DİL

NECATİ ÖNER

Felsefe Dünyasının 2. sayısında kültür kavramını incelerken kültür unsurla-
rını saymış dil'i bu arada zikretmemiştim. Dil bir kültür unsuru mudur değil
midir? sorusu üzerinde durmaya değer. Kültür, benim açımdan bakıp onu bil-
giye denk, ona dayalı bir şey olarak görülürse dil kültür unsuru olmaz. Çünki
dilin kendisi bir bilgi türü değildir, bir semboldür, bilginin ifade aracıdır.
İnsan varolanları tasavvur olarak zihnine kazandırınca, onu dil ile dışarıya
aktarır. Eğer insanlar bilgilerini başkalarma bildirme olanağma sahip bulunma-
salardı, bilgi birikimi, bilgi gelişmesi olmazdı. Başka ifade ile kültür olmazdı.
Öyle ise dil kültür unsuru değildir ama, dil kültürün önşartıdır, kültürden önce
gelir. Bu öncelik zaman önceliği değil mantık önceliğidir.

Dil bir kültür unsuru olmaz ama, kendisi bilgi konusu olduğu zaman
kültür unsurları oluşur, lengüistik, fonetik gibi..
Kültür bir düşünce mahsulüdür. Dille düşünce arasında sıkı bir ilişki var-
dır. Bu ilişki ile ilgili iki ayn görüş bulunmaktadır: Birincisi, dilsiz düşünce ol-
maz; dil aslında bir iç konuşmadır, ikinci görüşe göre de dilsiz düşünme
mümkündür. Her iki görüş için de, dil düşüncenin ifade aracı olduğu için öne-
mi büyöktür.Düşünce mevcudiyetini dille ortaya koyar. Yani dil düşümceye
hayatiyet verir. Delacroix'mn dediği gibi "dilden önce düşünce buğuludur, be-
lirsizdir (nébuleuse)". Düşünce dille yaşar dille düzene girer. Diğer taraftan
düşünceden arındırılmış bir dil ise, hayatiyeti olmayan boş bir kalıptan
Göriilüyorki bu ikisi arasında zorunlu bir ilişki vardır. Gelişmeleri biribirine
bağlıdır. Düşünce varolana müfuz edip yeni kavramlar kazanıp onları ifade
ederek dili zenginleştirir, Dil zenginleştikçe de düşünce varlığa nüfuz etmede
güç kazanır.

Kültür bir düşünme mahsulü olduğuna göre, oluşup gelişmesi dile bağlıdır.
Zengin bir millî dili olmayan toplumlarda kültür istenilen düzeye yükselemez.
Dilin, bir toplumda, iki ayn işlevi vardır: Birincisi fertler arasında iletişimi
sağlamaktır. Bir toplumu kendisi yapan değerleri vardır. Onlarla diğer toplum-
lardan ayrılır. Bu değerler o toplumun kişiliğini sağlar. Bir toplumun değerleri,
onun ana dilinde anlam kazanır. Bu sebeple ferdî bilinç ana dille koUektif bi-
lince bağlanır. Bu bakımdan bir toplumun ana dili, kişiliğini korumada baş ro-
lu oynar. İkinci işlevi derin düşünce (tefekkür) ile ilgilidir. İnsanın varlığı tanı-
yıp ihtiyaçlarını karşılamada sarfettiği çabaların başında bilimsel faaliyeti gelir.
Bir toplumun kalkınıp gelişmesinde baş rolü bilim oynar. Bilim ve ona dayalı
olan teknoloji, günümüzde, insan hayatım hakimiyeti altına almıştır.Bunlardan
mahrum olan milletler geri plânda kalıp başkalarına muhtaç durumdadırlar.
Bilimsel faaliyet ve bunun dayandığı derin düşünme ancak zengin bir dille
olur. Bu bakımdan, bir toplumun maddî ve manevi kalkınması, kullandığı ana
diline sıkıdan sıkıya bağlıdır. Bir toplum ana dilini sevmez ve ona gereken de-
ğeri vermezse kişiliğini, varolma azim ve iradesini kaybeder. Çünkü bu hali
sağlayan millî bilinç ana dilde hayat bulur. Böyle bir iradenin devamı aynı za-
manda maddî bakımdan da güçlü olmayı gerekli kılar. Bilim yapmayı mümkün
kılan düşünme imkânına sahip olmayan böyle bir gücü elde edemez. Zengin
ve gelişmiş bir dil olmazsa derin düşünme ve bilim yeterince yapılamaz. Yara-
tıcı düşünme ancak ana dille olabilir. Yabana dille taklitçilikten, nakilcilikten
öteye gidilemez.

Görülüyor ki, bir toplumun kişiliğine sahip olması, varlığım sürdürebilmesi,
güçlü, sağlıklı olabilmesi için millî dilinin zengin gelişmiş ve hertürlü bilimsel
faaliyete elverişli olması icabeder.

Millî dil bakımından durumumuz nedir?

Öncelikle şekil (forme) bakımından mükemmel bir dile sahibiz. Dil bilim
adamları Türkçe'nin dünyanın sayılı önemli dillerinden biri olduğunu belirtirler.
Şekil bakımından çok mükemmel, mantıkî bir dil olan Türkçeyi yeterince zen-
ginleştirememişiz. Bu kadar mükemmel olan bir dil yapan milletin onu geliştir-
memiş olması hayret edilecek bir husustur. Tarihte ve günümüzde takip ettiği-
miz kültür politikaları ile dilimizin gelişmesini engellemişiz. Kültür tarihimizi iyi
bilmek, yapılan yanlışların sebeplerini bulup, bir daha o yanlışlara düşmemek
içüı çaba sarfetmelîyiz. Tabiî bu İşi düşünürlerin, bilim adamlarının sanatkârla-
rın ve eğitimcilerin yüklenmesi lazımdır. Bunların millî dil bilinci ve sorumlulu-
ğuna sahip olması lazımdır. Bu işte eğitim politikasının rolü büyüktür.
Okullarda millî dili gereği gibi öğretip de yeni nesillerde millî dil bilinci ve
sorumluluğu uyandırmayan bir eğitim sistemi başarılı olamaz. Çünkü millî eği-
timin amaçladığı herşey dile bağlıdır. Millî dil bilinci ve sorumluluğu kazanmak
demek, bir kişinin ana dilini doğru kullanıp, güzel ifade etmesi, onun bozulma-
ması için gerekli duyarlığa sahip olması demektir. Biz millet olarak bu bilinç
ve sorumluluğa yeteri kadar sahip olmadığımız kanaatindeyim.

Türkler İslamiyeti kabul ettikten sonra çeşitli kültür alanlarında daha çok
faaliyet göstermeğe başladılar. İslâm kültürünün parlak dönemi olan Ortaçağda
bilim dili Arapça idi. Farklı milletlere mensup islâm bilim adamları eserlerini
Arapça yazıyorlardı. Bu sebeple Arapça bilim dili olarak çok gelişti. Bu dönemde Batıda bilim dili Latince idi. Avrupalı bilim adamları eserlerini Latince yazıyorlardı.

Avrupada, Rönesanstan sonra millî diller gelişmeye başladı. Farklı milletle-
re mensup bilim adamları eserlerini ana dillerinde yazmağa başladılar. Fransız-
ca, Almanca, İngilizce bu yolla gelişerek bugünkü mükemmel şekillerini aldılar.
Osmanlı döneminde tek tük bilimsel eserler Türkçe yazıldı ise de Türk bi-
lim adamları çoğunlukla eserlerini arapça yazmağa devamettiler. Bu bakımdan
Türkçe'nin bilim olarak gelişmesi gecikti. Çoğu edebiyatla ilgili yazılmış Türkçe
eserlerde, dil, Arapça ve Farsça kelimelerin istilasına uğramışa. 17 ve 18.
Asırlarda yazılan eserlerde bu iki dilin hakimiyeti iyice arttı. Eserlerde ifade
Türkçe fakat kullanılan kelime terkiplerinin çoğu Arapça ve Farsça idi. Büyük
ölçüde yabana kelimelerin akınına uğrayan bir dil gelişemez. Kültür temasları
sonucu diller arasında kelime alış verişi olur. Bu kaçınılmaz bir haldir. Yüzde
yüz saf dil, ancak ilkel toplumlarda olabilir. Yabana kelimeleri kullanmamın
bir ölçüsü olmalıdır. Ana dili boğacak ölçüde kelimelerin girmesine izin veril-
memelidir.

Dışardan kelime alma tembel zihnin işidir. Yenisini yapma zahmetine kat-
lanmadan işin kolayına kaçmaktır. Bu kolaylığın doğuracağı sakıncayı
düşünmemektir. Zihni yormadan kolay aşırmacılıkla kültür değişmez. Araplar
Yunan kültürü ile karşılaşıp, Yunanca eserleri tercüme ederken yeni kavramlar
için kelime yapmayıp Yunancadan aynen aktarsaiardı Arapça büyük dil olmaz,
belki de o muhteşem tslâm medeniyeti doğmazdı. Araplar Yunancadan kelime
almadılar mı? Aldılar, ama çok az sayıda. Onu da kendi dillerine benzeterek
aldılar, felsefe terimi gibi.

19. Asnn ikinci yansından sonra Türkça sadeleşmeye başladı. Hele Cum-
huriyet döneminde dilimiz Arapça ve Farsça kelimelerden büyük ölçüde ayık-
landı. Bu sefer,, bilimsel, kavramların ifadesinde büyük ölçüde Fransızca ve İn-
gilizce'den kelimeler girmeğe başladı. Yeni terim zahmetine katlanmadık." Diïde
varsa Arapçası atıldı Fransızcası alındı. Bu noktada dilin sadeleşmesi bakımın-
dan bir değişiklik olmadı. Eğer karşılaşılan bilimsel bir kavramın Türkçede
Arapçası yoksa, bu sefer yeni terim yapmağa gjdilmeyerek Fransızcası veya İn-
güizcesi aynen alındı. Yeni kelime yapmak bazılarınca hoş karşılanmayan bir
tutum olarak kabul ediliyor. Dediğim gjbi bu hal, tembel zihnin garip bir ifa-
desidir.

Dilin büyüyüp gelişmesi, işlevini tam yapabilmesi için yapılması gereken
şudur: Günlük dilde konuşulan kelimelerin Türkçeleri varsa onun yerine kulla-
nılan yabancı kelime tasfiye edilmelidir. Eğer yoksa ve de o yabana kelime
asırlardır milletin dilinde kullanılıp benimsenmiş çağrışım yaptıracak duruma
gelmiş, çeşitli deyimlerle nüans kazanmış ise buna dokunulmamalıdır. Dilde
bulunan her yabana kökenli kelimeyi atıp da yerine, dilde bulunmayan kelime
yaparsanız, nesiller arası kopukluk denen kültür hastalığı ortaya çıkar. Bu da
millî kültür için tehlikelidir.

Bilim terimlerinin durumu farklılık sergiler. Bilimsel terimler mutlaka ana-
dille ifade edilmelidir. Çünkü derin düşünmenin odak kelimeleri bilimsel terim-
lerdir. Eğer bunlar çağrışım yapacak güce sahip değillerse derin düşünme
mümkün olmaz. Karşılaşılacak her bilimsel kavramı, eğer mevcut dilde karşılığı
yoksa, mutlaka, Türkçe bir kökten yeni bir kelime ile karşılanmalıdır. Tabii
yeni kelime yapılırken dikkat edilecek hususlar vardır. Bir defa yeni yapılan
kelime Türk dil kurallarına uygun olarak yapılmalıdır. İkincisi yapılan kelime-
lerin yanlış çağrışım yaptırmaması gerekir, yani kökün çok iyi seçilmesi lazım.
Yaşayan dilde başka anlamda kullanılan bir kelime farklı bir kavramın ifade-
sinde kullanılmamalıdır. Yapılan yanlış kelimelere misal olarak tümdengelim ve
sezgi terimleri gösterilebilir. Her iki kelime de Türkçe, kulağa hoş geliyor.
Türkçenin kurallarına uygun olarak yapılmış fakat yanlış çağrışım yaptınyorlar.
Şöyleki: Sezgi, sezmek fiilinden geliyor ve intuition karşılığı kullanılıyor. Sez-
mek'de müphemlik vardır. Bu bakımdan sezgi hissetmek, apaçık bilmemek an-
lamını ifade eder. Halbuki intuition ile belirsiz değil açık, seçik, kesin bilgi edi-
nilir. Tümdengelim de öyle. Tümdengelim "déduction" karşılığıdır. Mantıkî dé-
duction'a, anlam uysa bile matematiksel deduction'da tümden gelme hali yok-
tur.

Millî dilin gelişmesi önünde bir engel de yabana dille öğretimdir. Ülke-
mizde yabana dille öğretim fikri gittikçe yayılarak benimsenen bir moda oldu.
Bir tarafta bu tür eğitim kurumlarının sayısı artıyor, diğer tarafta aileler çocuk-
larım bu kurumlara yerleştirme yansı içindedir.

Bu durum kültürümüz için şanssız bir tutumdur. Yabana dil öğrenmek ne
kadar olumlu bir şey ise, yabana dille öğretim o ölçüde olumsuz bir şeydir.
Yabana dil öğrenmek için, yabana dille öğretim şart değildir. Eğer bu amaçla
yapılıyorsa, amaç araca feda ediliyor demektir.

Millî dil dışında bir dille öğretim yapma mecburiyeti, ancak uzun yıllar
sömürge olarak kaldığı için, kültür emperyalizminin etkisi ile, ya millî dili ge-
lişmemiş veya dil birliğini sağlıyamamış ülkelerde olur. Türkiye böyle bir du-
rumda değildir. Türkçe mükemmel bir dildir ve Türkiyede dil birliği vardır. Bu
durumda Türkiyede yabana dille öğretim merakı hayret edilecek ve üzülecek
bir husustur. Dilimizi ve kültürümüzü olumsuz yönde etkileyen yabana dille
öğretimden bir an önce vazgeçmenin gerekliliğine inanıyorum.

facebook

twitter

İzleyiciler

  • Gizlilik Politikası ve Şartlar
  •   © Felsefeye giriş bu bir felsefe blogudur by düşündüren sözler 2007

    Back to TOP