LOCKE VE BERKELEY'DE DIŞ DÜNYA

LOCKE VE BERKELEY'DE DIŞ DÜNYA

ARDA DENKEL

Locke ve Berkeley'in kuramları, deneyci' yaklaşımın iki kar
şıt uç noktasını oluşturur. Aralarındaki karşıtlık, çıkış noktala
rının ortak olması nedeniyle, felsefi gerçekçilik (realizm) ve idea
lizmin aynı sorun ve konular üzerindeki değişik tutumlarını en
saydam bir biçimde gösterir. Kaba bir anlatımla, Locke ve Ber
keley'in görüşlerinin birleşebildiği alanlar bilgi kuramı, yani epis
temoloji kapsamında kalırken, epistemolojinin arka planında
gördükleri metafizik yapılar taban tabana karşıttır, diyebiliriz.
Bir başka deyişle, bu iki filozof, bilginin bize erişme yolu uzerin-
de anlaşırlarken, bu bilginin kaynağını çok farklı biçimde yorum
lamaktadırlar. Locke ve Berkeley, algıyı, bilgi edinmenin tek yo
lu olarak görmüşlerdir. Bilginin içeriğini algı yoluyla edinilen
idelerin oluşturduğu konusunda da düşünce birliği içindedirler.
Ancak bu idelerin nereden geldiği konusunda apayrı ve çelişik
açıklamalar vermişlerdir. Locke, deneyci epistemolojisine temel
olarak deneyciliği fersah fersah aşan gerçekçi ve hatta «fiziksel»
anlamında materyalist bir ontoloji önerirken, Berkeley deney
cilikte tutarlı olmak adına bu gerçekçiliği yadsımıştır: Eğer bil
ginin kökeni algı ise, bilgi olarak önerebileceklerimiz yalnız algı
içerikleri olmalıdır. Gerçekçi ontoloji bu içeriklerin arkasına,
ötesine ilişkindir. Oysa algı içeriğinden bağımsız olarak bunun
arkasındakini kavrayamadığımıza göre, bu içeriğin kökeninin
hangi niteliklere sahip olduğunu da bilemeyiz. Bilgimiz algıyla
sınırlı ise, algıya neden olanı hiçbir zaman bilemeyiz. Az sonra
bu tutarlı deneycilikten ontolojiye kaymasının, Berkeley! nere
lere götürdüğünü izleyeceğiz. Deneycilikte tutarlı olmak açısın
dan Berkeley'den hiç de aşağı kalmayan Hume'un bu varılan so-
nuçlardan aldığı ders, ontoloji alanında susmayı öğrenmek ol
muştur.
Önce Locke'taki dış dünya kavramına göz atalım. Bu konu
da ilk sorulabilecek soru, Locke epistemolojisi açısından dış dün
yanın varlığına ne gibi bir gerek bulunduğudur. Bu gereğin bir
kaç nedeni vardır:
a) Birinci nedenin, Locke'un deneyciliğinin sağduyuya ba
ğımlılığında bulunduğu gösterilebilir. Locke sağduyuya öyle bağ
lıdır ki, pek çok yerde, kuramı sıradan kişinin sezgisine ters düş
tüğü an, kuramsal tutarlılığından bile ödün vermeye hazırdır.
Sağduyunun doğal eğilimi, algıyı bizden bağımsız somut nesne
lere açılan bir pencere olarak görmek ve hatta algı içeriği ile al
gının nesnesi arasında ayrım bile yapmamaktır. Locke bu eği
limi kuramında önemli ölçüde korumuş ve algı içeriğinde hep ay
nı kalan ide tutamlarının bileşimlerinin dış dünyanın somut
nesnelerinin simgeleri, görüntüleri olduklarım ileri sürmüştür.
Tabiî, bu ileri sürüş, kendisine Descartes'tan miras kalan görün
tü ve gerçek ayrımım, yani algı içeriği ve bu içeriğin kendilerine
ilişkin olduğu nesneler arasındaki ayrımı da içermekte ve bu
noktada sağduyunun ötesine geçmektedir. Ancak bu ayrım, al
gının yamlabilirliği doğrultusundaki güçlü kuşkucu uslamlama
lar karşısında gerçekçilik açısından zorunlu olmuştur.
b) Locke'u bir dış dünyanın var olduğu savma götüren
ikinci neden, algı içeriğinin seyrek durumlar dışında şaşmaz bir
tutarlılığa sahip oluşudur. Algı içeriğini oluşturan ideler yalnız
ca tutarlı öbekler (yani nesnelerin görüntüleri) oluşturmakla
kalmıyor, aynı zamanda bu öbekler tam bir kalıcılık gösteriyor:
yani ideler aynı tutarlılığı sürdürüyor. Belirli bir nesnenin gö
rüntüsünü, koşullar değişmedikçe, ancak o nesneyi daha önce
gördüğüm açıdan görebildiğim gibi, bunu, istediğim yerde iste
diğim zaman, keyfi olarak görebilmeme de olanak yok. Bu gö
rüntünün algımda bulunabilmesi ve başka görüntülerle ilişkisi
tam bir düzenlilik içinde. Öyle ki, bazı koşullar yerine geldiğin
de hangi görüntülerin belireceği de kolayca kestirilebiliyor. Bu
tutarlılığı Locke en doğal biçimde, bizden bağımsız ve bizi etki
leyen bir ilke ile açıklayabilirdi; ve bu ilkeyi de sağduyunun var
saydığı, «bizden bağımsız somut nesneler» kavramında bulmuş
tur. Buna göre Locke, algımız tutarlıdır, çünkü o, varlığını bizim
dışımızda belirli yasalara bağlı ve tutarlı olarak sürdüren somut
nesnelerin algısıdır, diyebilecek durumdadır.
c) Bir üçüncü neden olarak, Loeke'un, yaşam döneminde
biçimlenmekte olan klasik bilime kendi epistemolojisini temel
yapma eğilimi gösterilebilir. Deneysel bilginin bir bilim oluştur
ması, onun, üzerinde etkin olunabilecek ve özellikleri betimlene
bilip açıklanabilecek somut nesnelerden oluşan ve bizden bağım
sız bir dünyaya ait olmasına bağlıdır. Öyle ise Locke açısından,
bu somut nesneler, özelliklerini o güne dek fizik biliminin belir
lediği cisimlerle çakışman ve algının konusu olan dış dünya fi
zik bilimince' betimlenen cisimler dünyası olmalıydı.
Deneysel bilginin doğa bilimlerine temel yapılması amacına
gölge düşüren, algının yanılabilirligi yönündeki kuşkucu uslam
lamaya karşı Locke'un savunma yöntemi, nesnelerin niteliklerini
birincil ve ikinci nitelikler olmak üzere iki türe ayırmak olmuş
tur. Böylece Locke algıdaki yanılabilirligi öznel olan ikincil ni
teliklere bağlayarak, fiziksel cisimlerin bilimce belirlenen nesnel
nitelikleri olan birincil niteliklerin dış dünya hakkındaki bilgi
mizin gerçek nesnesi ve güvenilir kaynağı olduğunu ileri sürmüş
tür.
Şimdi Locke'un dış dünyayı nasıl kavradığına bakalım. Loc
ke, her şeyden önce, algı içeriğimizin, en azından belirli bir öl
çüde, dış dünyayı bize olduğu gibi yansıttığını düşünmüştür. Al
gı içeriğimizde tutarlı olarak bir arada bulunan ideler, dış dün
yadaki nesnelerin niteliklerinin görüntüleridir. Dış dünya tam
göründüğü gibi değildir tabiî. Örneğin, renkler, sesler, kokular,
tadlar vb. türden ikincil niteliklerin bizde oluşan ideleri, nesne
lerin gerçekte taşıdıkları özellikleri göstermezler. Fakat kitle, de
vinim, biçim, sayı v.b. türden birincili niteliklerin ideleri dış dün
ya cisimlerinin gerçekten sahip oldukları özellikleri verirler. Şu
halde, algı içeriğimizdeki idelerin (en azından) bazıları, gerçek
likteki nesnelerin kendilerine benzerler. İşte bu düşünce, yani
aigı. içeriğinin dış dünyaya benzerliği, Locke'un gerçekçiliğinin
önemli bir ilkesidir. Bu gerçekçiliğin bir başka önemli ilkesi ise,
algı içeriği ile bunun kaynağı olan dış dünyanın fiziksel nesne
leri arasındaki ikinci bir ilişkidir: Algı, dış dünya hakkındaki bil
gi edinme yolumuz ise, doğal olarak çıkarsanacak bir sonuç,
nesneler ve niteliklerinin algı içeriğimiz olan ideleri oluşturduk
ları, yani onlara neden olduklarıdır. Öyleyse, Locke'a göre nes
neler ve ideleri, yani gerçeklik ve görüntüsü arasındaki iki ilişki,
benzerlik ve neden olmadır. Dış dünya etkin ve kendini büyük
ölçüde olduğu gibi gösteren bir ilkedir. Ancak bu kadarı gerçek-
çilik için yeterli olamayacaktır. Gerçekçiliği asıl belirleyen, dış
dünyaya atfettiği bağımsız varlıktır. Algımızın meydana gelme
sine neden olan fiziksel cisimler, bu algı olmadığı zaman da var
lıklarını sürdürürler ve var olmaları algıda görüntü olarak be
lirmelerine bağlı değildir. İşte bu algıdan bağımsız varlığa sa
hip olma özelliği, Locke için algı içeriğinin tutarlılığım büyük
bir güçle açıklayan bir kuramsal ilke olmuştur. Orada gördüğüm
ideler tutamı, bir nesnenin neden olduğu ve ona benzeyen görün
tüsüdür. Başka yönlere baktıktan bir süre sonra yeniden ona
baktığımda, onu yeniden görmemdeki tutarlılık, nesnenin, ben
onu algılamadığımda da varlığını sürdürüyor olduğu önermesiy
le tatmin edici bir biçimde açıklanmaktadır.

II


Berkeley'in neden idealizmi seçtiği düşünüldüğünde, kimi
zaman bu filozofa karşı, felsefi açıdan olumsuz bir tavır takını
lır; aslında bir din adamı olduğu için, Tanrı'yı kanıtlamak ve
önemini vurgulamak uğruna, bir fiziksel dış dünyanın varlığın
dan vazgeçtiği suçlaması yöneltilir ona. Vardığı sonuçlarda böy
le bir görüşü benimsemesine karşın, Berkeley'in amaç ve çıkış
noktasının, biraz kaba diye niteleyebileceğimiz bu değerlendiril
mesi yanlıştır. Bir filozof olarak, Tanrı'yı kanıtlamak uğruna
doğru olduğuna inandığı şeyde tahrife yeltenmeyecek bir çapa
sahip olan Berkeley, aslında bu sonuca, bir misyoner tavrının
gereği olarak değil, tutarlı bir deneycinin, tutarlı deneysel bil
ginin olanaklı olduğunu gösterme çabaları içinde ve tam bir iç
tenlikle sürüklenmiştir.
Her şeyden önce, tutarlı deneyciliğin gerçekçiliği önereme-
mesi gerekir. Bilgi deneysel ise, algıyı aşarak algının kökeni hak
kında konuşma olanağına sahip olamamamız gerekir. Algının
ardındakini deneysel olarak her ne zaman kavramaya çalışsak
yine onun algısına çarparız. Çünkü nesneler ile olan deneysel iliş
kimizde, yapımız gereği, algıyla sınırlıyız. Öyle ise algının ar
ka planı hakkında söylenen her şey deneycilikle tutarsızdır. Şim
di, bu geçerli düşüncenin içerdiği, algının kaynağının bilinemez
olduğudur; yoksa, dış dünyanın var olmadığı değil. Demek ki,
Berkeley'i idealizme götüren yol tutarlı deneycilikten geçse bile,
bu tutum, yolun ancak yarısını oluşturmaktadır. Yolun geri ka
lanını oluşturan felsefi zorunluklar hangileridir?
Algının güvenilirliğine karşı kuşkucunun geliştirdiği uslam-
lamaya kısaca değinmiştik. Felsefe tarihinde çok eskilere giden
bu uslamlama, deneysel bilgiye karşı güçlü bir tehdit oluştur
muştur. Algımız birçok durumda yanılır. Bazen var olmayan
şeyleri de gördüğümüz olur. Üstelik algı içeriğini inceleyerek bu
nun yanılgılı ya da serap veya rüya olduğunu anlamamıza ola
nak da olmayabilir. Öyle ise, hiçbir algı içeriğinin tam olarak
güvenilir olduğu söylenemeyecektir. Bu da deneyden elde edilen
inançların, felsefi açıdan bilgi sayılamayacağını, yani, deneyden
bilgi üretilemeyeceğini içermektedir. Kuşkucunun vardığı sonuç,
bir dış dünya varsa, bunun güvenilir deneysel bilgisinin olanak
sız olduğudur. Locke'un bunu nasıl karşıladığını gördük: Locke,
kuşkucu uslamlamanın ikincil nitelikler için geçerli iken, birin
cil niteliklerin, nesnel olmaları sayesinde, bundan etkilenmedik
lerini ve onların bilgisinin tam güvenilirliğe sahip olduğunu ile
ri sürmüştür. Böylece Locke, dış dünyanın doğru betimlemesinin
birincil niteliklerin idelerince sağlandığını savunmaktadır. İşte
Berkeley, birincil ve ikincil nitelikler arasındaki bu ayrımın sa
kat olduğunu ve sağlam bir temele dayanmadığını iddia etmiştir.
Bu yönde geliştirdiği uslamlamalara değinmeyecek ve ne ölçü
de haklı olduğunu burada araştırmayacağım. Bunu yapmak ye
rine, iddiasında haklı olduğu kabulünün kendisini nereye itmiş
olduğunu göstermeye çalışacağım.
Eğer birincil ve ikincil nitelikler tutarlı olarak ayırt edilemi-
yorlarsa, kuşkucu uslamlama, birincil niteliklerin bilgisini de,
tıpkı ikincillerinki gibi, kapsamına alacak ve dolayısıyla dış dün
yanın deneysel bilgisinin güvenilirliği bütünüyle kuşku götüre
cektir. Varılan nokta, kuşkuculuğun savının kabulü müdür?
Eğer bir dış dünya varsa, bunun deneysel bilgisi olanaksız mı gö
rülecektir? Gerçekte Berkeley ne kuşkucu idi, ne de deneycilik
ten ödün vermeye razı olabilirdi. Öyle ise deneysel bilgiyi ola
naklı duruma getirecek hangi işlem gerekiyorsa ona başvurmak
Berkeley için zorunluydu. Kuşkucu uslamlamanın kanıtlama
amacında olduğu nokta şudur:
Eğer bir dış dünya varsa deneysel bilgi olanaksızdır.
Berkeley'e göre bu kabul edilmesi gerekecek bir sonuç olacağına
göre deneysel bilginin olanaksızlığını içeren bu önermenin her za
man doğru olmasını önlemenin tek yolu «Bir dış dünya vardır»
önermesini yadsımaktır. Tabiî bu yolla, «Deneysel bilgi olanaklıdır»
önermesinin her zaman doğru olduğu kanıtlanmış olmayacaktır.
Ama yine de böylece, bu önermenin doğru olabilme olanağı (ya
ni olumsallığı) açık bırakılabilmektedir. Demek ki Berkeley dış
dünyayı, kendi çıkış noktasının zorlaması sonucu ve deneysel
bilgiye açık kapı bırakmak uğruna yadsımaktadır. Başka bir de
yişle, Berkeley deneyciliğinde, idealizm bir başlangıç noktası ve
ya bir önkabul değil, tutarlı olarak varılan bir sonuçtur.

III

Şimdi, az önce gördüğümüz ve bu zorunlu gibi duran yadsı
ma çerçevesinde, Berkeley'in idealizme taban sağlamak amacıy
la Locke gerçekçiliğindeki dış dünya kavramını nasıl eleştirdiği
ne göz atacağız. Berkeley'in Locke gerçekçiliğine karşı ürettiği
en güçlü uslamlama, algı içeriği, yani idelerin nesnelere (daha
doğrusu, onların birincil niteliklerine) benzedikleri savma karşı
olanıdır. Deneycilik açısından iki şeyin birbirine benzediklerini
önerebilmek için bunları, en azından ilkece, karşılaştırabilmek
olanaklı olmalıdır. Birbirlerine benzedikleri önerilen A ve B'den
yalnızca A görülebilir ve B görülemez bir şeyse, A'mn B'ye ben
ziyor olduğu önermesinin deneysel açıdan doğruluğu saptana-
maz: Yani, böyle bir önerme deneysel açıdan anlamsızdır. Loc-
ke'un verdiği açıklamada ise yapılan aynen budur: Bir idenin
belirli bir nesneye benzediğini önerebilmek için bu ide ile nesne
yi karşılaştırabilmeliyîz. Halbuki, ideye doğrudan erişebildiğimiz
halde nesneye doğrudan, yani ideden bağımsız olarak, erişemi
yoruz. Ne zaman erişmeye çalışsak yapımız ve doğamız gereği,
yine o idede kalıyoruz. Berkeley bu eleştiriyi canlı bir anlatım
la şöyle dile getiriyor: «İdeler ancak yine idelere benzerler». Loc-
ke'un bu uslamlamaya karşı herhalde diyecek bir şeyi olamazdı.
Gerçekten de kendi içinde tutarlı bir deneycilik, Locke'un öner
diği ve ide-nesne arasındaki benzerlikten geçen kuramsal' açıkla
maya izin vermeyecektir.
Berkeley ikinci olarak, nesnelerin idelere neden oldukları sa
vını eleştirmiştir. Berkeley bunu, aynı tutarlı deneycilik doğrul
tusunda, yine güçlü bir biçimde gerçekleştirebilirdi. Örneğin,
benzerliği eleştirdiği biçimde, Berkeley, A ve B gibi iki şey ara
sında nedensel ilişki bulunduğunu deneysel olarak önerebilmek
için bunların her ikisini de birbirinden bağımsız olarak gözlem
leyebilmek gerekeceğini ve bu yerine gelmediğinde, A'nın B'ye
neden olduğu önermesinin doğruluğunun saptanamayacağım ay
nı etkinlikle bildirebilirdi. Tutarlı deneycilik, deney (ya da algı)
içeriğinin nedeni olarak bu içerik dışında bir ilke gösterebilmeye
izin veremez. Böyle bir önerinin doğruluk ya da yanlışlığı gös
terilemez, yani deneysel açıdan anlamsız olurdu. Böyle güçlü bir
yol bulunmasına karşın Berkeley, başka ve felsefi açıdan doyum
sağlamaktan uzak bir eleştiriyi kullanmayı yeğlemiştir. Berke-
ley'in kendi kuramının içerdiği bir sonuç olarak, nesneler (ger
çekte ide tutamlarından başka bir şey olmadıklarından) edilgin
ve âtıldır. Bundan dolayı da herhangi bir şeye neden olamazlar.
Neden olabilecek ilke etkin ve etkili olan ruhtur. İşte Berkeley
bu gerekçeyi kullanarak Locke'un önerisinin kabul edilemeye
ceği sonucunu çıkarsıyor. Bu eleştirinin, Locke'u kendi.görüşü
içinde çürütmediği ve ancak Berkeley'in görüşleri kabul edildik
ten sonra ilginç olabileceği bellidir. Fakat Berkeley'in kuramını
kabul etmek için ise önce Locke'un görüşünün tatmin edici bir
biçimde yadsınabilmesi gerekeceğinden, kullanılan bu uslamla
manın pek ciddiye alınamayacağı söylenebilir. Öyleyse, Berke
ley elinde tutarlı deneyciliğin gerektirdiği hazır ve güçlü bir yad
sıma yolu varken ne diye bu keyfi eleştiriye başvurmuştur? Yok
sa Berkeley! buna zorlayan etmenler mi bulunmaktaydı?
Bu sorulan yanıtlamadan önce Berkeley'in eleştirisini nasıl
sonuçlandırdığını görelim. Çünkü bu noktaya kadarki eleştiri
ler, her ikisi de kabul edilebilir olsalar bile, dış dünyayı Locke'un
betimlediği biçimiyle yadsımıyor, yalnızca böyle bir dış dünya
nın, gerçekte var olsa bile varlık ve niteliklerinin deneycilik açı
sından bildirilemeyeceğini gösteriyor. Oysa Berkeley'in bilginin
olanaklılığını kurtarmak için, algının ötesinde, ondan bağımsız
bir dış dünyanın var olamayacağını göstermesi gerek. Onun bu
amaçla kullandığı ve dış dünyanın algıdan bağımsız varlığını
yadsıyan uslamlamasını, idealizmi pozitif olarak kanıtlamayı
amaçlayan, daha ünlü 'esse est percipi' uslamlamasıyla karıştır
mamak gerekir. Sonraki uslamlama idealizm açısından yapıcı
iken, önceki gerçekçiliği yıkıcıdır. Yapıcı uslamlama şimdiki
amaçlarımız açısından kapsamımız dışına taşmaktadır; onu bu
rada ele almıyoruz. Peki dış dünyanın varlığını yadsıyan yıkıcı
uslamlama nedir?
Berkeley «algılanmayan varlık» kavramı düşünülemez, diyor.
Bu bakımdan algılanmayan varlık bir mantıksal olanaksızlıktır
ve dolayısıyla böyle bir şey olamaz, diyor. Bunu nasıl temellen-
dirdiğine bakalım:
Algılanmayan bir nesne imgelemeye çalışalım, diyor Berke
ley: bunu ne zaman yapmaya çalışsak ancak kendimizi onu algı
lıyor olarak imgeleyebiliriz. Demek ki, algılanmayan bir şeyi im
gelemek olanaksızdır. Öte yandan, imgelenmesi, yani düşünül
mesi olanaksız hiçbir şeyin var olamayacağı önermesi de doğru
dur. Ama öyle ise, yukardaki iki önermeden, algılanmayan bir nes-
nenin var olamayacağı sonucu da doğru olarak çıkarsanacaktır.
Bu ilk bakışta karşı durulmaz gibi gelen uslamlamanın so
nucu, neyse ki, zorunlu olarak doğru değildir. Bunun nedeni çı
karsamanın geçersizliği değil, algılanmayan bir şeyi imgeleme
nin olanaksız olduğu öncülünün yanlışlığındadır. Doğru; her
hangi bir şeyi imgeleyebilmek için onu veya onu oluşturan par
çaları önceden algılamış olmak gereklidir; ama bu, önceden al
gılanmış bir nesnenin imgelenmesinin zorunlu olarak kendimizi
onu algılıyor olarak imgelememizi gerektirmeyecektir. Çünkü bir
nesneyi, eğer onu algılıyor olsak, bize görüneceği biçimde imge
lemek olanağına sahibiz. Bunu yapmak da kendimizi onu algılı
yor olarak imgelem içeriğimize katmamızı gerektirmeyecektir.
Dolayısıyla, o anda algılanmayan bir nesne imgelenebildiğine gö
re, bunda mantıksal bir olanaksızlık gösterilebilmiş değildir. Ya
ni sonuç olarak Berkeley, Locke gerçekçiliğindeki dış dünya kav
ramını başarıyla yadsıyabilmiş değildir. Ancak Berkeley'in ken
disi bu başarısızlığın farkında değildi; eğer farkında olsaydı,
yaptığına devam etmesine gerek kalmamış olurdu.

IV

Şimdi Berkeley açısından dış dünya tasfiye edilmiş olduğu
na göre vereceği idealist açıklamanın ana çizgileri ne olacaktır?
Gerçekçi dış dünya kavramım tasfiye etmek, nesnelerin varlığını
ortadan kaldırmak ve algımızın konusu olan dünyayı gerçek dı
şına indirgemek değildir, diyor Berkeley. Aslında biz zaten nes
neleri ve dünyayı görmeyiz; gördüğümüz algı içeriğimiz olan
idelerdir, ve bu idelerin tutarlı bileşimlerini bazı nesne adları al
tında topluyoruz. Bu anlamdaki nesnelerin tümünü de dünya
olarak yorumluyoruz. «Nesneler vardır», «Dünya vardır» gibi
önermeler de anlamsız değildir. Yalnızca, bunların anlamını doğ
ru saptamalıyız. Herhangi bir nesnenin varolduğunu bildirirken,
söylediğimizin anlamı, bunu herhangi birinin algılıyor olduğun
dan öteye geçemez.
Bu haliyle kalsa, deneyci idealizmin epistemolojiye önemli
bir ekonomi sağlayacağı ve birbirini tekrar eden iki dünya yeri
ne basit, bir tek dünya üe bütün olguyu açıklayabileceği düşü
nülebilir. Ancak, Berkeley'in karşısında iki önemli soru daha bu
lunmaktadır. Bu sorular bir bilgi kuramınca yanıtlanması zo
runlu olan sorular değildir. Yanıtlar her durumda bilgi sınırla
rını aşarak onun arka planı hakkında olacak, yani metafizik ya-
nıtılar olacaktır. Ama aynı yanıtlar, eğer verilebilirse, bilgi ku
ramına metafizik açıdan önemli açıklama boyutları getirecek
lerdir. Söa konusu ettiğimiz soruların ilki, algının, seyrek durum
lar dışında niçin şaşmaz bir tutarlılık gösterdiğidir. Anımsanaca
ğı gibi Locke'un dış dünya kavramını öne sürüşünün temel ne
denlerinden biri bu soruya yanıt sağlayabilmek olmuştur. Ama
eğer bu soruyu Berkeley'in kuramı da yanıtlayacaksa, dış dün
yayı tasfiye ettiğinden, aynı açıklama gücüne sahip başka bir
ilke öne sürmesi gerekecektir.
İkinci soru ise Berkeley'in kendi açıklamasından doğmak
tadır: Berkeley, dış dünyayı tasfiye ederken, nesnelerin varlığını
zorunlu olarak algılanıyor olmalarına bağlamıştı. Bu böyle ise,
sorulabilecek en doğal soru bir nesnenin hiç kimse tarafından al
gılanmadığında varlığının son bulup bulmayacağı ve yeniden
algılanmaya başlandığında yeniden varlığa dönüyor olarak gö
rülüp görülemeyeceğidir. Örneğin, önümdeki siyah kutucuğun
içindeki pırlanta yüzük, kutuyu kapayınca, kimse tarafından al
gılanmadığı ve bunun yanısıra Berkeley'in kuramı gereğince al
gıdan bağımsız var olamayacağına göre, yok olup, kutuyu son
raki her açışımda yeniden varlığa mı dönüyor? Berkeley bu sağ
duyuya çok aykırı sonucu kabul etmemiştir. Bu nedenle de nes
nelerin varlıklarının sürekliliğini sağlayacak bir ilkeye gereksi
nim duymuş oluşunu doğal karşılamak gerekir.
Berkeley, her iki sorunun yanıtında da açıklayıcı ilke olarak
Tanrı'yı kullanmıştır. Nesnelerin varlıkları süreklidir, çünkü Tan
rı onları hiçkimse algılamadığı zamanlarda da sürekli olarak al
gılamaktadır. Algının içeriği hemen şaşmaz bir tutarlılık göste
rir, çünkü algı kendi kendine meydana gelen bir olgu değil, Tan-
rı'nın neden olduğu bir olaydır.
Görüldüğü gibi, Berkeley, deneyciliği her ne kadar tutarlı
olarak yürütmüşse de adımını ontolojiye attığı anda deneycilik
ten en az Locke kadar uzaklaşmakta ve dış dünya varsayımı ye
rine, ondan daha keyfi olan Tanrı varsayımını koymaktadır. Yine
görüldüğü gibi, Tanrı'yı, ilke olarak tıpkı dış dünya gibi algımız
dan bağımsız bir varlığa sahip ve onun nedeni olarak yorumla
maktadır. Öyle ki, sonuçta bu iki ilke arasında bırakılan tek
fark, biri algıya benziyor iken öbürünün böyle bir benzerliği ol
mamasıdır. Artık Berkeley'in algıların nedeni konusunda Loc-
ke'u yadsırken tutarlı bir deneycinin kullanacağı uslamlamayı
görmezlikten gelişini açıklayabiliriz: Böylece yapmaya çalıştığı,
algının nedeni olarak Tanrı kavramına açık kapı bırakmaktı.
Son olarak şunu soralım: Berkeley, Tanrı kavramım kullan
madan deneycilikte gerçekçiliği yadsıyan tutarlı bir görüş geliş
tirebilir miydi? Bunu, kendisini, vardığı sonuca sürüklemiş olan
iki adımı atmamış olması koşuluyla gerçekleştirebilirdi.
1) Berkeley yalnızca gerçekçiliği geçersiz ilan edip bırakabi
lirdi. Oysa o, dış dünyanın bilinemez olduğunu söylemekle yetin
memiş, onun varlığını yadsıma yolunu tutmuştur. Bu yadsıma,
varlığı algıya bağımlı kılmış ve buna bağlı olarak sürekliliği sağ
lamak için de Tanrı kavramını gerektirmiştir. Ama diye sorula
bilir, dış dünyayı yadsımak, Berkeley açısından her şeyden ön
ce kuşkucuya karşı bilgiyi korumak için gerekli olmamış mıdır?
Buna karşılık biz de şunu soralım: «Eğer bir dış dünya varsa,
bilgi olanaksızdır» önermesi hangi yorumunda güçlüdür? Yanıt
açık olsa gerek: «Eğer bir dış dünya varsa onun bilgisi olanaksız
dır» anlamında.. Üstelik ikinci önerme birinciyi içermemektedir
bile. Kuşkucunun uslamlamasının mantıksal olarak içerdiği so
nuç gerçekte birinci değil ikinci önermedir. Ama durum böyle
ise, «Eğer bir dış dünya varsa bunun bilgisi olanaksızdır» öner
mesinin doğruluğunu kabul edip, bilgiyi dış dünyanın bilgisi ola
rak yorumlamadan, onu kendi içinde tutarlı bir zihin içeriği diz
gesi olarak gösterebilmek olanağı da bulunmaktadır. Dolayısıy
la, Berkeley'in izlemiş olduğu yolun kendi açısından bilginin ola-
naklılığını koruyabilmenin tek yolu olmadığı belirtilmelidir.
2) Berkeley bilgiye temel olarak bir ontolojik açıklama getir
meyi reddederek idelerin nedenlerinin bilinemez olduğunu öne
rebilirdi.
Görüldüğü gibi, yukarıki her iki noktadaki tutumu da Ber
keley'in adımlarını ontoloji alanına kaydırmaktadır. Oysa bun
lar, ilginç konular olmaları bir yana, bir bilgi kuramının açıkla
mak zorunda olmadığı noktalardır. Dahası, bunlar Berkeley'in
Locke'u eleştirirken benimsediği tutarlı deneyciliğin açıklamayı
zaten reddetmesi gereken konulardır. İşte Berkeley'in deneyci
lik adına başlattığı eleştirilerin onu nerelere götürdüğünü iyi de
ğerlendiren Hume, bilginin (yani algının) kaynağı konusunda
kuşkuculuk ardına sığınarak çok daha tutarlı bir deneycilik su-
nabilmiştir. Ama bunu belirtmek, Hume'un tutarlı deneyciliği
nin en geçerli ya da doğru açıklamayı sağlayabildiğini iddia et
mek olmadığı gibi, tutarlı deneyciliğin zorunlu olarak Hume'un
görüşünü içereceğini savunmak da değildir.

4 Yorumlar

MAHİR KANIK
4 Ocak 2009 13:30  

BERKELEY EĞER GERÇEĞİN YADA ALGILARIN BİLİNEMEYECEĞİNİ SÖYLESEYDİ BENCE GÖRÜŞÜ GEÇERLİLİK TAŞIYABİLİRDİ.FAKAT BU GÖRÜŞÜ DAHA ÖNCE ZATEN KANT BİR ŞEKİLDE AÇIKLAMIŞTI KENDİNDE ŞEY KAVRAMINDA.BERKELEY ÇOK TUTARLI GİDERKEN BENCE İŞİN KOLAYINA KAÇMIŞTIR.FAKAT YİNE DE LOCKEUN FELSEFESİNE BÜYÜK BİR DARBE VURDUĞU KANISINDAYIM..

MAHİR KANIK
4 Ocak 2009 16:02  

DÜZELTME YAPIYORUM.İLK CÜMLEMDE ALGILARIN BİLİNEMEYECEĞİNİ YAZMIŞIM O ALGILARIN ÖTESİNİN OLUCAKTI.TEŞEKKÜR EDERİM..

Adsız
14 Ocak 2014 03:47  

kant berkeleyden önce yazmıştı derken?:)

Adsız
14 Ocak 2014 03:50  

tarihlere bir göz at derim.

abone ol

Abone olun güncellemeler posta kutunuza gelsin:

Google takip

  © Felsefeye giriş bu bir felsefe blogudur by düşündüren sözler 2007

Back to TOP