir? Ötenaziye izin verilmeli mi? Azınlıklara ve dezavantajlı gruplara pozitif ayrımcılık yapmak meşru mudur ve meşruysa hangi koşullarda meşrudur? İfade özgürlüğünün sınırları ne olmalıdır?  

Bilim Felsefesi

Bilim felsefesi bilimle ilgili felsefi problemlerle ilgilenen felsefe alt dalıdır. Bu alan genel bilim felsefesi ve spesifik bilimlerin felsefeleri olmak üzere iki alt dala ayrılabilir. Kabaca söylemek gerekirse genel bilim felsefesi bilimsel yönteme, bilimsel açıklamanın doğasına, bilimin gerçekliğe ne derece nüfuz edebildiğine dair problemleri içerir. Spesifik bilimlerin felsefesiyse fizik, biyoloji, bilişsel bilimler, sinirbilim, ekonomi ve tarih gibi alanlara dair felsefi problemlerle ilgilidir. Bu başlık altında sadece genel bilim felsefesinin problemlerine bakıp spesifik bilimleri konu alan felsefe alt dallarını ayrı başlıklar altında ele alacağız. 

Genel bilim felsefesinin bazı problemleri şunlardır:

a) Bilim, bilim olmayan ve sahte bilim arasındaki sınır nasıl çekilebilir? Bunun kriteri nedir? Bir iddianın bilimsel olup olmaması zaman içinde değişebilir midir yoksa bir iddia bilimselse her zaman bilimseldir mi demeliyiz? Yanlışlanabilir olmak bilim olmanın tek veya ana kriteri midir? Bilimsel olmanın tek ve net bir şekilde ayırt edici bir kriteri var mıdır yoksa yaklaşık olarak kullanılabilecek ancak net bir şekilde sınır çekemeyen pek çok kriter mi vardır?

b) Özellikle fizik gibi bilimler direkt bir şekilde gözlemleyemediğimiz ancak varlıklarını çıkarsadığımız kuark, elektron, nötron gibi pek çok varlığı kabul eder. Bunların gerçekten var olduklarını kabul etmeli miyiz? Yoksa bunlar gerçekten var olduklarını iddia etmemizin doğru olmadığı kullanışlı kurgulardan mı ibaret?

c) İyi bir bilimsel açıklamanın sahip olması gereken özellikler nelerdir? Doğa yasalarını kullanmanın doğal olguları tasvir etmenin ötesinde açıkladığını söylememiz ne anlama geliyor? Bilimin şeylerin nasıl gerçekleştiklerini, yani mekanizmaları, ortaya koyarak açıkladığını söylemek ne anlama gelir?

d) Tümevarıma neden güvenmeliyiz? Kısıtlı örneklemden yola çıkarak belli türden varlıkların doğalarına dair genellemeler yapmamızı, gelecekte de evrenin yasalarının geçmişteki gibi işleyeceğini düşünmek için ne gibi gerekçelerimiz var? Bilim ne dereceye kadar tümevarıma dayanır? Tümevarımsız bilim mümkün müdür?

Bilişsel Bilimler Felsefesi

Bilişsel bilimler zihnin işleyişi ve yapısını bilgisayar bilimleri, sinirbilim, psikoloji ve felsefe gibi pek çok alandan yararlanarak inceleyen interdisipliner bir alandır. Bu alandaki çalışmalar zihin felsefesi başta olmak üzere pek çok felsefe alanını derinden etkilemiştir. Hatta felsefede bir “bilişsel bilimler devriminin” gerçekleştiği kabul edilmektedir. Bilişsel Bilimler Felsefesi bu alann ortaya çıkardığı felsefi problemleri konu alır. Bu problemlerden bazıları şunlardır:

a) Zihin modüllerden yani belli işlevlere uzmanlaşmış birden fazla bölümün birleşiminden mi oluşur? Yoksa birden fazla işleve sahip olan “genel” bölümlerden mi oluşur?

b) Bağlantıcılık bilişsel işlevleri yapay sinir ağları kullanarak açıklamaya çalışan görüştür. Peki bağlantıcılık bilişsel bilimler için iyi bir paradigma mıdır? Zihinsel işlevlerle yapay sinir ağları arasındaki benzerlik ne seviyedir? Bu paradigmanın sınırlılıkları nelerdir?

c) Kavramlar düşüncelerimizi oluşturan şeylerdir. Peki kavramlar tam olarak nasıl şeylerdir? İşlevleri nelerdir? Nasıl bir yapıya sahiptirler?

Biyoloji Felsefesi

Biyoloji felsefesi biyolojiyle ilgili felsefi problemlerle ilgilenen felsefe alt dalıdır. Biyolojik açıklamanın doğası, biyolojinin yöntemi, indirgemecilik gibi tartışmaların yanı sıra biyolojiye dair kavramsal ve metodolojik problemlerle de ilgilenir. Başta evrimsel biyoloji olmak üzere gelişim biyolojisi, popülasyon biyolojisi, genetik gibi pek çok biyoloji alt dalına dair felsefi problemler de bu alanda konu alınır. Biyoloji felsefesinin ilgilendiği bazı problemler şunlardır:

a) Biyolojinin fizik ve kimya yasalarına benzer, deneysel olarak öğrendiğimiz ve dolayısıyla a priori istatistiksel yasalardan ibaret olmayan kendine has yasaları var mı?

b) Biyoloji kimya ve fiziğe indirgenebilir mi?

c) Organların fonksiyonlarının olduğundan bahsediyoruz. Bunun yanı sıra bir organın fonksiyonunu gerçekleştirememesinden bahsedebiliyoruz. Mesela göremeyen bir gözün bir şekilde hatalı olduğunu söylüyoruz. Bu durumda fonksiyon kavramı normatif, yani bir şeyin nasıl olması gerektiğini söyleyen bir kavram olmuyor mu? Bu normatif kavram biyolojinin gerçekten normatif kavramlar içerdiğini mi gösterir yoksa fonksiyon kavramını normatif olmayan kavramlara indirgeyebilir miyiz?

d) Hangi tür tanımını benimsemeliyiz ve buna nasıl karar vermeliyiz? Türlerin gerçekten var olduklarını mı kabul etmeliyiz yoksa onları kullanışlı kurgulardan ibaret mi görmeliyiz?

e) Evrimde herhangi bir türde ilerleme olduğundan bahsedebilir miyiz? Bütün evrimsel sürecin belli bir doğrultusu olduğundan bahsedebilir miyiz? Evrimsel ilerleme ve doğrultu kavramları mutlaka doğayı aşan bir amaçtan bahsetmemizi gerektirir yoksa bunlar biyolojinin doğa üstü unsurları olmadığı düşüncesiyle uyumlu kavramlar mı?

Dil Felsefesi

Dil hem bizzat çıkardığı felsefi problemler nedeniyle, hem de felsefe yaparken kullanılan vazgeçilmez bir araç olması nedeniyle felsefe açısından çok önemlidir. Dil felsefesi bu nedenle felsefenin merkezi disiplinlerinden biridir. Dil felsefesinin zihin felsefesi, metafizik ve ahlak felsefesi gibi alanların hepsiyle ciddi bağlantıları vardır. Örneğin hem zihinsel durumların -Dolapta süt olduğuna olan inancım gibi-, hem de kelime ve cümlelerin anlamları vardır. Zihin durumlarının anlam sahibi oluşuyla dilin anlamı arasında bir tür bağlantı olduğunu düşünmek pek de zor değildir. Metafizikteyse hangi durumlarda varlığın doğasına dair gerçek fikir ayrılıklarının olduğunu ve hangi durumlarda sadece dilin kullanılmasından kaynaklanan “salt dilsel” bir fikir ayrılığının olduğunu bilmek isteriz. Dil felsefesi bu anlamda diğer felsefe alt dallarıyla da ilişkilidir.

Dil felsefesinin bazı problemleri şunlardır:  

a) Dil ve gerçeklik arasında nasıl bir ilişki vardır? Kelimeler ve cümleler kendi içlerinde anlam sahibi olmayan sembol ve ses öbeklerinden ibarettir. O zaman dil sahip olduğu anlama nasıl sahip olmuştur? Dil gerçeklikle nasıl ve ne dereceye kadar örtüşür?

b) Bir ismin anlamı ve gönderim yaptığı şey arasında nasıl bir ilişki vardır? Bu ikisi aynı şey midir? Eğer aynı şeylerse hiçbir şeye gönderme yapmıyor gibi görünen kelimelerin de anlamlı görünmelerini nasıl açıklayacağız? Yoksa bir ismin anlamı sadece ona uygulanabilir olan, yani belirli, bir tanım mıdır?

Din Felsefesi

Din felsefesi, dinlerin temel kavramları ve iddialarını inceleyen felsefe alt dalıdır. Pek çok kişi tarafından din felsefesi ve teoloji kelimeleri birbirlerinin yerine kullanılsa da çoğu felsefeci arada bir ayrım olduğunu savunur. Teoloji genellikle bir dini geleneğin içinden hareket eder. Bu nedenle bazı dini inançları verili olarak kabul ettiği söylenebilir. Öte yandan din felsefesi dinlerin temel kavramları ve iddialarına din karşıtı olmak anlamına gelmeyen bir şekilde dışarıdan bakar. Din felsefesi dini kavramlar ve iddialar hakkında akıl yürütürken dini metinlerin ve geleneğin otoritesine yaslanmamaya çalışır. Öte yandan din felsefesi ve teoloji arasındaki sınırın muğlaklaştığı felsefi teoloji veya analitik teoloji de felsefi tarafının ağır basması nedeniyle din felsefesine dahil edilebilir. Din felsefesinin bazı temel problemleri şunlardır:

a) Tanrı var mıdır? Tanrı’nın varlığı lehinde ve aleyhinde ne gibi gerekçelere sahibiz? Evrenin bir başlangıcının olması, yaşamın varlığına izin vermesini sağlayan bir hassas ayarın bulunması, doğa yasalarına uyması, evrende bilinçli varlıkların olması, dini/mistik tecrübe ve eğer varsa objektif ahlaki değerler Tanrı’nın varlığı lehinde delil midir? 

b) En makul Tanrı tasavvuru nedir? Eğer Tanrı varsa hangi sıfatlara sahip olmasını beklemeliyiz? Geleneksel olarak Tanrı’nın sahip olduğu düşünülmüş ezelilik/ebedilik, kişi olma, mutlak kudret, mutlak bilgi, mutlak iyilik, özgür iradeli olma gibi sıfatları ne şekilde anlamalıyız? Bu sıfatlar kendi içlerinde ya da birbirleriyle çelişir mi?

c) Bilim ve din arasında nasıl bir ilişki vardır? Bilimsel teoriler arasından dini iddiaları desteklemek ya da çürütülmek için kullanılabilecek olanları var mıdır? 

d) İman ve akıl arasında nasıl bir ilişki vardır? Tanrı’ya iman etmek hiçbir gerekçeye veya delile sahip olmadan yapılması gereken bir şey midir? Tanrı’ya onun varlığını kabul etmek için herhangi bir gerekçemiz olmasa da inanabilir miyiz? Tanrı inancının akla uygunluğu için mutlaka Tanrı’yı kanıtlayan argümanlara mı sahip olmalıyız?

e) Birden fazla din doğru olabilir mi? Çeşitli dini geleneklerin hepsinin paylaştığı ortak bir öz var mıdır? Bütün dindarların farklı şekillerde ve farklı isimlerle olsa da aynı varlığa taptıklarını söyleyebilir miyiz? Bir dinin diğerlerinden daha üstün olduğunu söyleyebilir miyiz?

Epistemoloji/Bilgi Felsefesi / Bilgi Kuramı

Epistemoloji bilgiyle ilgili problemlerin geneliyle ilgilenen felsefe dalıdır. İlgilendiği sorulardan bazıları şunlardır:

a) Bilgi nedir? Bir şeyi bilmekle sadece doğru şeye inanmak arasında ne gibi bir fark vardır?

b) Zihnimden bağımsız bir dış dünyanın var olduğunu bilebilir miyim? Şu anda rüya görmediğimi, çılgın bir bilim adamı tarafından manipüle edilen kavanozdaki bir beyin olmadığımı, kötü bir cin tarafından kandırılmadığımı bilebilir miyim?

c) Bir şeye inanmak için gerekçe sahibi olmak ne demektir? Bir şey bir inanca nasıl gerekçe olur?

d) Gerekçelendirmenin yapısı nedir? Sahip olduğumuz gerekçeler birbirlerini gerekçelendirerek sonsuza kadar geri mi gider yoksa gerekçelendirme bir yerde son mu bulmalıdır? Bazı inançların gerekçeye ihtiyaç duymadığını ve diğer inançlarımıza temel olduklarını söyleyebilir miyiz? Yoksa sonsuz geriye gidiş veya temel inançlara sahip olmak yerine gerekçelerimizin birbirleriyle bir tür döngü ya da ağ oluşturan bir bağlantısı mı olmalıdır? Eğer bu doğruysa “ kısır döngü” oluşturan gerekçe döngüleri/ağlarıyla kısır döngü oluşturmayan gerekçe döngüleri/ağları arasındaki ayrımı nasıl yapabiliriz?

e) Doğuştan gelen bilgi var mıdır? Yoksa bütün bilgi sonradan tecrübeyle mi elde edilir? Deneyimden bağımsız bir şekilde sadece “oturduğumuz yerde düşünerek” bilgi edinebilir miyiz? Deneyimden bağımsız bir şekilde elde edilen bilgi sadece tanım gereği doğru olan gerçeklere mi ulaştırır? 

f) Gerekçelendirme içsel midir yoksa dışsal mıdır? Burada içsel ve dışsal olmayı kabaca kişinin zihnine içsel ya da dışsal olma anlamında kullanıyoruz. Yani bir kişinin bir kişinin epistemik durumu -gerekçeye sahip olup olmaması ya da bir şeyi bilip bilmemesi gibi- onun zihinsel olarak erişemediği ya da üzerinde kontrol sahibi olmadığı faktörlere bağlı olabilir mi? Eğer bu son soruya evet cevabını verirsek bazı kişilerin zihinsel durumları tamamen aynı olsa dahi epistemik durumlarının, onlar bunun farkında olmasalar dahi, farklı olabilmesi ihtimali ortaya çıkar.  

Fizik Felsefesi

Fizik hem diğer doğa bilimlerine kıyasla daha kesin olduğunun düşünülmesi, hem de gerçekliğe dair en temel sorulardan bazılarıyla ilgilenmesi nedeniyle felsefi problemler açısından oldukça önemli sonuçları olan bir alandır. Fizik felsefesinin ilgilendiği bazı problemler şunlardır:

a) Kuantum mekaniğinin matematiksel olarak eşdeğer olan ancak felsefi açıdan önemli farklar taşıyan yorumları arasında nasıl tercih yapmalıyız? Kuantum durumları, dalga fonksiyonları gibi şeyler gerçekliğin bir parçası mı?

b) Özel ve genel görelilik teorileri zamanın doğasına dair ne söylüyor? Zamanın akışının gerçek olup olmadığına dair tartışmada gerçekten de zamanın akmadığı yönündeki pozisyonu mu destekliyorlar? Yoksa bu teorileri farklı şekillerde yorumlamamız mümkün mü?

c) Zaman yolculuğu mümkün mü? Mevcut fizik yasaları zaman yolculuğuna izin veriyor mu?

d) Temel fiziksel sabitler, fizik yasaları ve erken evren koşulları kolaylıkla farklı olabilecekmiş gibi görünüyor. Bunlardaki çok ufak değişiklikler dahi yaşam için gerekli olan karmaşık fiziksel yapıların oluşamamasına neden olurmuş gibi görünmekte. Peki o halde bu karmaşık fiziksel yapıların varlığını nasıl açıklamalıyız?Böyle bir evrende olmamız şaşırmamız gereken, beklenmedik ve dolayısıyla açıklanmaya ihtiyaç duyan bir şey mi? Peki bir açıklamaya ihtiyaç duyuluyorsa bu ne olabilir?

Hukuk Felsefesi

Hukuk felsefesi hukukun doğası, ahlak felsefesiyle ilişkisi, hukuki sorumluluğun koşulları, hukukun otoritesinin sınırları gibi felsefi problemleri konu alan felsefe alt dalıdır. İlgilendiği bazı problemler şunlardır:

a) Hukuk ve ahlak felsefesi arasındaki ilişki nedir? Hukuk normatif, yani değer yargısı bildiren, bir alan mıdır? Hukukun kesinlikle uyması gereken bir ahlak yasası var mıdır? Bu durumda ahlak yasasına uymaları ya da uymamaları nedeniyle devletin aynı araçlarıyla yasalaştırılmalarına rağmen biri meşru, diğeri meşru olmayan yasaların olması mümkündür demeli miyiz? Bir şeyin yasa olabilmesi için hukuku önceleyen bazı ahlak kurallarına uyması gerekir mi demeliyiz? Yoksa hukuktaki yasa kavramı normatif bir kavram olarak görülmemeli midir?

b) Yasalara uyma yönünde bir sorumluluğumuz var mıdır? Eğer varsa bu sorumluluğun kaynağı nedir? Vatandaşların devletin yasalarına uymama sorumluluğuna sahip olduğu ya da en azından yasalara uymamalarına izin verilebilecek durumlar var mıdır? 

c) Hukuki sorumluluğun doğası nedir? Suçu işleyen kişinin zihinsel durumu, mesela sahip olduğu niyet, cezalandırılmasının üstünde ne seviyede etki sahibi olmalıdır? Ne dereceye kadar kişinin yaptığı eylemin sonuçlarına bakmak gerekir? 

Matematik Felsefesi

Matematik dış dünya hakkında bilgi vermeyen totolojilerden mi ibarettir? Matematik mantığa indirgenebilir mi? Matematiksel bilgi deneyime mi dayalıdır yoksa ona sadece oturduğumuz yerde düşünerek mi ulaşırız? Matematik bir icat mıdır yoksa keşif midir? Matematiksel doğruların ontolojik temeli nedir? Matematiksel doğruların temeli bizim evrenimizdeki fiziksel varlıklarda mı yatar yoksa matematiksel nesnelerin bulunduğu uzay ve zamanı aşan ayrı bir “alemin” var olduğunu mu söylemeliyiz? Eğer matematik nesneler bizim evrenimizi aşan ayrı bir alemdeyse onların bilgisine nasıl ulaşıyoruz? Matematik felsefesi burada bahsettiğimiz türden problemlerle uğraşan felsefe alt dalının adıdır. 

Metafizik

Metafizik gerçekliğin en genel özelliklerini en genel seviyede inceleyen felsefe alanıdır. Genel olarak gerçekliğin doğasıyla ilgilenir. Var olan en temel kategorilerin neler olduğu, bu kategoriler arası ilişkilerin nasıl olduğu, felsefi açıdan önem taşıyan varlık, doğruluk, özgürlük, nedensellik, özellik gibi kavramların nasıl anlaşılması gerektiği gibi konularla ilgilenir. İlgilendiği sorulardan bazıları şunlardır:

a) Gerçekliğin sahip olduğu bir “en temel düzey” var mıdır? Eğer varsa bu en temel düzeyde hangi kategoriler mevcuttur? Bu düzeydeki varlıkların daha az temel olan varlıklarla arasındaki ilişkinin doğası nedir? 

b) Nedensellik nedir? Neden ve sonuç arasında zorunlu bir bağlantı var mıdır? Neden olan şey zorunlu olarak sonuçtan önce mi olmalıdır? Nedensellik doğa yasalarına indirgenebilir mi?  

c) Doğa yasası olmak ne demektir? Kazara doğru olasılıklarla doğa yasalarını birbirlerinden nasıl ayırt edebiliriz? Doğa yasaları zorunlu mudur yoksa farklı olabilirler miydi? Olasılıksal yasalar nasıl anlaşılmalıdır?  

d) Özgür irade nedir? Eğer seçimlerimiz tamamen biz doğmadan önceki olaylar tarafından belirlenmişse bu özgür olmadığımız anlamına mı gelir? Özgür irade bütün şartların aynı olması durumunda bile farklı alternatifler arasında seçim yapabilme yeteneğini gerektirir mi? 

e) Zaman nedir? Zaman akar mı? Yoksa zamanı uzaya benzer, bir tür koordinat sistemi şeklinde anlayabileceğimiz “donmuş bir nehir” olarak mı görmeliyiz? Görelilik teorisi bu görüşlerden herhangi birini destekliyor mu? Sadece şimdiki zaman mı var yoksa geçmiş ve gelecek zamanların da bir şekilde mevcut olduğunu mu söylemeliyiz?

f) Neden hiçbir şey değil de bir şeyler var? Hiçbir şeyin var olmaması mümkün müydü? Eğer hiçbir şeyin var olmaması mümkün değilse bu var olmaması imkansız olan bir şeylerin olduğu anlamına mı gelmelidir? 

Sanat Felsefesi / Estetik

Sanat felsefesi ya da estetik sanata dair felsefi problemlerle ilgilenen felsefe alt dalıdır. Sanat felsefesinin bazı problemleri şunlardır:

a) Sanat nedir? Sanat olarak adlandırdığımız şeylerin hepsinde ortak bulunan bir öz var mıdır? Yoksa sanat olan ve olmayan arasında net bir ayrım yapmamız mümkün değil midir? Sanatı kurumsal/kültürel bir şekilde mi tanımlamalıyız? Tarihsel bağlam bir şeyin sanat olup olmadığı sorusu açısından önemli midir? Yoksa sanatın/sanatsal olanın tarihsel/kültürel/kurumsal bağlamlardan tamamen koparılarak tanımlanması mümkün müdür?

b) Güzellik nedir? Bir şeyin güzel olduğunu söylememiz için haz uyandırıyor olması yeterli midir? Yoksa güzelliğin tecrübesi başlı başına ayrı bir tecrübe kategorisi midir? Bazı şeyler diğerlerinden objektif olarak daha mı güzeldir yoksa zevkler ve renkler gerçekten de tartışılmaz mıdır?

c) Sanat yapmak var olan şeyleri kopyalamaktan mı ibarettir? Sanat yapmak var olan şeyleri kopyalamaktan ibaret olmasa bile sanat eserinin bir anlamda Dünya’daki şeyler hakkında olması gerekir mi?  

Siyaset Felsefesi

Siyaset felsefesi siyasi kavramları ve problemleri konu alan felsefe alt dalıdır. Devletin insanlarla kurduğu ilişkinin doğası ve meşruiyetinin yanı sıra adalet, özgürlük, eşitlik gibi kavramlarla ilgilenir. Bunun yanı sıra önemli bir ayrım da “ideal teori” ve “ideal olmayan teori” arasındadır. İdeal teori, ideal koşullarda devletin ve toplumun nasıl olması gerektiğini konu eder. İdeal olmayan teori ise ekonomi, siyaset bilimi, psikoloji gibi çeşitli bilimlerin bulgularını göz önünde bulundurarak ideal olmayan koşullarda toplumun ve kurumların nasıl olması gerektiği sorusuna yanıt arar. 

Siyaset felsefesinin yanıt aradığı bazı sorular şunlardır:

a) Adalet, özgürlük ve eşitliği nasıl anlamalıyız? Bunlar arasında gerilim var mıdır? Birini savunmak diğerlerinden feragat etmeyi gerektirir mi? Eşitlik ve özgürlük ne dereceye kadar arzu edilebilirdir? 

b) Devlet otoritesi meşru mudur? Eğer meşruysa meşruiyetinin kaynağı nedir? Devletin verdiği hizmetler mi? Devletin toplumun çöküşünü engellemek için zorunlu bir kötülük oluşu mu? Yoksa yönetilenlerin rızası mı? Devlet yönetiminin meşru olması için yönetilenlerin ne tür bir rıza göstermeleri gerekir? Devlet otoritesinin sınırları ne olmalıdır?

c) Azınlık hakları diye, bireysel hakların ötesinde, haklar var mıdır? Devletin azınlıkların kültürlerini koruma yönünde pozitif sorumlulukları var mıdır? Azınlıklara pozitif ayrımcılık yapılması meşru mudur ve eğer meşruysa pozitif ayrımcılığın sınırları ne olmalıdır? Zulüm görmüş azınlıkların tazminat talepleri hangi koşullarda ve ne dereceye kadar meşrudur?

d) Dağıtımsal adalet hangi koşullarda sağlanır? Kaynakların belli bir dereceye kadar eşit dağılmasını sağlamak yönünde vatandaşların ya da devletin bir sorumluluğu var mıdır? Yoksa ticaret ve karşılıklı rızaya dayalı kaynak dağılımının eşitsizlik yaratsa dahi adil olduğunu mu söylemeliyiz?  

Sosyal Bilimler Felsefesi

Sosyoloji, ekonomi, siyaset bilimi gibi temelde insanı, toplumu ve bunların etkileşimlerini çeşitli yönlerden ele alan alanlara sosyal ya da beşeri bilimler diyoruz. Sosyal bilimler felsefesi de sosyal ya da beşeri bilimlerin yöntemi, ontolojik iddiaları ve doğasına dair problemlerle uğraşan felsefe alt dalıdır. Bu alanın uğraştığı bazı problemler şunlardır: 

a) Toplum ve toplumsal açıklama bireylerin faaliyetlerine indirgenebilir mi? Toplumun bireylerin etkileşimlerine indirgenemeyecek yönleri var mıdır?

b) Toplumun ya da toplulukların niyetlerinden ve amaçlarından bahsedebilir miyiz?

c) Sosyal bilimlerin yöntemi nasıldır? Sosyal bilimlerin yöntemleri özünde doğa bilimleriyle aynı mıdır? Sosyal bilimler yöntemsel olarak doğa bilimlerine yaklaşmaya çalışmalı mıdır yoksa toplum özü itibariyle doğa bilimleriyle incelenmeye müsait değil midir? 

d) Toplum bilimleri değer yargısı belirtmeyen, normatif olmayan ve tamamen objektif bir şekilde yapılabilir mi? 

e) Toplum bilimlerinin kendilerine has yasaları var mıdır?

Zihin Felsefesi

Zihin felsefesi zihne dair her türden problemle ilgilenenen felsefe alanıdır. İlgilendiği bazı problemler şunlardır:

a) Zihin ve beden arasındaki ilişkinin doğası nedir? Zihinlerimiz bedenlerimizin belli bir bölümüyle, mesela beyinlerimizle, özdeş midir? Eğer aradaki ilişki özdeşlik değilse ne türden bir ilişkidir? 

b) Bilinç gibi olağan fiziksel varlıklardan bu denli farklı görünen bir şey nasıl oluyor da fiziksel sistemlerde bulunabiliyor? Tek tek parçacıklar bilinç sahibi değil gibi görünürken çok karmaşık şekillerde bir araya gelen parçacıklardan oluşan beyin nasıl bilinç sahibi oluyor?

c) Eğer beyinlerimizdeki hücrelerin bağlantı biçimleri, elektriksel potansiyelleri ve onları etkileyen çevresel faktörler gibi şeyler davranışlarımızın gerek ve yeter sebepleriyseler zihinsel durumların davranışlarımıza neden olduklarını nasıl söyleyebiliriz? Davranışlarımızın nedenlerinden bahsederken bilinçliliğe hiçbir atıf yapmamız gerekmiyorsa bu bilinçli durumların davranışlara neden olmadığını göstermez mi?

d) İnançlar ve arzular gibi zihinsel durumlar dış dünyadaki şeyler hakkındadır veya onlara yönelmişlerdir. Mesela buzdolabında 2 tane çikolata var şeklindeki inancım benim dışımdaki nesneler “hakkındadır”. Bu çikolataları yeme yönündeki arzumsa benim dışımdaki nesnelere yönelmiştir. Zihinsel durumların kendileri dışındaki şeylere yönelebilmeleri ya da onlar hakkında olmaları nasıl mümkündür?

Ölümün Güzelliği

 

1. Çağrı

Uyumama izin verin, çünkü ruhum sevgiyle arınıyor. Dinlenmeme izin verin, çünkü ruhum gece ve gündüzlerden nasibini aldı. Mumları tutuşturun, yatağımın etrafında tütsü yakın ve bedenimin üstünü gül ve yasemin yapraklarıyla örtün. Sığla ile saçlarımı mumyalayın, ayaklarıma parfüm serperek, ardından ölümün alnıma yazdıklarını okuyun.

Uykunun kollarında dinlenmeme izin verin, çünkü açık olan gözlerim yorgun. Titreyen gümüş lirin ruhumu yatıştırmasına izin verin. Arp ve udun dalgaları solan kalbimin etrafını bir perde gibi örsün. Gözlerimde umut şafağını izlercesine geçmişin şarkısını söyleyin, çünkü bu şarkının anlamı kalbimin yumuşak bir yatakta dinlenmesi demektir. Gözyaşlarınızı silin dostlarım ve şafağı selamlayan çiçek yaprakları gibi kafalarınızı kaldırın. Sonsuzluk ve yatağımın arasında bir ışık sütunu gibi duran Ölüm gelinine bakın; nefesinizi tutun ve benimle onun gıdıklayan beyaz kanat çırpınışlarına kulak verin.

Yakınıma gel, bana veda et; gülümseyen dudaklarınla gözlerime dokun. Bırak çocuklar pembe yumuşak parmaklarıyla ellerimi kavrasın. Bırak yıllar damalı ellerini ellerimin üzerine koyup bana dua etsinler. Bırak genç kızlar yanıma gelsin, gözlerimde Tanrı'yı görsün ve nefesimle yarışan iradesinin yankısını duysunlar. 

2. Yükseliş

Ben bir dağın tepesini geçtim ve ruhum gökkubbe de bütünleyici özgürlüğe yükseliyor. Ben uzaklarda çok uzaklardayım yoldaşlarım ve bulutlar gözlerimden tepeleri gizliyor. Vadiler sessizlik okyanusuyla taşıyor ve af’ın elleri yol ve evleri içine çekiyor; ova ve alanlar mum ışığı gibi sarı ve alacakaranlık gibi kırmızı görünen beyaz bir hayaletin arkasına kayboluyor. 

Dalgaların şarkısı ve akarsuyun ilahileri dağılıyor, ardından kalabalığın sesleri sessizliğe dönüşüyor. Ve ben ruhun arzusuyla uyumlu sonsuzluğun müziğinden başka bir şey duyamıyorum. Bembeyazlık sarıyor, rahat ve huzur içindeyim.

3. Arta kalanlar

Beni bu beyaz keten örtüden çıkar ve bana yasemin ile zambak yaprakları giydir.

Fildişi tabuttan vücudumu al ve portakal çiçekli yastığın üstüne yatır. Ağıt değil, gençlik ve neşeli şarkılar söyle; Üzerime gözyaşı değil hasat ve şarap şarkısı söyle. Istırabın acısını değil, yüzüme parmaklarınla aşk ve neşenin sembolünü çiz. İlahi ve ağıtla havanın huzurunu rahatsız değil, kalbinin benimle ebedi yaşamın şarkısını söylemesine izin ver; Siyah giyerek bana yas ver, renkli giyerek benimle kutla; kalpten içerlenerek ver gidişimi, kapat gözlerini ve sonsuza kadar seninle olduğumu göreceksin. Yaprak kümeleri üzerine koyarak dost omuzlarına al ve terk edilmiş ormana yürü yavaş yavaş. Uykum kemik ve kafatası sesleriyle bölünsün istemiyorsan, beni kalabalık olan yerde gömme. Beni taşı servi ormanına ve menekşe ve gelinciklerin değil diğer gölgelerin altına mezarımı kaz. 

Mezarımı derin kaz ki sel kemiklerimi açık vadilere taşımasın. Lütfumu geniş tut ki alacakaranlıktaki gölgeler gelip yanıma otursun. Dünyevi tüm giysilerimi al benden ve Toprak Ana'nın derinliklerine, annemin göğsünün üzerine özenle yerleştir. Üzerimi yumuşak toprakla ört ve her avuç yasemin, zambak ve mersin tohumlarıyla karışık olsun ve üzerimde bedenimin elementinin yukarısında büyüyüp gelişmeye başladığında kalp nefesimin kokusunu yayılacak her yere. Ve hatta güneşe bile kalbimin sırrını açıkla. Esintiye yelken aç ve çık konforlu yaya yolculuğuna.

Gidin şimdi arkadaşlar gidin sessiz adımlarla, ıssız vadide yürüyen sessizlik gibi. Beni Tanrı'ya bırakın, badem ve elma çiçeklerinin Nisan esintisinde titreyerek dağıldığı gibi siz de yavaş yavaş dağılın. Kulübenizin sevincine döndüğünüzde Ölüm'ün benden ve sizden alamadığı tek şeyi orada bulacaksınız. Yeri bırakın, çünkü burada gördükleriniz dünyevi dünyadaki anlamdan çok uzakta. Beni bırakıp gidin. 

Kaynak: Halil Cibran - Felsefi Öyküler

Bilim ne gibi varsayımlara dayanır?

 Bilim de bütün diğer girişim ve çabalarımız gibi, açık veya üstü örtük birtakım temel inançlara dayanır. Varsayım denen bu inançlarımız düşünme ve hareketlerimizin temelde yatan gerekçelerini teşkil eder. Örneğin, sabahleyin rastladığımız bir kimseye «günaydın» dememiz gibi son derece basit bir davranışın bile dayandığı bir varsayım vardır. Hitap ettiğimiz kişinin Türkçe bildiğini farzetmiş olmalıyız ki, ona başka bir dilde değil Türkçe’de hitap etmiş olalım. Bunun gibi çok daha karmaşık bir faaliyet olan bilimselaraştırma da, çok kere ifade edilmeyen, hatta belki bilinç altında tutulan, bazı temel İnanç ve varsayımlara dayanmaktadır.

Bunları şöyle sıralayabiliriz:

1) Kendi dışımızda bir olgular dünyasının varlığı,
2) Bu dünyanın bizim için anlaşılabilir olduğu,
3) Bu dünyayı bilme ve anlamanın değerli bir uğraşı teşkil ettiği.

Birinci varsayım, etrafımızda olup bitenlerin hayal mahsulü değil, gerçek olduğu; bu gerçek dünyanın algılarımızdan bağımsız, bilgilerimize göre biçimlenmeyen objektif bir varlığı olduğu görüşünü içermektedir. İkinci varsayım bilgi edinmenin mümkün olduğunu, üçüncü varsayım İse bilginin değerli şey olduğunu söylemektedir. 

Gerçekten, temelde incelemeğe konu bir dünyanın varlığını, bu dünyanın bizim için anlaşılır olduğunu, gene bu dünyayı anlamanın değerli bir uğraşı olduğunu kabul etmemişsek, bilim bir anlama çabası olarak gerekçesini yitirir, anlamsız bir hareket olarak kalır.

Bu temel varsayımlar yanında özellikle doğa bilimleri için geçerliği söz götürmez birkaç varsayımı daha belirtebiliriz.

Bilim sel incelemeye konu olan gerçek dünya gelişigü­zel değil, olguların düzenli ilişkiler içinde yer aldığı, tutarlı, kapristen uzak bir dünyadır. Örneğin, suyun hangi koşullar altında donduğu, hangi koşullar altında kaynadığı, bu tür değişmez, düzenli ilişkilerdendir. A, B, C, koşulları altında suyun donacağını D, E, F, koşulları altında ise kaynayacağını bekleriz. Aynı koşullar altında suyun bazen donduğu, bazen kaynadığı görülse idi böyle bir bekleyiş için olanak kalmazdı. Olguların gelişigüzel yer aldığı kaprisli bir dünyada, olup bitenlerin gerisindeki temel ilişkileri arayan, bunları dile getirip açıklamaya çalışan bilim için de olanak yok demektir.

Her olgu, bizim için saptanabilir olsun olmasın, kendin
den önce yer alan başka olgulara bağlı olarak ortaya çıkar. Bunun kısaca anlamı şudur: Nedensiz olgu yoktur ve bu neden doğanın kendi içindedir. Bu varsayımdan hareket eden bilim herhangi bir olgunun açıklanmasını o olgunun ortaya çıkış koşullarına baş vurarak yapar. Örneğin, suyun kaynaması için 76 cm barometrik basınç altında sıcaklığın 100°C’ya çıkm ış olması gerekir. Burada suyun kaynaması bir sonuç, belli ölçülerdeki basınç ve ısı ise birer ön koşuldur. Sonuçla ön koşullar arasındaki ilişkiyi matematiksel olarak şöyle gösterebiliriz.

Y = f(X,. X2 X„)

Formülde, «Y» sonucu, «Xı, X2 Xn»ler de ön koşulları göstermektedir, «f» ise ilişkinin fonksiyonel olduğunu ve bu fonksiyonda «Y»nin bağımlı, «Xı»nin ise bağımsız değişken olduğunu belirtmektedir.

Bilim gözlem konusu bütün olguların zaman ve uzay içinde yer aldığını kabul eder. Bu ise, zaman ve uzayın «realite» denilen gerçek dünyanın temel boyutları olduğu inancına dayanır. Olguların zaman ve uzayla sınırlandırılması bilimi, ilkece gözlem konusu olamayacak birtakım doğa dışı «nesne»lere yönelmekten alıkoyduğu gibi, bu tür nesneleri inceleme konusü yapan çalışm aların bilimsel olamayacağı yargısını da temellendirmektedir. Örneğin din, mitoloji ve metafizik incelemeler gibi.

Bilim «var olan her şeyin bir miktarla var olduğu» ilkesine bağlıdır. Bu nedenledir ki, bilginler elde ettikleri bulguları nicelik cinsinden ifade etmeğe büyük önem verirler. Deney sonuçlarının basit gözlemle değil, ölçme yolu ile saptanması ve bunların sayısal terimlerle ifadesi bilimde giderek önem kazanan bir gelişmedir. 

İlk bakışta hiç de ölçülebilir gibi görünmeyen birtakım özelliklerin (Örneğin sıcaklık, sertlik, yoğunluk, öğrenme yeteneği, yaratıcılık vb.) zamanla ölçülebilir bir biçimde tanımlandıklarını ve bu tanımlara uygun geliştirilen ölçme vasıtaları kullanılarak  ölçüldüklerini görmekteyiz. Bir bilimde ölçme tekniğinde erişilen mükemmeliyet o bilimin ilerleme derecesini saptamada önemli bir ölçüt olarak kabul edilmektedir. Bir tür ölçmeden yararlanmayan bir çalışmaya bilim demek artık çok güç görünmektedir.

Bilimin dayalı olduğu varsayımlara ilişkin Einstein'ın şu sözleri önemle üzerinde durulmağa değer:

Teorik kavramlarımızla realiteyi anlamanın mümkün olduğu inancı olmaksızın, dünyamızın iç armonisine inanmaksızın, bilim denen şeyin ortaya çıkması beklenemezdi. Bu inanç her türlü bilimsel buluşun temel itici gücüdür ve daima öyle kalacaktır  

Yukarda kısaca değindiğimiz temel varsayımların doğru olup olmadığı sorusu ayrı bir inceleme konusudur. Ancak şu kadarını belirtelim ki, bilimin son 300 yıllık süre içindeki baş döndürücü gelişmesi dayandığı varsayımların geniş öl­çüde geçerli olduklarını kanıtlayıcı niteliktedir. 

Kaynak: Cemal Yıldırım - 100 soruda Bilim Felsefesi  

Şiirin, Putperestliğin, Tanrısallığın ve Kutsamaların Kökeni Olarak Şiirsel Metafizik

Bütün filozoflar ve filologlar, eski gentillerin hikmeti hakkında araştırmalarına, aptal ve korkunç vahşiler olan bu ilk insanlardan başlamış olmalıdırlar. Yani, yukarıda değindiğimiz gibi tam anlamıyla devlerden başlamışlardır (Peder Boulduc, De ecclesia ante Legem adlı eserinde der ki, Kutsal Kitap’a göre, bu devlerin isimleri dindar, saygıdeğer, şerefli insanlara işaret eder. Fakat bu, sadece, kehanetle gentil dinleri kuran ve devler çağma ismini veren soylu devler olarak anlaşılabilir). Bu soylu devler, kehanetlerine ilişkin delillerini dış dünyada (yani duyusal dünyada) değil de düşünen zihnin değişmeleri içinde arayan metafizikle başlamış olmalıydılar. Çünkü ulusların bu dünyası, kesinlikle insanlar tarafından yapılmış olduğundan, metafiziğin ilkeleri de bu değişmeler içinde aranmalıdır. Ve insan tabiatı, hayvanların tabiatına benzer olmaktan uzaklaştıkça bu özelliği elde eder, yani “şey”leri bilmenin biricik yolu duyulardır.

Böylece, gentil dünyanın ilk hikmeti olan şiirsel hikmet, şimdiki bilgili insanlarınki gibi rasyonel ve soyut bir metafizikle değil, rasyonelleştirme gücü olmayan, tamamıyla kaba duyu ve güçlü imgeleme sahip bu ilk insanların hissetmesi ve hayal kurmasına dayalı bir metafizikle başlamış olmalıydı . Bu metafizik, onların şiiriydi, onlarla birlikte doğmuş (çünkü onlar, tabiatları gereği bu duyularla ve imgelemle donatılmışlardı) bir yetenekti. Bu metafizik, nedenleri bilememekten doğmuştu, çünkü merakın annesi olan cehalet, hiçbir şeyden haberi olmayan bu insanlara her şeyi olağanüstü göstermişti. Onların şiiri, ilkin tanrısaldı. Çünkü Lactanius’tan aldığımız pasajda da gördüğümüz gibi kaba duyu ve güçlü imgeleme sahip olan bu ilk insanlar, hissetikleri ve merak ettikleri şeylerin nedenlerini tanrılar olarak hayal ettiler (küçük anlıklarını (understanding) şaşırtan her şeyi tanrılar olarak adlandıran şimdiki Amerikan Yerlileri de bu durumu doğrulamaktadır). Buna Arktik Okyanusu yakınlarında oturan eski Germenleri de ekleyebiliriz. Tacitus, onlar hakkında [6.45] şöyle söyler: Onlar, Güneş’in geceleyin denizin içinden geçerek batıdan doğuya doğru geçtiğini işittiklerini söylemişlerdi ve tanrıları gördüklerini iddia etmişlerdi. İşte bu uluslar, sözünü ettiğimiz gentil dünyanın kurucularını daha iyi anlamamıza yardım eden kaba ve basit uluslardır. Bu ilk insanlar, tıpkı çocukların ellerindeki cansız oyuncaklarla, canlı kişilermişçesine oynamaları ve konuşmaları gibi, merak ettikleri şeylere, kendi düşünceleri doğrultusunda tözsel bir varoluş vermiş.

Aynı şekilde, doğuş hâlindeki insanlığın çocukları olan gentil ulusların ilk insanları, kendi fikirlerine göre “şey”leri yarattılar. Fakat bu yaratma, Tanrı’mn yaratmasından tamamen farklıydı. Çünkü, Tanrı, mutlak akıl olarak her şeyi bilir ve şeyleri bilmesiyle de onları yaratır. Fakat gentiller, kendi cehaletleri içinde, tanrının bütünüyle bedensel olduğunu hayal ettiler ve tanrıya bedensel bir değer atfettiler. Yarattıkları bu tanrı maddi olduğundan, onu muazzam şekilde yücelttiler. Bu yücelik o kadar büyüktü ki, hayal ederek yaratan kişilerin aldım karıştırmıştı ve bu kişiler, Grekçe “creators” “yaratıcılar” anlamına gelen “şairler” olarak adlandırıldı. Bu büyük şiir sanatı üç şekilde gerçekleşmiştir.

1. Halkın anlayışına uygun olan yüce (sublime) fabllar icat edilmesiyle.
2. Bu maksata uygun olarak aşırılığa gidilerek.
3. Şairlerin bizzat yaptığı gibi, sıradan insanlara erdemli bir şekilde hareket etmenin öğretilmesi ile. 

insani kuramların bu tabiatı hakkında Tacitus’un soylu bir anlatımında belirttiği gibi, ebedi bir özellik kalmıştır. O da şudur: Korkmuş insanlar “inandıkları şey hakkında olur olmaz hayal kurmazlar” (fingunt simul creduntque) [A. 6.5.10],

Tufandan sonra, havada, çok şiddetli bir etkinin meydana gelmesi ve bir patlamanın ortaya çıkması sonucu, gökyüzü, korkunç bir şekilde gök gürültüsüyle gümbürdediği ve aydınlandığı zaman kaba duyu ve güçlü hayal gücüne sahip olan bu insanlar, gentil insanlığın ilk kurucuları olmalıdırlar. Biz, bu durumun Mezopotamya’da tufandan bir yüzyıl sonra meydana geldiğini de varsaymıştık. Çünkü evrensel tufandan sonra nemin kaybolması ve toprağın kuruması zaman almıştır. Ta ki toprak kuru buharlar çıkarana kadar veya şimşeğin meydana gelmesi için havada yanan bir madde oluşana kadar. O halde, çok sağlam olması gereken ve en güçlü vahşilerin mağaralarının bulunduğu dağların zirvelerindeki ormanların içine yayılmış birkaç dev, nedenini bilmedikleri bu büyük etkiyle korktular ve şaşırdılar, gözlerini yukarı kaldırdılar ve gökyüzünün farkına vardılar. Bu durumda, insan zihninin tabiatı, kendi tabiatını bu etkiye atfetti ve şiddetli tutkularını bağırarak ve homurdanarak ifade eden kaba, güçlü vücut yapısındaki tüm insanların tabiatlarından dolayı onlar, gökyüzünü büyük ve canlı bir beden olarak hayal ettiler ve gökyüzünü daha büyük genderin ilk tanrısı Jove olarak adlandırdılar. Onlara göre Jove şimşeğin ıslık gibi sesiyle ve gökgürültüsünün gümbürtüsüyle kendilerine bir şey anlatmak istiyordu. Böylece, onlar cehaletin kızı ve bilginin annesi olan ve insan zihnini açan doğal merakın hayreti doğurmasını incelemeye başladılar. Bu özellik, halk arasında hâlâ devam etmektedir. Onlar, bir kuyruklu yıldız, yalancı Güneş veya tabiatta ve özellikle de gökyüzünün görünüşünde, olağanüstü başka bir şey gördüklerinde hemen merak ederler ve kaygıyla bunun ne anlama geldiğini araştırırlar.

Felsefeyle aydınlanmış ve eğitilmiş zihinlerin bu çağında bile mıknatısın demir üzerindeki büyük etkisine şaşırdıklarında mıknatısın, demir üzerinde esrarengiz bir sempatiye sahip olduğunu iddia ettiler ve böylece bütün tabiatı, tutkuları, tesirleri hisseden büyük bir canlı beden yaptılar. Ancak, medenileşmiş (keskinleşmiş) zihinlerin tabiatı, sıradan halkta bile, bizim dillerimizde çok sayıda olan tüm soyut terimlerle uyumlu soyutlamalar yaparak, duyulardan öylesine koparılmış ve yazma sanatıyla öylesine inceltilmiş ve sıradan halk, nasıl sayacağını ve hesap edeceğini bildiği için medenileşmiş zihin, sayıların kullanılmasıyla deyim yerindeyse öylesine tinselleştirilmiştir ki, doğal olarak, “Sempatik Tabiat” denilen bu hanımın (Tabiat Ana) büyük imgesine biçim vermek bizim gücümüzü aşar, insanlar, bir ifadeyi dudaklarıyla biçimlendirirler. Fakat zihinlerinde hiçbir şey olmayabilir. Çünkü onların zihinlerindeki şey ya yanlıştır ya da zihinlerinde hiçbir şey yoktur. Hayal güçleri yanlış bir imajı biçimlendirmekte artık işe yaramaz. Zihinleri soyut, ince ve tinselleşmiş olmayan bu ilk insanların engin hayal güçlerine girmek bizim gücümüzün üstündedir. Çünkü onlar, duyguları bakımından çok derin, tutkuları bakımından sersemletici hislerle doludurlar. Bu nedenle, gentil insanlığı kuran ilk insanların nasıl düşündüklerini anlamakta güçlük çekeriz ve bunu çok az tahayyül edebiliriz.

İlk teolojik şairler yarattıklarının en büyüğü olan ilk tanrısal fablı bu şekilde vücuda getirdiler. Yani, insanların ve tanrıların kralı ve babası olan hiddetle gürleyen ve şimşekleri fırlatan jove fablını yarattılar. Bu fabl, o kadar tedirgin edici ve öğreticiydi ki onu yaratanlar ona bizzat kendileri inandılar ve ondan korktular, ona hürmet ettiler ve korku dolu dinlerle ibadet ettiler. İnsan zihninin bu özelliğiyle Tacitus’un da işaret ettiği gibi, bu insanlar her gördükleri, hayal ettikleri, hattâ yaptıkları ne varsa hepsinin Jove olduğuna inandılar ve evrenin bütününe ve onun parçalarına canlı bir töz yüklediler. Bu, durum şu ifadede açıkça görülmektedir. “Her şey Jove’la doludur” (Jovis omnia plena) [Vergil, Eclogue 3.60]. Platon, daha sonra bunu, her şeye nüfuz eden ve her şeyi dolduran eter olarak anlamıştır [Cratylus 412D], Ancak teolojik şairler için Jove dağların zirvelerinden daha yüksek değildi. işaretlerle konuşan ilk insanlar, doğal olarak şimşek çakması ve gök gürültüsünün Jove’un kendilerine verdiği işaretler olduğuna inandılar. Bundan dolayı, nuo (bir işaret vermek anlamına gelen), tanrısal saygıyı ifade eden yüce ve değerli olandan çok, bir fikir olarak tanrısal irade anlamına gelen numen oldu. Onlar, Jove’un işaretlerle emrettiğine, bu işaretlerin gerçek kelimeler olduğuna ve tabiatın Jove’un dili olduğuna inandılar. Gentiller, bu dilbiliminin evrensel şekilde tanrısal olduğuna inandılar, Grekler de onunla tanrıların dilinin bilimi anlamına gelen teolojiyi adlandırdı. Böylece Jove şimşeğin korku dolu krallığını elde etti, insanların ve tanrıların kralı oldu. Ayrıca, iki unvan daha elde etti. Birincisi, en güçlü (fortissimus) anlamına da gelen, en iyi (best optimus) unvanıdır ki bu unvan, tersine bir süreçle erken Latincedeki fortis kelimesi, geç Latincedeki bonus kelimesi ile aynı anlama geliyordu. İkincisi, ise, Jove’un bizzat gökyüzü olan geniş bedeninden dolayı aldığı en büyük (maximus) unvanıdır. İlk unvanından dolayı Jove şimşek çaktırarak insanlığa nasihat ettiğinden ve büyük fayda sağladığından Soter veya kurtarıcı (savior) unvanını aldı (bu Bilimimize aldığımız üç ilkeden ilkidir. Yine Jove gendenn prensi olan bu devlerin vahşi dolaşmalarına bir son verdikten sonra Stator, destekleyen, kurucu lâkabını aldı. Latin filologlar bu lâkabı çok dar bir anlamda, Şahinlerle yaptıkları savaştan kaçan Romalıları durdurmak için Romulus’un dua ile yardım dilemesini Jove’a atfen açıklarlar.

Böylece, filologları şaşırtan birçok Jove ortaya çıktı. Aslında bu durum, tufanın evrenselliğini ispat eder ve bakılacak olursa, fabllar yoluyla bize kadar ulaşan anlatımların çoğu fiziksel tarihlerdir, Çünkü, her gentil ulusun kendi Jove’u vardı ve Mısırlılar kendi Jove’ları Ammon’un bu Jove’larm en eskisi olduğu kanısına sahiptiler.

Böylece, şiirsel karakterlerin ilkeleri hakkında söylenmiş olanlarla uyumlu olarak Jove doğal olarak, tanrısal bir karakter veya hayalî bir evrensel olarak şiirde doğmuş olmalıdır. Kehanetlerle alınan her şey, hepsi şair olması gereken bütün eski gentil uluslar tarafından Jove’a atfedildi. Onların şiirsel hikmeti Tanrı’nın inayet sıfatından dolayı temaşa hâlindeki bu şiirsel metafizikle başladı. Ve onlar, teolojik şairler veya Jove’un kehanetlerinde ifade ettiği tanrıların dilini anlayan bilgeler olarak adlandırıldı. Kehanette bulunmak veya önceden haber vermek anlamına gelen divinaridcn dolayı, onların kâhinler anlamında tanrısal oldukları söylendi. Kehanette bulunmak şeklinde tanımlanan bu Bilim, Adem’e gerçek dinini emreden Tanrı’nın kehaneti yasaklaması üzerine [167] Homer tarafından iyi ve kötünün bilimi, Müz (Muse) olarak adlandırıldı [365], Çünkü teolojik şairler, bu mistik teolojiyi mısralar hâlinde verdiler. Kehanetlerin kutsal sırlarını açıklayan bütün Grek şairleri mystae olarak adlandırıldı. Horace de onlara “tanrıların yorumcuları” demişti, Her gentil ulus, bu bilimde hünerli olduğu kendi Sybikm (kehanet kitabına) sahipti ve biz onların on iki tanesinden söz edildiğini gördük. Sybiker ve kehanetler gentil dünyanın en eski kurumlandır.

Bütün bunlar, putperestliğin kökenleri üzerine Eusebius [yani, Lactantius}'’un altın pasajıyla uyumlu bir biçimde burada tartışıldı. Yani, basit ve kaba ilk insanlar, tanrıları o andaki gücün dehşetinden icat ettiler. Bu korku, insanların diğer insanlar üzerinde uyandırdığı korku değil, insanların kendilerinde uyandırdıkları ve dünyada tanrıları yaratan korkuydu. Putperestliğin kökeni, aynı şekilde, dünyada aynı anda doğmuş olan kehanetin kökeniyle birlikte gösterildi. Bu ikisinin kökenlerini, kehanetleri doğru anlamak veya elde etmek için kurban sunmanın kökeni izledi.

Şiirin kökeninin böyle olması, şu sonsuz özellikle de doğrulanır. Şiirin malzemesi inanılır bir imkânsızlıkta yatar. Bu, bedenlerin zihinler olmasını gerektiren imkânsızlıktır. Böylece, gürleyen gökyüzünün Jove olduğuna inanıldı. Şairler için de, büyücü kadınların büyüler yoluyla yaygınlaştırdığı şaşırtıcı şeyleri şarkı olarak söylemekten daha sevgili bir şey yoktu. Bütün bunlar, Tanrı’nın her şeyi yapabilme gücüne sahip olduğunu bilen uluslar tarafından gizli bir anlamda açıklanmaktadır. Bu anlamdan başka bir anlam çıkar. Bütün insanlar doğal olarak tanrısallığa sonsuz saygı göstermişlerdir. Aynı şekilde, şairler de gentiller arasında dinleri kurmuşlardır.

Burada söylenen şeyler, Platon ve Aristoteles’ten Patrizzi, Scaliger ve Castelvetro’ya kadar şiirin kökeninden bahseden bütün teorileri alt üst etmekten uzaktır. Çünkü şiiri çok yükselten insanın uslamlama gücünün yetersiz olduğu görülmüştür. Daha sonra gelen filozoflar, şiir ve eleştiri sanatları bakımından eşit şeyler ürettikleri ya da iyi hiçbir şey üretmedikleri gibi, şiirin gelişmesini de engellemişlerdir. Bundan dolayı, hepsinin, yani ilkin, bu çağın marifet düzenindeki kahramansal şairlerin en üstünde olma ayrıcalığı Homer’e aittir. Şiirin kökenlerinin bu keşfi, Platon’dan, Bacon’ın De sapientia veterum adlı eserine varıncaya kadar canla başla araştırılan eskilerin eşsiz hikmeti fikrini ortadan kaldırdı. Keza, eskilerin hikmeti, büyük ve nadir filozofların bâtınî hikmeti değil de, insan ırkını kuran kanun koyucuların halk hikmetiydi. Böylece, Jove’un durumunda olduğu gibi bilginler tarafından Grek fabllarına ve Mısır hiyerogliflerine atfedilen yüce felsefenin bütün mistik anlamlarının sahip olması gereken tarihsel anlamların hem doğal olduğu hem de yerinde olmadığı görülecektir.

Kaynak: Giam Battisca Vico - Yeni Bilim



Bertrand Russell'a Göre Kamuoyu Korkusu ve Gençler Üzerindeki Etkisi

Yaşam biçimleri ve dünya görüşleri, çevreleri, özellikle birlikte yaşadıkları kişiler tarafından iyi karşılanmayanların pek azı mutlu olabilir. Çağımızda toplumlar ahlakları ve inançları bakımından çok farklı gruplara ayrılmış bulunmaktadır. Bu durum reformla başlamıştır. (Rönesans'la başlamıştır da denilebilir) ve giderek daha belirgin bir farklılık oluşmuştur. Sadece dinsel inançları bakımından değil, daha birçok konuda da birbirlerinden farklı olan Protestanlarla Katolikler vardı. Burjuvazi tarafından hoş görülmeyen birçok davranış özgürlüğüne sahip olan soylular vardı. Daha sonra, mezheplerin Tanrı'yla kul arasındaki aracılığını kabul etmeyenler ve özgür düşünenler geldi. Günümüzde, Avrupa kıtasının her yerinde bulunan sosyalistlerle diğerleri arasında yalnız politikada değil, hayatın hemen her alanında büyük farklılıklar bulunmaktadır. İngilizce konuşulan ülkelerde bu gruplaşmalar daha fazladır. Bazı gruplarda sanata hayranlık duyulurken, bazılarında sanatın zararlı olduğuna inanılır, özellikle de modem sanat için böyle düşünülür. Gelenekçiler zinayı en büyük suç olarak görürler, ama halkın büyük bir kısmı, övülecek değilse de, bağışlanabilecek bir suç olarak görür. Katoliklerde boşanmak yasaktır. Katolik olmayanlar ise, boşanmayı evlilikte gerekli olan açık kapı olarak kabul ederler.

Zevklerinin ve inançlarının niteliğine göre bir kimse, bu görüş ayrılıkları nedeniyle, bir grubun içinde tam anlamıyla yabancılaşırken, başka bir grupta kendisini normal bir insan olarak görebilir. Mutsuzlukların çoğu, özellikle gençler arasında, bu nedenledir. Genç bir erkeğin ya da kadının bazı düşünceleri, içinde yaşadığı toplum tarafından onaylanmayıp kötü görülebilir. Böyle bir durumda kalan gençler, dünyanın her yerindeki toplumların yapısının böyle olduğunu sanırlar.

Sapıkça olarak nitelendirilmesinden çekindikleri için, görüşlerini açıklayamaz, düşüncelerinin hiçbir yerde, hiçbir toplulukta kabul görmeyeceğini sanırlar. Bu nedenle, yani dünya hakkındaki bilgisizlik yüzünden gençlikte, kimi zaman da yaşam boyunca büyük acılar çekilir. Bu dar sınırlar içinde yalnızca acı çekilmez, çevrenin düşmanlığı, manevi özgürlüğün korunması için gereksiz bir çaba harcanmasına ve büyük bir olasılıkla, düşüncelerin mantıksal yapısını oluşturmaktan çekinilmesine de yol açar. Bronte kardeşler, kitapları yayınlanmadan önce kendileri gibi düşünebilen hiç kimseyle karşılaşmamışlardı. Bu durum, cesaretli olan Emily'yi hiç etkilememişti, ama Emily ile aynı düşünce yapışma sahip olmasına rağmen öğretmen kişiliğinden hiçbir zaman kurtulamamış olan Charlotte'u çok etkilemişti. Blake de Emily gibi manevi yalnızlık içinde yaşadı ama yine tıpkı onun gibi, bu yalnızlığın kötü etkilerini alt edebilecek güçteydi; kendisinin haklı, eleştirmenlerinse haksız olduklarından hiç kuşku duymamıştı. Halka karşı tutumunu şu dizelerde açıklamıştır:

Beni hemen hemen kusturmamış olan
Tanıdığım tek adam
Fuseli'ydi; hem Türk, hem de Yahudi

İşte böyle sevgili Hıristiyan dostlarım, siz ne âlemdesiniz? Ama manevi gücü yüksek olanların sayısı fazla değildir. Hemen herkes için mutluluğun koşulu, çevrenin kendisinden hoşnut olmasıdır, insanların çoğu da içinde yaşadıkları çevreden anlayış görürler. Çünkü daha gençliklerinde toplumun önyargılarıyla tanışmışlar, inançlara ve geleneklere uyum sağlamışlardır. Ama kültürlü ve sanatçı yaradılışlı olup dünyanın her yerinde bulunan bir azınlık için böyle bir kabullenme söz konusu değildir. Küçük bir kasabada doğmuş, kendi topluluklarının inançlarına ve düşüncelerine kaşı olan her şeye düşman gözüyle bakan insanlarla çevrili birisini ele alalım. Ciddi kitaplar okumak istese, arkadaşları tepki verir, onu dışlar, öğretmenleri, bu gibi kitapların kafa karıştırıcı olduklarını söyler. Güzel sanatlara ilgi duysa, yaşıtları erkek olmadığını, yaşlılar ise ahlaksız olduğunu söylerler. Çevresinde yaygın olmayan bir meslek seçmek istese, bu meslek ne kadar iyi olursa olsun, hemen burnu büyük olduğu ve babasına yetenin ona da yetmesi gerektiği söylenir. Ailesinin dinsel inançlarına ya da politik görüşlerine ters düşse başı derde girer. Bu nedenle, olağanüstü yetenekleri olan genç erkekler ve kadınlar ergenlik çağında mutsuz olurlar. Sıradan gençler için eğlence ve zevk çağında, onlar daha ciddi bir şeyler ararlar, ama doğdukları çevredeki büyüklerde de yaşıtlarında da aradıklarını bulamazlar.

Bu gibiler, üniversiteye gittiklerinde, kendilerine benzeyen gençlerle karşılaşıp birkaç yıl içinde büyük bir mutluluğu yakalayabilirler. Şansları varsa, üniversiteyi bitirdiklerinde de anlaşabilecekleri insanların çalıştığı bir işe girebilirler. Londra ve New York gibi büyük bir kentte oturan akıllı birisi, kendisini sıkmadan ya da olduğundan başka görünme zorunluluğu duymadan, yaşayabileceği bir çevre bulabilir. Ama küçük bir yerde çalışırsa ve özellikle halkın saygısını kazanmayı gerektiren bir işse, örneğin bir kasabada doktorluk ya da avukatlıksa, gerçek inançlarını saklamak zorunda kalabilir. Amerika için bu durum, ülkenin çok geniş olması nedeniyle özellikle böyledir. Kuzeyde, güneyde, doğuda ve batıda, hiç akla gelmeyecek yerlerde yalnızlık çekerek yaşayanlarla karşılaşabilirsiniz; bunlar yalnızlık duymayacakları yerler bulunduğunu kitaplardan öğrenmişlerdir, ama oralara gitme olanakları yoktur ve düşünceleriyle ilgili birkaç sözcük söyleme fırsatını pek bulamazlar. Bu gibi durumlarda, Blake ve Emily Bronte'den daha aşağı yaradılışta olanlar için mutluluk olasılığı yoktur. Bunların da mutlu olabilme şansını yakalayabilmeleri için ya halkın zorbalığı azaltılmalı ya da kültürlü azınlığın bir araya gelip birbirlerini tanımalarına olanak sağlanmalıdır.

Çekingen olmak da bu sorunu büyütmektedir. Halk kendi düşüncesine aykırı davrananlardan çok, kendisinden korkanlara zorbalık yapar. Köpekler nasıl ki kendilerinden korkanlara daha çok havlar ve saldırırlarsa, insan sürüsü de onlar gibi davranır. Onlardan korkar ve korktuğunuzu belli ederseniz,onlara iyi bir av olursunuz; oysa umursamazsanız, güçlerinden kuşku duymaya başlar ve size sataşmaktan vazgeçerler. Tabii bu arada meydan okumanın son sınırlarını, düşünüyor değilim. Rusya'da normal sayılan görüşleri Kensington'da ya da Kensington'da normal sayılandan Rusya'da ileri sürerseniz, sonuçlarına boyun eğmeniz gerekir. Ben, çok daha ılımlı olanlan, örneğin uygun giyinmemek, bir kiliseye bağlanmamak ya da farklı kitaplan okumaktan vazgeçmemek gibi durumları düşünüyorum. Bunları yaparken meydan okurcasına değil de, içten geldiği gibi, neşe içinde, kaygısızca davranılırsa, en gelenekçi topluluklarda bile hoş görülür. Zamanla, hoş görülmeyen davranışlarına ses çıkarılmayan zararsız deli dokunulmazlığını kazanmak da mümkündür. Bu, büyük ölçüde, iyi huylu ve dost canlısı olmaya bağlıdır. Gelenekçiler, geleneklerine aykırı davrananlara kızarlar, çünkü davranışın kendilerine karşı olduğunu düşünürler. Oysa neşeyle ve dostlukla, en budalaların bile anlayabileceği şekilde davranılırsa, onlara karşı olunmadığı açıklanırsa, birçok aykırı davranış bağışlanabilir.

Ne var ki, zevkleri ve düşünceleri içinde yaşadıkları toplumun hoşuna gitmeyenlerin birçoğu bu yöntemi uygulayamazlar. Bu tipler, dışarıdan boyun eğmiş ya da ters davranışlardan sakınıyor gibi görünseler de, aşağılandıklarında kavga etmeye hazırdırlar. Yani, toplumun gelenekleriyle uyuşamayanlar alıngan ve huysuz olurlar. Ama görüşlerinin aykırı sayılmayacağı bir topluluğun içine girdikleri zaman huyları değişir. Asık suratlı ve utangaçken, neşeli ve kendine güvenir, sertken yumuşak, içine kapanıkken, insancıl ve dışa dönük olurlar.

Onun için, çevreleriyle uyuşamayan gençler, daha az gelir getirecek bile olsa, kendilerine uygun arkadaşlar edinebilecekleri meslekleri tercih etmelidirler. Dünya ve yaşam hakkındaki bilgilerinin sınırlı olması nedeniyle gençler, çoğu zaman, bunu yapabileceklerini bilmezler ve kendi çevrelerinde duyup karşılaşmaya alıştıkları peşin hükümlerin, dünyanın her yanında aynı olduğunu sanırlar. Bu da deneyimli yaşlıların gençlere yardımcı olmaları gereken bir konudur.

Psikanalizin önem kazandığı bugünlerde, bir genç çevresiyle uyuşamadığında, nedeninin ruhsal olduğu düşüncesi ilk akla gelendir. Bence bu bir hatadır. Örnek olarak, annesi ile babasının insanın oluşumu konusundaki inançlarını doğru bulmayan bir genci ele alalım. Bu genç budala değilse, annesi ve babasıyla bu konuda anlaşamayacaktır. Çevreyle uyumlu olamamak elbette talihsizliktir, ama her ne pahasına olursa olsun sakınılması gereken bir talihsizlik değildir. Çevre budala, önyargılı ya da bilime karşıysa, onunla uyuşamamak erdemdir. Bu olumsuz özellikler, farklı düzeylerde olmak üzere hemen her çevrede vardır. Galile ile Kepler'in, Japon deyimiyle "Tehlikeli düşünceleri" vardı; çok akıllı insanların böyle düşünceleri vardır. Bunlar, bu düşünceleriyle toplumun düşmanlığını kazanırlar. Bu düşmanlığın akıllıları sindirecek derecede güçlenmemesi, elden geldiğince azaltılması ve etkisiz hale getirilerek kaldırılması gerekir.

Modem dünyada bu sorunla en çok gençler karşılaşırlar. Bir insan kendine uygun bir mesleğe atılmış ve uygun çevre bulmuşsa, toplum işkencesinden çoğunlukla kaçınabilir, ama gençken, yetenekleri henüz denenmemişken, bilgisiz ama bilmedikleri konularda bile hüküm vermeye yetkili olduklarını sananların ellerine düşebilirler. Ve bu kişiler, bunca deneyimleri olduğu halde, gepgenç bir adamın kendilerinden daha bilgili olmasına öfkelenebilirler. Bilgisizlerin zorbalığından kendini kurtarabilen birçok kişi, baskı süresince öylesine zorlu bir savaş vermek zorunda kalmışlardır ki, sonunda hayata küsmüş, enerjilerini yitirmişlerdir. Dehanın ne yapıp edip yolunu bulacağı gibi iç açıcı bir söylem vardır ve buna dayanılarak, gençlere yapılacak işkencenin fazla zararlı olmayacağı düşünülür, ama bu söylemin hiçbir dayanağı yoktur. Bu tıpkı, "cinayet gizli kalmaz" kuramına benzer. Evet, duyduğumuz bütün cinayetler meydana çıkarılmıştır, ama hiç duymadığımız kaç cinayet olduğunu kim bilebilir? Aynı şekilde, adını işittiğimiz bütün dâhiler, olumsuz koşulların üstesinden gelmişlerdir, ama genç yaşmda sindirilmiş daha birçoklarının bulunmadığını kim söyleyebilir ki? Hem bu, yalnızca dâhilerin değil, toplum için dâhiler kadar gerekli olan yetenekli olanların da sorunudur. Hem de nasıl olursa olsun kurtulmaları değil, aynı zamanda hayata küsmeden ve enerjilerini yitirmeden kurtulmaları gerekir. Yani gençlerin önü kesilmemelidir.

Gençler delilik yaptıklarında, yaşlılar saygıyla karşılamak, yaşlılar kendi istekleri için gençlerden saygı beklememelidir. Bunun nedeniyse basittir, şöyle ki: Her iki halde de söz konusu olan yaşlıların değil, gençlerin yaşamıdır. Yaşlılar, gençlerin yaşamlarını yönetmeye kalkarlarsa hata ederler. Gençler de, örneğin dul kalmış annelerinin ya da babalarının evlenmelerine engel olarak hayatlarını düzenlemeye kalkışırlarsa yanlış yapmış olurlar. Yaşlı ya da genç, iyiyi kötüden ayırabilecek yaşa geldikten sonra her insanın kendi istediklerini seçmeye ve isterse kusurlarıyla yaşamaya hakkı vardır. Bir genç önemli bir konuda bir yaşlının baskılarına boyun eğerse, istemediği bir şeyi yapmış olur. Örneğin, artist olmak isteyen bir gencin annesiyle babası, oyunculuğun ahlaka aykırı ya da sosyal bakımdan düşük bir iş olduğu manayla bu isteğine karşı çıkıyor diyelim. Gence çeşitli baskılar yapabilirler, onu evlatlıktan atmakla tehdit edebilirler, bir-iki yıl içinde mutlaka pişman olacağına inandırmaya çalışabilirler, istediğini yapmak için onun gibi diretmiş, ama yapınca da kötü şeylerle karşılaşmış olduklarını belirttikleri birçok genci örnek olarak sayıp dökebilirler. Oyunculuğun ona uygun bir iş olmadığını düşünmekte belki haklıdırlar, belki rol yapma yeteneğini yoktur ya da sesi iyi değildir. Durum böyleyse, çok geçmeden tiyatro yetkilileri bunu ona söyleyecekler, o da kendisine başka bir iş seçecektir. Anneniz-babanız dayattıkları için amacınızdan vazgeçmeyin. Söylenenleri dinlemez de istediklerinizi yaparsanız, aileniz de bir zaman sonra bu duruma alışacaktır. Diğer yandan, eğer edinmek istediğiniz meslekteki yetkililerin düşünceleri olumsuzsa, o zaman iş değişir, çünkü deneyimlilerin düşünceleri, mesleğe yeni başlayanlar için yol göstericidir.

Bence genel olarak, uzman olmayanların düşüncelerine gereğinden fazla saygı gösterilmektedir; önemli, önemsiz bütün konularda durum böyledir. Kural olarak, bir insanın halka, aç kalmasına ve hapishaneye düşmesine neden olmayacak kadar saygı göstermesi gerekir; bundan fazlası, zorbalığa gönüllü olarak boyun eğmek demektir ve kişinin mutluluğunu zedeleyebilir. Örneğin para harcamayı ele alalım. İyi bir otomobile sahip olarak ve büyük ziyafetler vererek komşularının saygısını kazanacaklarına inananların para harcama anlayışları diğer birçok kimsenin para harcayışlarından oldukça farklıdır. Aslına bakılırsa, bir otomobil alabilecek durumda olduğu halde, seyahat etmeyi ya da iyi bir kitaplığa sahip olmayı tercih eden birisi, farklılığı nedeniyle daha çok saygı görür. Halkı aşağılamak elbette doğru değildir; karmaşık bir yapıda olmasına karşın, hâlâ sadece halk aşağılayabilir. Ama halkı umursamayan bir kişi hem dayanıklı hem de mutludur. Üstelik geleneklere pek fazla boyun eğmeyenlerin oluşturacağı bir topluluk, herkesin aynı şekilde davrandığı bir topluluktan daha ilgi çekicidir. Karakterleri kişiye özgü bir şekilde gelişmiş olan bireylerden oluşan bir toplulukta, farklılıklar korunmuş olur, böylece her karşılaştığımız, daha önce gördüklerimize benzemeyeceğinden, yeni kimselerle karşılaşmak bir değer taşır. Soyluların avantajlarından birisi de buydu, çünkü sosyal üstünlüklerin doğuştan elde edildiği aristokraside, davranışların kararsız olmasına göz yumulmaktaydı. Modern dünyada bu sosyal özgürlük kaynağını gittikçe yitirmekteyiz ve bu yüzden hep bir örnek olmanın yol açacağı tehlikelerin bilinmesi bir gereksinim halini almıştır. İnsanların sıra dışı olmaları gerektiğini söylemek istemiyorum, çünkü bu da gelenekçi olmak kadar sıkıcıdır. Ben yalnızca insanlar doğal olmalı ve anti sosyal olmamak koşuluyla içten gelen zevklerine uymalıdır demek istiyorum.

Modem dünyada araçlar artık çok hızlı, bu nedenle insanlar coğrafi olarak yakın komşularına bağlı kalmaktan kurtuldular. Arabası olanlar kırk kilometre uzaktaki birisini komşu edinebilmektedirler. Bu yüzden, arkadaş seçme olanakları artmıştır. Şehirlerde yakın komşunu tanıma gereği ortadan kalkmışsa da bu gelenek köylerde sürdürülmektedir. Şehirlerde saçma bir düşünce halini almıştır, çünkü sosyal ilişkilerde yakın komşulara bağlı kalma zorunluluğu yoktur. Gün geçtikçe arkadaşlarımızı yakın çevremizden değil, kendimize uygun kimseler arasından seçme olanağımız artmaktadır. Aynı zevkleri ve düşünceleri olan insanların birbirleriyle bağlantı kurmasıyla da mutluluk artar. Artık sosyal ilişkilerin gittikçe daha fazla gelişeceğini ve böylece geleneklere uymayanların çektiği yalnızlık acısının her geçen gün azalacağını umabiliriz. Onların mutluluğu hiç kuşkusuz artacaktır ama geleneğe uymayanları baskı altında tutmaktan zevk alan gelenekçilerin mutlulukları azalacaktır. Ne var ki, bu zevkin korunması gerektiğini düşünmüyorum.

Kamuoyundan korkmak da diğer korkular gibi ezici, dolayısıyla gelişmeyi engelleyicidir. Güçlü bir kamuoyu korkusu olduğunda gelişmek zordur ve mutluluk için gerekli olan ruh özgürlüğüne kavuşmak olanaksızdır, çünkü mutlu olabilmemiz için, yaşayış tarzımızın istediğimiz gibi olması, komşularımızın, hatta akrabalarımızın zevklerine ve isteklerine göre olmaması gerekir. Yakın komşulardan çekinmek eskiye göre azaldı, ama onun yerini gazetelerin ne yazacağı korkusu aldı. Bu da Ortaçağ'daki büyücü baskınları kadar dehşet vericidir. Bir gazete, aslında belki kimseye kötülüğü dokunmayan bir adamı diline doladığında çok kötü şeyler olabilir. Gerçi tanınmamış olanların bundan korkmalarına gerek yoktur ama reklamcılık geliştikçe sosyal işkencenin bu yeni türü de tehdidini artırmaktadır. 

Bu, tanınmış olanlar için küçümsenemeyecek kadar önemli bir konudur ve basın özgürlüğü nasıl değerlendirilirse değerlendirilsin, bireyin onurunu koruma kanunu daha belirgin bir hale getirilmeli, suçsuz insanların yaşamını altüst etmek (hatta yazılanlar söylenmiş ya da yapılmış olsa bile, eğer yayınlanma biçimi halkın gözünden düşürücü nitelikteyse) yasak edilmelidir. Aslında bu, halkın hoşgörüsünün artmasıyla çözümlenebilir. Hoşgörüyü artırmanın en iyi yolu ise, mutlu olanların çoğaltılmasıdır. Böylece başkalarına acı çektirmekten zevk alanların sayısı azaltılmış olur.

Kaynak: Bertrand Russell - Mutlu Olma Sanatı

  • Gizlilik Politikası ve Şartlar
  •   © 2007

    Back to TOP