AKSİYON FELSEFESİ

Ali Osman GÛNDOĞAN

Aksiyon felsefesinin kurucusu, Maurice Blondel'dir (1861-1949). Blondel, bu
felsefenin esaslarını 1893'te doktora tezi olarak hazırladığı L'ACTION (F.ssai d'une
Critique de la vie et d'une science de la pratique) adlı eserinde ele alıp işlemiştir.
Bu eserin konusu, insanın tabii olarak yöneldiği surnaturel'e ruhun bir aklivilesiyle
ulaşmak ve irade ile aksiyon sayesinde bu amacın nasıl gerçekleştirilebileceğini
göstermektir. Blondel, bu eserinde Zorunlu Varlık'ın iradesinin her insan iradesinde
ihtiva edilmiş olduğunu göstermeye çalışır. Zorunlu Varlık'ı araştırmak durumunda
olan Blondel, en alt basamakta bulunan maddeyle işe başlar ve adım adım
surnaturel alana, Zorunlu Varlık alanına geçer. Özellikle de fert, şahıs, toplum,
insanlık hayatındaki aksiyonlardan ahlak ve oradan da din alanındaki aksiyonlara
ve böylece de Tanrı'ya kadar yükselir. O'nun asıl araştırma alanı, "Zorunlu olanın
insan iradesinde gizli bulunan, yani irademizde içkin olarak bulunan aşkın bir
varlığın aksiyon vasıtasıyla tecrübesinin yapılabilmesi ve insanın bu aşkın alanla
olan ilişkisinin araştırılmasıdır". Bizi Tanrı'ya ulaştıracak olan aksiyon olduğu ivin,
aksiyonun bir felsefe problemi olarak araştırılması gerekmektedir.

Felsefe, insanın varlığı, düşüncesi ve aksiyonuyla ilgilenmelidir. Blondel'e göre,
özellikle "aksiyon problemi kaçınılmazdır, insan onu kaçınılmaz olarak çözer; ve bu
haklı ya da haksız (doğru ya da yanlış) çözümü, ama iradi ve aynı zamanda zorunlu
çözümü herkes kendi aksiyonlarına götürür' , Demek ki aksiyon, felsefi bir problem-
dir ve bu problemin ortadan kaldırılması mümkün değildir. Çünkü "aksiyon, benim
hayatımda, direkt hakikate bakmak açısından bir olgudur, daha genel ve herşeyden
daha sürekli, evrensel bir artarda gelişin ben'deki (moi) ifadesidir. O, ben'siz kendi
kendine meydana gelmez. Bir olgudan ziyade, bir zorunluluktur" . Halis aksiyon,
bazı durumlarda ben'e rağmen kendini gerçekleştirir. Zira yaptığım şeylerle istedi-
ğim şeyler arasında bir nisbetsizlik vardır. Bazen istediklerimi yapıyorum ama bazen
de istemediğim şeyleri yapıyor ya da yaptığım şeyleri istemiyorum. Bundan ölürü,
"bir zorunluluktan daha çok bana aksiyon bir vecibe olarak görünür" . Hayatımızda
önemli bir yere sahip olmasına rağmen "salt bilgi bizi asla kımıldatmaya yetmez,
çünkü o bizi bütünüyle kavrayamaz". İnsan hayatı üzerinde aksiyon bilgiden daha
önemli bir etkiye sahiptir. Aksiyondan kaçış da mümkün olmadığına göre bir
aksiyon ilmine ihtiyacımız vardır. Bu ilim, düşünme ve yaşamanın, varoluş proble-
minin tam bir çözümünü içermeli, pratik bir hayat tenkidi olmalıdır.

İnsanı tanımak için onun aksiyonlarından yola çıkılmalı, onun aksiyonlarının
dünyasına girilmelidir. İnsan aksiyonlarının dünyası çok zengin ve karmaşık okluğu
için soyutlamalar yapan zihin ve zihnin kurduğu ilim bu dünyayı anlayamaz.
Aksiyonların dünyasını anlamanın yolu, bizzat aksiyonun kendisinden hareket
ederek bir hayat tenkidi oluşturmaktır.



Aksiyon, insanın bütün davranışlarına kadar yayılmasına rağmen onu kaba bir
içgüdü, basit bir refleks olarak anlamak yanlıştır. Zira asıl aksiyonun temelinde kör
ve şuursuz olmayan irade bulunur. Temelinde irade bulunan aksiyonun hür olması
gerekir. Ancak buradaki iradeden ne anlaşılmalıdır? Blondel'e göre bizim irademiz-
de iki taraf bulunur: Bunlardan birisi, bizde doğuştan bulunan ve Tanrının lütfü
olan iradedir. Bunun adı isteyen irade. Diğeri de, adı istenilmiş irade olan bizim
kendi cüzî irademizdir. İnsanın amacı, aksiyon vasıtasıyla kendi varlığında bulunan
iradenin bu iki yönü arasında denge kurmaktır. Aksiyon ilkin organik alandan başlar
ve organik hayatın basamakları vasıtasıyla yükselerek manevi bir hamle niteliğine
bürünür, Asıl itibariyle de aksiyon ruhî bir aktivite olduğu için ruh bedene hakim
olur. Öyleyse aksiyon, "sadece fenomenler ortasında organik hayat tarafından
ortaya konulmuş davranışların bir sistemi değildir" . Aksiyon, güç ile istek arasında-
ki dengesizlikten doğmaktadır. Çünkü güç ile istek arasında bir orantısızlık vardır
ve gücümüz isteğimizden daha aşağıdadır. İşte aksiyon, bu dengeyi kurmaya
çalışmak demektir.

Bizde Tanrı'nın lütfü olarak bulunan irade, aksiyonlarımızın da temelinde
bulunduğundan, bu irade aksiyonun bir motivi olmakta ve Tanrının irade ve
isteğiyle aksiyon bizim kendi gücümüzü aşmaktadır. Aksiyon, bizden çıkıyor gibi
görünse de, onun asıl sebebi biz değiliz, demektir. Böylece de aksiyonun bizi
ulaştırmak istediği sonsuzluk aksiyonun dışında değil, içindedir, immanenttir. Bu
durumda biz bizdeki sonsuzu, bizdeki Tann'yı aramıyor muyuz? Böylece de
hürriyetimizi kendimize değil de Tanrı'ya bağlamış olmuyor muyuz? Öyle zannedi-
yoruz ki, biz bu durumda hür değiliz, kendimize ait ve kendimizden kaynaklanan
bir hürriyet imkanına sahip değiliz. Ama hür okluğumuzu ve cüz'i iradenin davranı-
şlarımızın sebebi olduğunu düşünüyor; bunun bir yanılgı olduğunu, cüzî iradenin
de Tanrı'nın lûtfu olan iradeye bağlı olduğunu düşünmeden hareket ediyoruz. Blon-
del'e göre, ister inansın ister inanmasın, her insan muhakkak surette bir takım dini
tecrübeler yapmaktadır. Şayet aksiyonlanmızda Tanrının bir müdahalesi olmasaydı
ve aksiyonlarımız sadece kendi istek ve irademize göre oluşsaydı inanmayan
birisinin hiç de dini tecrübeler yapması düşünülemezdi. Öyleyse bizim fiillerimizin,
hem de her türlü fiillerimizin anlamsız olduğunu söylemek mümkün değildir. Her
aksiyonun bir anlamı ve amacı vardır. Bu anlam ve amaç Tann'dan ölürüdür.
Aksiyonun nihai amacı ise insan ile Tann'nın sentezini sağlamak suretiyle gerçek
imanı elde etmektir. Bu amaca çeşitli basamaklardan geçerek ulaşılır.
Asıl aksiyon, fert halinden şahıs haline geçmiş insanda ortaya çıkar, insan,
dünyaya geldiğinde organik bir varlıktır. Sırf organik bir varlık olarak aksiyonda
bulunma, henüz şahıs haline gelmemiş bir varlığın aksiyonda bulunmasıdır. Toplum
içinde bir şahıs olarak aksiyonda bulunma ise bizi biz yapan, bizi oluşturan ve
geliştiren bir aksiyonda bulunmadır, insan, sadece belirli uyarıcılara belirli cevaplar
veren bir varlık değildir. Bilme, isteme ve varolma arasındaki uyuma göre aksiyonda
bulunuyoruz. Bilme, isteme ve varolma aksiyona, aksiyon da bunlara bağlanıyor.
Dolayısıyla insan aksiyonunu basit bir uyancı-davranış formülü şeklinde düşünemi-
yoruz. Blondel'in ifadesiyle aksiyon, "tanımanın, istemenin ve varolmanın " arası-
ndaki uyumu aramadır.

Varolan aksiyonda bulunur ve aksiyonda bulunabilen varolduğunun şuuruna
varır. Bu bakımdan aksiyon, insanın özüdür. İnsanın kendini tanıması da, aksiyonda
bulunmasıyla mümkündür. Hatta fiil sayesinde kendimizin bile bilmediği iç durum-
larımız belirginlik kazanır. İstenilerek yapılan bir fiil, insan iradesini besler ve adeta
onu genişletir, daha ileriye doğru hamlelerin bir muharriki olur. Bu açıdan da
aksiyon, varlığın yeni bir mükemmelliğe doğru yöneldiği sınıra varlığı taşıyan bir
davranıştır, iler aksiyon, daha mükemmel bir aksiyonun ortaya çıkmasına zemin
hazırlar ve varlığı mükemmelliğe iter. Bunun içindir ki "her aksiyon mükemmelliğe,
daha mükemmel bir aksiyona duyulan bir özlemdir" . Öyleyse aksiyon bizi büyütür
ve bizi kendimizden çıkartır ve kendimizi aşmamızı sağlar. Böylece de, aksiyonun
merkezindeki doğuştan iradenin ferdin dışına taşınması gerekir. "Bir amaç tesbit
etmeden, sadece hareket etmek için hareket edilemeyeceğinden" kendisini arayan
irade, kendi ferdi alanının dışına daha yüce bir amaca doğru yönelmelidir. Çünkü
"ferdî şuur, kendisi bunu bilsin .veya bilmesin, evrensel bir şuurdur . Daha
mükemmel ve daha tam bir varlık olmayı başarmak için irade tek başına kalmamalı-
dır. Bu durumda irade, normal olarak "kendisinden daha yüksekte olan bir amaca
yönelir" . Böyle bir amaca yönelme, ilk anda iradeyi toplumun bir unsuru yapar.
İrade, bizden daha geniş olan toplumun bir unsuru olunca, ferdi hayattan çıkarak
ve bizi kendimizden başka bir yere bağlayarak bizim kör egoizmden kurtulmamızı
da sağlar.

İnsan, extra-personei bir amaç tesbit ederek yani başkalarını kendisine ve bizzat
kendisini de başkalanna duyurmak suretiyle oluşur. Mounier personalizminde
şahsın kendi "eyleminde ferdiyetçiliğini unutup topluma ve dünyaya açılan bir varlık
olarak" gösteriliği gibi, Blondel'de de şahıs, şahıs üstü bir amaçla kendisini toplum
içerisinde gerçekleştirmeye çalışır. Çünkü "insan, kendi kendine yeterli değildir;
onun başkaları için, başkaları ile, başkaları vasıtasıyla aksiyonda bulunması gere-
kir" .

Toplum, şahıs durumuna gelmiş insan iradelerinin sistemli bir organizasyonun
sonucudur. Toplumda ortaya çıkan aksiyonların da sosyal bir fonksiyonu vardır.
Aksiyon, toplumda ilk olarak aile içerisinde bir fonksiyona sahiptir. Egoizmin hiçbir
izini taşımayan aksiyon, aile ile ilgili hayatın birliğini sağlama yolunda atılan ilk
adımdır. Ancak irade, bu aşamada tatmine ve gerçek amaca ulaşamamıştır. Zira
insan iradesi, sırasıyla "aynı zamanda arzu etmiş ve bir çocukta gerçekleşen iki kiş-
inin birleştiği yerde ailenin ortaya çıkmasına, aile ile insanlık arasında tanımlanmış ve
insanlık duygusundan önce gelen, ailevi duygusallığı aşan vatanın ortaya çıkması-
na, nihayet köleye, vahşiye, zavallıya, hastaya veya başka bir zayıf varlığa kendini
tanıması öğreten insanlığın ortaya çıkmasına sebep olmaktadır" .

Aile hayatına ait olan aksiyonlar, aslında bizim soyumuzu devam ettirme amacına
hizmet etmekle birlikte bu amacı da aşarlar. Çünkü bu aksiyonlar vasıtasıyla ahlâkî,
sosyal ve dini şuuru geliştirmeyi gerçekleştirmek söz konusudur. Blondel'e göre
aile, insanı "kendisinin temel şartı olduğu kollektif hayata hazırlama mektebine
hizmet eden kapalı ve münhasır bir gruptur" ". Ama ailenin dışında daha geniş olan
yurt, eskilerin tabiriyle site vardır. Bu durumda, aileyi aşan bir sosyal aksiyon ortaya
çıkar. Toplum, kendini meydana getiren fertlerin bir toplamı değil, bu toplamın
üzerinde ruhi bir yapıdır. Çünkü şahıslar, kendi şahıs olma durumlarını kaybetme-
den diğer şahıslarla bir birlik içinde bulunurlar. bu, aynı zamanda onların sosyal
dayanışması demektir. Bu dayanışma ve birliği daha iyi koymak için dayanışma ve
birliğin bir iradesi kurulur. Bu iradeyi kurmak demek, tamamen ruhî bir yapı
oluşturmak demektir. Ruhî bir yapı olan toplumda ortaya çıkan aksiyonların da
ahlâkî bir nitelik taşıması gerekir.

Aralarındaki duygu ve düşünce beraberliklerinden, ortak bir geçmişe sahip
olmadan ve ideal birliğinden ötürü bazı insanlar bazı olaylar ve kavramlar karşısında
aynı tarzda hareket ederler; kendi duygu ve düşüncelerini büyük toplumsal
ortaklığın merkezinden alır ve kendilerini bu merkeze taşırlar. Böylece de bir millet
iradesi teşekkül eder, "Milli toplumun kendine has bir substansiyal vinnıkım'u
vardır; o menfaatlerin, duyguların, alışkanlıkların ortaklığından kaynaklanmaz" .
Milli toplum, fenomenlerin düzenini aşan temel bir irade üzerine dayanır.

Milletin, üzerinde yaşadığı coğrafya, alelade bir toprak parçası değil, o coğrafya
bir vatandır. Vatanı kuran, millet iradesidir. Bir insan için sadece bir vatan vardır ve
hiç kimse "vatanlarım" tabirini kullanamaz. Her millet, dünyada bir fikir, bir
duygu yaşatmak zorundadır. Bu fikir ve duygu o milletin ruhudur. Bu ruh, vatan ile
birleşince ölümsüzleşir ve o milletin bütün fertlerinde ruh ortak hale gelir, bu da
ortak bir aksiyonu doğurur. Ancak bu tür aksiyonlarımızın tek amaç olarak kalması
düşünülemez. Bunların fonksiyonu, daha etkili aksiyonlara geçişi sağlamaktır.
Blondel, sosyal hayattaki aksiyonlarımızdan insanlık kavramına geçer. Çünkü
Blondel'e göre "İnsan, adeta bizzat insanlığa katılmayı ve sadece bir tek iradeyle,

insanlık iradesiyle şekillenmeyi ister" . İnsanlık iradesiyle şekillenmek demek,
"başkalarını sevmek ve insanlığı istemek, eşit olarak Tann'yı sevmek" elemektir.
Ancak şahsi iradenin insanlık iradesiyle birleşmesiyle yetinmek de mümkün
değildir. Fenomenai alanın aşılması ve surnaturel'e yükselişte bizi askın aksiyonun
alanına iştirak ettirecek olan ahlâkî manzaraların araştırılması gerekir.
Aman, "insanda Tanrılığı yaratmak" " olan ahlâk, bir takım fiiller toplamıdır.
İnsan, özü itibariyle ahlâkî bir varlıktır. Çünkü aksiyon; fiil halindeki bir niyettir.
Aksiyon, sonsuzdan gelir, yine sonsuza döner, "mutlaktan mutlaka bir dönüştür" .
Hal böyle olunca, aksiyonun metafizik bir amacı vardır ve bizim fonksiyonumuz,
içinde yaşadığımız evrensel düzene uymak olduğu kadar, tabiat düzenini aşmayı da
gerektirir.

Bize sonsuzu en iyi şekilde hissettiren ibadet fiilidir. İbadet, iradenin olmak
istediği şey olması ve aksiyonun amacına ulaşması için yüce bir çaba olarak ortaya
çıkıyor. İbadet, bir ihtiyaçtır. Bu ihtiyacın giderilmesi de din vasıtasıyla mümkündür.
Blondele göre kendimizi ilahi varlığa uyarlamak zorundayız. Bu uyarlama,
aksiyonlarımızın beşeri sınırların ötesine geçmesi anlamına gelir. Zaten büıün
aksiyonlarımızın kaynağında bir ilk irade bulunur. Bu iradenin hamlesiyle aksiyon-
da bulunuruz. Bu iradenin aksiyonu, hem kendimiz, hem çevremizi değiştirir. Bir
bakıma bu, bizdeki Tanrı iradesinin bizi değiştirmesi, bizi kentli işleğine göre
şekillendirmesi değil midir? Bizim varlığımızın buradaki anlamı ve değeri nedir?
Kendimizi devamlı surette ilahî bir iradenin tazyiki altında bulunuyor hissedişimiz
tabii karşılanmamalı mıdır? Mutlaktan gelip tekrar mutlaka dönüş olan aksiyon,
insana evrensel bir determinizm şoku yaşatmıyor mu?

"Aksiyon, insan ile Tann'nın bir sentezidir " . Bu sentezi ne tek başına Tanrı ne
de tek başına insan kurabilir ya da kurulmuş olan sentezi yok edebilir. Bu sentezin
yok olması, iki taraftan birinin ölümü demektir. Tanrı, mutlak bir varoluşa sahip
olduğundan, onun yok olması düşünülemez. Öyleyse sentezin bozulması, insanın
varlığını tehlikeye düşürür. Bu sentezin bozulması, bizdeki istenilen iradenin
isteyen ve gerektiren iradeyi reddetmesi anlamına gelir. Bir bakıma bu, insanın
kendi kendini, kendindeki Tann'yı reddetmesidir. Böyle bir durumda insan, kendi
ihtiyacı ve amacı olan kendi kendine eşit olmayı gerçekleştiremez. Kendini aşan
amaçlara da ulaşamaz. Sentezin devamı ise, isteyen ve gerektiren iradenin bize
bizim geçici varlığımıza, kendi varlığımızdaki aksiyonuyla isyanıdır. Bu durumda
insan, kendi varlığının ve iradesinin Tann'nın iradesiyle eşitlendiği anda bir anlam
ve değer kazanacağını anlar. Bu anlam ve değerin anlaşılması, kendi varlığımızla
aşkın olanda mutlak olan surnaturel arasındaki mesafenin aşılması, insanın gerçek
anlamda "Ben Varım", "Ben Hakikatim" diyebilmesidir. Burada aksiyon, asli bir
fonksiyona ve insan ile Tanrı arasında bir köprü vazifesine sahiptir. Dolayısıyla
aksiyon, insanın özünü oluşturmaktadır. İnsan, ilahi ve lütufkar bir düzene uymak
suretiyle Tann'ya yükselir. Bu yükseliş, din ile, dînî aksiyon ile gerçekleştirilir
İnsanla Tanrı arasındaki ilişki, insanın herşeye kadir olan Mutlaka baş eğme ve ona
ibadet etme ilişkisidir. İnsan, sadece kendi kuvvetleriyle zonınlu gayesine- ulaşamaz.
İnsan ne yaparsa, onu Tanrının lûtfuyla yapar. İnsanın bütün yaptıkları, Tanrı
tarafından istenmiş şeylerdir. Bu bakımdan insanda içkin olan aksiyonda aşkın bir
yön ortaya çıkıyor ve "insanın aksiyonu insanı aşıyor" . Boylere de aksiyonda
beşerî olanla ilahî olan birleşiyor.


Ruhi varlığımızın amaçladığı sonsuzluğa açık tek yol, aksiyon yoludur. Aksiyon,
bütün insan hayatıdır. Aksiyon, Tanrı'yı düşünmektir, bilmenin, istemenin ve
varolmanın arasındaki uyumu aramaktır. Kısacası aksiyon, insanın hayatıyla,
tabiatla ve ilahî iradeyle olan münasebetinin şartıdır.

Öyle anlaşılıyor ki, "bu felsefenin ana özelliği, bir 'Kendini Aşma" felsefesi
olmasıdır" . Bu bakımdan aksiyon felsefesi, özellikle egzistansiyal bir mel od
kullanmakla birlikte, varoluş özden önce gelir, düşüncesinden hareket ettiği için
egzistansiyalizmden ayrılır. Ayrıca ferdi mutlaklaştıran ferdiyetçilikten, aklı imana zıt
olarak gören ve akla değer vermeyen fideizmden ayrılır. Çünkü "felsefî düşüncesini
dine doğru çevirmiş ve tabiat-üstü ile akıl arasında bir uygunluk aramış" olan
Blondel'e göre akıl ile iman arasında bir zıtlık yoktur. Belirli bir noktaya kadar gelen
akıl, gücünün yetmediği yerde doğacak boşluğun iman tarafından doldurulmasına
izin verir. Aksiyon felsefesinde iradenin önemli bir yeri vardır. Buna dayanarak,
Blondel'i Schopenhauer'in iradesinin kör ve şuursuz oluşu, insanın sonunda bu
iradeyi reddetmeye kadar gidişi ile Blondel'in Tann'nın bir lütfü olarak gördüğü
iradenin özü itibariyle farklı olduğunu görmekteyiz.


Dînî bir personalizm olarak beliren ve Augustinus'un görüşlerinin yeniden
değerlendirilmesi olarak ortaya çıkan aksiyon felsefesini, "aksiyonu insanın özü
olarak görüp, aksiyonda aşkınlığın immanent olduğunu, iradenin asli kaynağına
dönüşü çabasında kendi kendini aşmak zorunda olduğunu ve bu suretle de
iradenin surnaturel alana iştirakinde Tann'ya teslimiyetiyle imanın
kazanılabileceğini savunan bir akım olarak tanımlayabiliriz" .

abone ol

Abone olun güncellemeler posta kutunuza gelsin:

Google takip

  • Gizlilik Politikası ve Şartlar
  •   © Felsefeye giriş bu bir felsefe blogudur by düşündüren sözler 2007

    Back to TOP