KUHN ve BİLİMSEL DEVRİMLERİN YAPISI ÜZERİNE BİR DEĞERLENDİRME

Doç. Dr. Hüseyin Gazi TOPDEMİR

Giriş

Toplumların başlangıcından bu yana, en ilkel uygarlık bile, İnsan, Doğa ve Evren üzerine bir söylem ortaya koymuş ve bunlara yönelik eylemlerini belirleyen bir bilgi yığını yaratmıştır. Böylece bilme ve anlama kaygısının daha ilk başta ortaya çıktığını ve bu bilgilerin düşünüş biçimi bakımından zamansal olarak bir farklılık taşımadığını görmekteyiz. Ancak yine de bu durum, bilimin insanlığın ilk ortaya çıkmasıyla birlikte kendini gösterdiği ve bilimsel etkinliğin insan doğasının bir niteliği olduğu ve zaten bilim hep vardı anlamına gelmez. Çünkü her bilgi sisteminin bilimsel olması zorunluluğu olmadığı gibi, bilimsel olma hedef ve amacı gütmeyen bilgi sistemleri de vardır. Bu anlamda bilim karşımıza "belirli niteliklere sahip bir bilgi" olarak çıkmakta ve farklılığını da bilgiyi ortaya koyarken dayandığı temel ilke, teknik ve izlediği yöntemden almaktadır.

Buradan hareketle, bilginin kültür öğeleri içerisinde konumu itibariyle en genel kavramsal yapı olduğu anlaşılmakta ve bu bağlamda, bilim, felsefe, sanat ve dinin de bu kavramsal yapının altında yer alan birer bilgi alanları olduğu görülmektedir. Dolayısıyla, bu alanların her birinin "kendine özgü" birer bilgi yığını olduğu açıktır.Buradaki "kendine özgülüğü" ve farklılığı yaratan da, üretilen bilginin kaynağı,değeri ve elde ediliş yöntemidir.Hakkında yapılan tartışmalara bakıldığında, bilimin, tarihsel süreç içerisinde kendisini ön plana çıkarmayı başardığı ve haklı bir unvan elde ettiği anlaşılmaktadır.

Gerçekte "bilimin doğası/niteliği",yüzyıllarca bilim adamları, filozoflar, tarihçiler ve diğer ilgili gruplar tarafından yönlendirilen bir tartışma konusu olmuştur. Genel bir konsensüs ortaya çıkmamışsa da, farklı bilim kavramları güçlü destekçiler bulmuştur.Öyle ki, bilimin ne olduğu ve nasıl tanımlanması gerektiği konusunda ortaya çıkmış olan çok çeşitli düşüncelerden bazıları, belirli dönemlerde bilim toplulukları tarafından ön plana çıkarılmıştır, tıpkı August Comte'un (1798-1857) yaptığı ayrıntılı çalışmalarla ivme kazanan pozitivizmin ve daha sonra da yeni pozitivizmin etkin olması gibi.

Yirminci yüzyılın başlarında bilimi anlama ve açıklama çabalarını yoğun olarak gösteren, Moritz Schlick (1882-1936), Rudolf Carnap (1891-1970), Carl Hempel (1905-1997), Ernest Nage} (1901-1985) ve Hans Reichenbach (1891-1953) gibi yeni pozitivist anlayışa bağlı bilim ve düşün adamları, 1922 yılında Viyana Çevresi adıyla bir okul oluşturmuş ve yeni bilimsel gelişmeleri de kapsayacak şekilde, bir yaklaşım gerçekleştirmişlerdir. Aynı zamanda, mantıkçı pozitivizm veya ampirizm adıyla da anılan bu yaklaşım, 1960'lardan itibaren felsefi çalışmalarda büyük bir dönüşüme yol açmıştır. Felsefede bu anlamda ikinci büyük dönüşümü ise Thomas Samuel Kuhn (1922-1996) ünlü Bilimsel Devrimlerin Yapısı, (1962) adlı kitabıyla gerçekleştirmiştir.

Kuhn'un Bilim Anlayışı

Kuhn'un asıl önemli yönü,egemen olan felsefi geleneği,özellikle de o dönemde esas itibariyle kural koyucu, yani bir bilimsel çalışmanın nasıl bir şey olması gerektiğinin betimlemesini yapmak yönelimi içine girmiş olan bilim felsefesini, bilim tarihiyle karşı karşıya getirmesidir. Özellikle yüzyılın başında akademik bir disiplin haline gelmiş olan bilim tarihi araştırmalarından edindikleri verilere dayanarak, bilimi felsefi yönden ele almaya çalışan filozoflar, pratikte etkinliğini sürdüren bilimin hem geçmişte hem de şimdi, tarihsel kaynaklarda belirtilen nitelikleri, en azından kısmen, taşımadığı sonucuna ulaşmışlardı. Bu belirlemenin olumlu veya olumsuz yönde çözümlenebilmesi için, bilim felsefesinin bilim tarihinin verilerine tarihin hiçbir döneminde duyulmadığı ölçüde gereksinimi olduğu ortaya çıkmıştır. Kısa süre içerisinde bu gelişmeyi görmüş olan Kuhn, Bilimsel Devrimlerin Yapısı adlı kitabında bilim tarihi ve bilim felsefesi arasındaki yüzleşmeyi gerçekleştirme yoluna gitmiştir. Bu bakımdan en önemli tek yapıttır ve artık bilim üzerine yapılan çalışmalar açısından bir klasik olma özelliğine ulaşmıştır.

Çünkü sadece felsefe alanında değil, aynı zamanda diğer sosyal bilimler alanında da etkili olmuştur. Bilimsel Devrimlerin Yapısına.yer alan "bilimsel devrim","paradigma","paradigma değişimi", "ölçülemezlik -incommensurability" gibi temel kavramlar uzun yıllar felsefi tartışmaların odak noktasını oluşturmuş ve özellikle "paradigma" kavramı herkesin ve her kesimin kullandığı bir sözcük haline gelmiştir.

Bilimi sonu ilerlemeyle biten tek entelektüel uğraş olarak gören ve bu bağlamda modern dönemde başlayan yeni bilim anlayışının izleyicileri arasında bulunan Kuhn, bilim ve felsefe çevrelerinde, yayımlandığı 1962 yılından bu yana haklı bir tartışma ortamı yaratan ünlü çalışmasının giriş bölümünde, yalnızca bir zamandizimi ve anlatı deposu olarak görülmediği takdirde, tarihin, şu anda bize egemen olan bilim imgesinde esaslı bir dönüşüme yol açabileceğini belirtmektedir.Bu cümleden ve devamından anlaşıldığı kadarıyla Kuhn, kendisine kadar gelen dönem içerisinde ortaya konulmuş olan bilim imgesinin, geçerli ve doğru olmadığını düşünmekte ve bunun yerine "daha ussal ve daha gerçekçi" bir bilim imgesi getirecek konumda olduğunu ileri sürmektedir.

Bilim imgesinin oluşmasının ve bilim hakkındaki bilgilerimizin kaynağının bu konuda yazılmış popüler ya da ders kitabı niteliğindeki yapıtlar olduğunu belirten Kuhn'a göre, bilimi üreten asıl çabayı yansıtmayan bu yapıtlardan bilimin doğasını öğrenmeye çalışmak, turist broşürlerinden o ulusun kültürü hakkında bilgi edinmeye benzer. Bütünüyle haklı bir belirleme yaptığı anlaşılan Kuhn'a göre, asıl yapılması gereken bilimsel bilginin üretildiği dinamik sürecin anlaşılmaya çalışılmasıdır. Başka bir deyişle,tarihin doğrudan doğruya araştırma faaliyetini kaydetmesinden doğabilecek oldukça farklı bir bilim kavramını ana çizgileriyle belirlemektir.

Böylece bilimi daha çok etkinlik olarak gördüğü anlaşılan Kunh, bilimsel gelişmenin bilim adamlarınca bilimsel çalışmaya şu veya bu öğenin katılması sonucunda ortaya çıktığını, kısacası bilimin birikime dayalı olarak ilerlediğini savunan yerleşik bilim imgesinin iki farklı açmazının bulunması dolayısıyla değiştirilmesi gerektiğini ileri sürmektedir. Aslında sorun tarihin nasıl okunması gerektiği noktasında kaynaklanmaktadır.

Örneğin, Aristoteles'in fizik ya da evren görüşü bugün için geçersizdir. Bu bakımdan onu anlamsız, boş inanç ya da efsane mi, yoksa kendi dönemi içerisinde anlam taşıyan, bu bakımdan da günümüzde geçerli olan görüşlerden ne daha az bilimsel ve ne de daha az kişisel seçim ürünü olduğunu mu söylemek doğru olacaktır? Kuhn bu konuda şunları belirtmektedir:

"Eğer bu zamanı geçmiş inançlara efsane denilecekse, o zaman bugün bilimsel olduğu kabul edilen bilgi türünün dayandığı yöntemlerle ve mantıkla da aynı şekilde efsaneler üretilebileceği gayet açıktır. Yok eğer bunlara bilim denilecekse, o zaman da bilim bugün bizim sahip olduklarımızla hiç de bağdaşmayan inanç topluluklarını kapsamış oluyor. Bu seçenekler karşısında tarihçi ikincisini yeğlemek zorundadır.

Zamanını doldurmuş kuramların, sırf bir kenara atıldıkları için, ilkece bilimsel olmadıkları söylenemez. Gel gelelim bu seçenek de bilimsel gelişmenin doğal birikim süreci olarak açıklanmasını güçleştirmektedir. Tek tek keşif ve icatları bir başlarına almanın zorluklarını ortaya seren de bilime yapılan bu bireysel katkıları birleştirdiği sanılan birikim süreci hakkında derin kuşkulara zemin hazırlamış olmaktadır."

Bu tartışmalar ve kuşkular sonucunda bilim tarihi anlayışında "devrim"in meydana geldiğini düşünen Kuhn'a göre, artık daha eski bir bilim dalının bugünkü ilerlemiş durumuna yaptığı kalıcı katkıları araştırmaktansa, o bilimin kendi zamanındaki tarihsel bütünlüğünü sergilemeyi seçmek gerekmektedir.

Kuhn'un, yeni bilim anlayışı adım verdiği bu çalışma modeli, bilimsel gelişmeyi şu aşamalardan oluşan bir süreç olarak belirlemektedir:

1. Olağan bilim öncesi dönem,
2. Olağan bilim dönemi,
3. Bilimsel devrim.

1. Olağan Bilim Öncesi Dönem

Çoğu bilimin gelişmesindeki ilk aşamaların en temel özelliği olan olağan bilim öncesi dönem, doğa üzerine birbirinden farklı bir çok görüşün sürekli olarak yarıştıkları bir dönemdir. Bu görüş çeşitliliğinin hepsinin aşağı yukarı bağdaştığı ve her birinin kısmen türetilmiş olduğu bilimsel gözlem ve yöntem ilkeleri aynıydı. Ancak henüz bilimsel çalışmayı bütünüyle taşıyacak bir kuram söz konusu değildi. Başka bir deyişle doğaya ilişkin pek çok olgu bilgisinin elde edildiği ve bu anlamda bir "birikimin" gerçekleştirildiği ve bu nedenden dolayı da bilimde bir çokluk dönemidir.

Doğaya farklı bakan bu çeşitli okulları birbirinden ayıran fark da, ayrı dünyalarda farklı şekillerde bilim yapmalarıydı. Bu nedenle hepsinin aynı ölçüde bilimsel olduğu kabul edilmekteydi. Bu aşama her bilim dalı için söz konusu olmuştur. Ancak zaman içerisinde yanşan bu okullardan birisi, diğerlerine üstünlük sağlayarak başat konuma geçmiştir. Bu başat konuma geçen kuramın en az bir problemi başarıyla çözmesi sonucunda, o kuram bütün bilimsel etkinliği sınırlayan ve belirleyen bir kuram ya da Kuhn'un deyimiyle "paradigma" haline gelmiştir. Bu aşamadan sonra başlayan bilim yapma süreci ise olağan bilim dönemi adım almaktadır.

2. Olağan Bilim Dönemi

Olağan bilim, bilim adamlarının kaçınılmaz olarak hemen hemen bütün zamanını içinde harcadığı etkinlik, bilim topluluğunun dünyanın gerçekte nasıl olduğunu bildiği varsayımı üzerine kurulu bir tanımdır.

Kuhn, "olağan bilim" deyimini geçmişte kazanılmış bir ya da daha fazla bilimsel başarı üzerine sağlam oiarak oturtulmuş araştırma anlamında kullanmaktadır. Söz konusu başarı ise, belli bir bilim çevresinin, uygulamanın sürekliliğini sağlamak üzere, bir süre için temel kabul ettiği bilimsel ilerlemelerdir.

Olağan bilimin iki temel özelliği vardır:

1. Rakip bilimsel etkinlik tarzlarına bağlanmış olanları çevrelerinde koparıp, kendine çekebilecek kadar yeni ve benzersizdir.

2. Pek çok çeşitli sorunun çözümünü yeni oluşacak bir topluluğun ilerideki çabalarına bırakacak kadar açık uçlu olmasıdır.

Bu iki özelliği taşıyan başarılara paradigma adım veren Kuhn'a göre, bilimsel uygulamada aynı kurallara ve ölçütlere bağlı olmak anlamına gelen bu etkinlik olağan bilim yapma sürecidir ve aslında bir paradigmanın kurulması ve bu sayede daha kapalı ve uzmanlaşmış araştırma yapılabilmesi, herhangi bir bilimsel dalın gelişmesinde olgunlaşmanın da göstergesidir.

a. Paradigmanın Oluşumu

Kuhn'un kullanımıyla, paradigmanın belli bir bilim dalında uygulama yapan çevrenin yapısını önemli ölçüde etkileyeceği açıktır. Kuhn bu etkinin boyutlarını şöyle vurgulamaktadır.

i. Bir doğa biliminin gelişiminde, ortaya konulan parlak bir sentez sonucunda, diğer okullar yavaş yavaş ortadan kalkarlar.

ii. Yeni paradigma bilim alanının yepyeni ve daha katı bir tanımını getirir.

iii. Yeni paradigmayla birlikte, yeni tarz bilim yapmaya yönelik uzmanlaşmış yayımcılık, dernekleşme ve bilim eğitimi alanlarında da değişimler ortaya çıkar.

iv. Bilimle uğraşan birey, bir paradigmayı varsaydıktan sonra, artık en önemli çalışmalarını yaparken alanı baştan aşağı yeniden kurmaya, başlangıç ilkelerinden yola çıkarak ortaya attığı her kavramın kullanılışını haklı göstermeye kalkışmak zorunda kalmaz.

v. Paradigma dışarıya kapalı ve sınırlı bir dizi sorun üzerinde dikkatlerin toplanmasını ve bilim adamlarının doğanın herhangi bir parçasını başka türlü akla gelemeyecek kadar derinlemesine ve ayrıntılı incelemesine olanak tanır.

Paradigmayı kabul görmüş bir model ya da örnek olarak betimleyen Kuhn'a göre,bu model ya da örnek koşullar değiştikçe ya da zorladıkça daha özgül ve daha ayrışmış hale getirilecek bir nitelik taşımaktadır. Ona göre paradigmalar bilim topluluğunun son derece önemli olduğuna karar verdiği bazı can alıcı sorunları çözümlemekte rakiplerinden daha başarılı oldukları için sonraki üstün konumlarına ulaşabilmişlerdir.

Paradigma aynı zamanda başlangıçta sadece seçilmiş ve henüz tamamlanmamış örneklerden elde edilmesi umulan asıl başarının bir habercisi niteliğindedir ve olağan bilim de bu umudun gerçeğe dönüştürülmesidir. Bunun başanlabilmesi için de paradigma açısından özellikle öğretici bulunan olgular hakkındaki bilginin genişletilmesi, bu olgular ile paradigmanın tahminleri arasındaki uyum derecesinin artırılması ve bizzat paradigmanın daha ileri düzeyde ayrıştırılması gerekmektedir.

Bu etkinliğe "ayrıştırma" adını veren Kuhn'a göre, bunun "olgusal" ve"kuramsal" olmak üzere iki boyutu vardır. Olgu boyutu üç aşamadan oluşur:

i. Nesnelerin doğası hakkında özellikle öğretici olduktan paradigma tarafından ortaya çıkarılmış olguların incelenmesi,

ii. Paradigmanın tahminleri ile doğrudan doğruya karşılaştırılabilen olguların incelenmesi,

iii. Paradigmayı ayrıştırmaya yönelik daha fazla ampirik çalışma.

Burada esas olan daha önce sadece dikkat çekmekle yetinilmiş bazı sorunların çözümlenmesidir. Olağan bilimin kuramsal boyutu da olgu kısmında bulunanlarla benzer sınıflara ayrılabilir. Olağan kuramsal çalışmanın bir bölümü, ama çok ufak bir bölümü, eldeki kuramın olgular hakkında kendi başına değeri olan bilgi içeriklerini tahmin etmek için kullanılması bunlardan birisidir. Amaç, paradigmanın yeni bir uygulanımını göstermek veya daha önceden yapılmış bir uygulamanın kesinlik derecesini artırmaktır. Ancak Kuhn,her şeye karşın bilim adamlarının olgu düzeyinde olsun, kavram düzeyinde olsun pek paradigmanın aynştırılmasını gerektirecek projelere sıcak bakmadıklarını ileri sürmektedir. Çünkü beklenen sonuca uzak düşmek bilim adamı için başarısızlık sayılmaktadır. Bu nedenle olağan bilimde bilim adamı yalnızca "bulmaca" çözmektedir.

Bu durumda şöyle bir soru sormakta yarar vardır. Eğer böyleyse, o zaman bilimde zaman zaman karşılaştığımız "yeni"liklerin kaynağı nedir? Kuhn'a göre belli bir dizi kural içinde oynanan oyun esnasında istemeden ortaya çıkan bazı yenilikleri benimsemek ve bunun içinde başka bir dizi kural geliştirmek, hepsi bu. Bunun için o olgu yeniliklerine keşif, kuramsal yeniliklere de icat adım vermiştir.

Kuhn'a göre keşif bir aykırılığın, yani doğanın olağan bilimi yöneten paradigma kaynaklı beklentilere herhangi bir şekilde aykın düştüğünün, farkına varılmasıdır. Bu olgu yeniliğiyle o olgunun bildik bir nesne haline gelmesini sağlayacak olan kuramsal yenilik, yani keşif ve icat iç içe süreçlerdir.

Kuhn,yeni olguların kaynaklandığı keşiflerin ortak özellikler içerdiğini belirtmektedir. Her keşif süreci;

i. Aykırılığın algılanması,

ii. Aykırılığın hem kavram hem de gözlem düzeyinde belirginleşmesi,

iii. Paradigma kategorileri ve uygulamalarında çoğu kez direnişle karşılaşan değişikliklerin meydana gelmesi.

Bütün bu belirlemelerinden Kuhn'un yeniliklerin bulunmasında da en etkili araç olarak yine paradigmayı gördüğünü ve bu bağlamda, bir paradigmayı benimsedikten sonra, bilim adamlarının gittikçe daha soyut belirlemelerde bulunduklarını, profesyonelleştiklerini, buna bağlı olarak görüş açılarının daraldığım ve katılaştığım; gittikçe ayrıntıya inildiğini; ve bunun sonucunda da bilim adamlarının bazı beklentiler içerisine girdiğini ve beklentinin olguyla doğrulanamadığı durumların olabildiğini belirtmektedir.Bu belirlemenin vermek istediği mesaj, olağan bilimde daima paradigmaların bir öncelliğinin bulunduğu düşüncesidir.

Olağan bilimin yeni olgu çağırmak gibi bir amacı olmadığına göre, yeni kuram nasıl ortaya çıkmaktadır? Kuhn'a göre, aykırılığın farkına varmak, yeni tür olguların ortaya çıkmasında etkili olduğu gibi, bu aykırılığın sezilmesi uzun süre devam ederse, o zaman bir bunalım ortaya çıkar ve yeni kuram arayışları baş gösterir. Şu halde Kuhn için "bunalım" paradigma değişiminin ön koşulu olarak görülmektedir. Bunalımı yaratan "aykırı örnek",aynı zamanda,paradigmanın da iflasına yol açmaktadır.

b. Paradigmanın İflası

Kuhn'a göre, aykırılığın farkına varılması ile birlikte,aykırılık alışılmış bir olgu haline gelene kadar, kavramsal kategorilerin ayarlandığı bir dönem başlar. Bu noktaya gelindiğinde de buluş tamamlanmış olur. Bu durum yeni kuramların ortaya atıldığı bir dönemin başlangıcı sayılır. Çünkü yeni kuramın ortaya çıkışı paradigmada büyük çapta bir yıkım yaptığı ve olağan bilimin temel sorunları ile tekniklerinde büyük değişiklikler gerektiği için, genellikle meslekte ciddi belirsizliklerin yaşandığı dönemler sonucunda mümkün olur. Başka bir deyişle olağan problem çözümleme faaliyetinde belirgin bir başarısızlıktan sonra, yeni bir kuram ortaya çıkar.Öyleyse yeni kuram başarısızlığa bir tepkidir.

Böylece, Kuhn'un bunalımı yeni kuramların ortaya çıkması için gerekli önkoşul olarak gördüğü anlaşılmaktadır. Çünkü ona göre, "bir paradigmanın sağladığı kavramsal araçlar gene aynı paradigmanın belirlediği sorunları çözümlemekte yeterli oldukları sürece, bu araçların güvenli kullanılması sayesinde bilim en hızlı ilerlemesini kaydeder ve sorunların en derinlerine kadar işleyebilir. Nedeni gayet açık: tıpkı üretimde olduğu gibi, bilimde de üretim araçlarının yenilenmesi büyük bir lüks sayılır ve ancak bunu mutlaka gerektiren koşullarda yapılır. Bunalımların da zaten en büyük önemi,araçlarda bu tür yenilenmeyi gerektirecek koşulların en şaşmaz habercisi olmalarıdır.Bu durumda şu soru anlamalı bir hale gelmektedir: Bilim adamları bunalımın varlığına nasıl tepki göstermektedirler?

Bilim adamı yaşanan bu süreç sonunda inancını kaybetmeye ve yeni almaşıkları incelemeye başlasa da kendisini bunalıma getiren paradigmayı hiçbir zaman terk etmez. Yani bilim felsefesinde karşı örnek olarak kabul edilen aykırılık, bilim adamı için bu anlamı taşımaz. Bilimsel bir kuram bir kez paradigma konumuna geldikten sonra, ancak hazırda yerini alabilecek bir başka almaşık adayı varsa geçersiz kılınabilir. Başka bir deyişle bilim adamlarım daha önce kabul edilmiş olan bir kuramı reddetmeye götüren uslamlama işlemi, bu kuramın gerçek dünya ile karşılaştırılmasından daha başka etmenleri de içermektedir. Herhangi bir paradigmayı reddetme kararı aynı zamanda daima bir başkasını da kabul etme karandır. Bu karara yol açan uslamlama her iki paradigmanın da, hem doğa ile hem de birbirleriyle karşılaştırılmalarını gerektirir. Bu bir güçlüktür.

Diğer bir güçlükte en ufak zorlukta paradigma reddetip hem de bilim adamı olmaya devam etmenin olanaksız olmasıdır. Çünkü doğaya bakış açımızı belirleyen bir ilk paradigma bulunduktan sonra, artık paradigmasız araştırma yapmak diye bir şey söz konusu değildir. Bu yüzden de bir paradigmanın reddi, bir diğerinin yerini almasıyla eş zamanlı değilse, reddedilen paradigma değii, bilim olur.

Aslında olağan bilim, kuram ile olgu arasında daha yakın bir uyum sağlamak için sürekli olarak uğraşmak zorundadır. Bu çabayı rahatlıkla bir sınama olarak görmemiz yahut bir kanıtlama ya da yanlışlama arayışı sanmamız olasıdır. Halbuki asıl amaç bulmaca çözümüdür ve söz konusu bulmaca varlığını bile zaten paradigmanın geçerli olduğu varsayımına borçludur. Çözüm bulmayı başaramamak sadece bilim adamına gölge düşürür, kuramı bağlamaz. Böyle bir bilim adamı da sonunda meslektaşları tarafından kendi beceriksizliğinin suçunu aletlerinde arayan bir marangoza benzetilebilir.

Bu son belirlemesiyle Kuhn'un,çözümsüz örneğe rağmen bilim adamının mevcut kuramının geçerliliğinde ısrar ettiğini ve aşırı tutucu bir tavır sergileyerek adeta yeni bir kuramın söz konusu edilmesini bile düşünmediğini varsaydığı anlaşılmaktadır. Olağan bilimin temel bir özelliği olarak gördüğü ve haklı da bulduğu bu tavrın gerekçesini ise şöyle ortaya koymaktadır. Aykırılığın bunalıma yol açması için salt aykırılık olması yetmez. Çünkü paradigma ile doğa arasındaki uyumda daima bazı zorluklar söz konusudur.

Dolayısıyla "aykırılık" olağan bilimin sıradan bulmacalarından daha "ciddi bir hal" alamaya başladığı zaman bunalıma ve olağanüstü bilime geçiş başlamış demektir. Bu durumda aykırılığın kendisi meslek çevresinde ön plana çıkmış olur.

Kuhn'a göre böyle bir durumda da bunalıma gösterilen tepki öncelikle paradigma kurallarıyla yakın ilişki içerisinde olur. Fakat problem devam ederse, paradigmada irili ufaklı değişikler yapılır. Bunların çoğalmasıyla da olağan bilimin temel kuralları giderek belirsizlesin Ortada hala bir paradigma vardır, ancak onun gerçek niteliğinin ne olduğu konusunda artık açık bir fikir birliğine varmak olanaksızdır. Bu sürecin birinci adımı paradigmanın belirsizleşmesi ve bunun ardından olağan bilim kurallarının gevşemesi ile başlar.İkinci adımı üç şekilde sonuçlanabilir: ya sonunun geldiği düşünülen paradigma bunalım yaratan sorunu çözmek için gerekli esnekliği göstermeyi başarabilir, ya bunalım yaratan sorun son derece köktenci yeni yaklaşımlara bile direnmeye devam eder, ya da bunalım yeni bir paradigma adayının ortaya çıkması ve bunun kabulüne ilişkin son bir mücadele ile sona erer. Kuhn buna olağan bilimsel etkinliğin çöküşü anlamına gelen devrim demektedir.

Artık şu problemin tartışılması gerekmektedir: Bilimsel devrim nedir ve bilimsel gelişmede nasıl bir işlevi vardır?

c. Bilimsel Devrim

Bazen olağan bir sorun, yani bilinen kurallar ve işlemler sayesinde çözümlenebilmesi gereken bir sorun, topluluğun o konudaki en yetenekli uzmanlarının dahi tekrarlı yüklenmelerine karşın direnç gösterebilir. Başka durumlarda olağan araştırma amacıyla tasarlanmış ve gerçekleştirilmiş bir araç beklenen tarzda iş görmeyerek, ısrarlı çabalara karşın mesleki beklentilere ayak uydurması sağlanamayan bir garipliğin ortaya çıkmasına neden olabilir. Olağan bilim bunun gibi zaman zaman rayından çıkar. Bunun sonucunda var olan bilimsel uygulama gelenekleri, kendisini yıkacak derecede aykırı belirtilerden kaçamaz duruma gelir. Bu aşama olağanüstü arayışların başladığı aşamadır. Mesleki ilkelerdeki bu kaymanın meydana geldiği olağanüstü durumlar, bilimsel devrimlerdir ve bu devrimler geleneğe bağlı olan bilim etkinliğinin gelenek yıkan tamamlayıcılardır.

Bir bilim dalının paradigmalarında ortaya çıkan dönüşümler birer bilimsel devrimdir ve devrim yoluyla sürekli olarak bir paradigmadan diğerine geçiş olgun bilimin alışılmış gelişim çizgisidir. Kuhn bilimsel devrimleri birikimci olmayan ancak gelişimci bir sürecin parçası olarak kabul etmekte ve en önemli özelliğinin de eski bir paradigmanın yerini,onunla bağdaşmayan yenisinin kısmen ya da tamamen almasıdır. Durum böyle kabul edildiğinde de şöyle bir sorunun yanıtlanması gerekmektedir: Paradigma değiştirmek neden devrim sayılmaktadır? Bu noktada bilimsel gelişme ile siyasi gelişme arasında benzerlik kuran Kuhn, siyasi devrimleri başlatan etkenin, varolan kurumların,bir ölçüde zaten kendi eserleri olan ortamın sorunları karşısında giderek yetersiz kaldıklarının artan ölçüde duyumsanmasıdır. Tıpkı bunun gibi, bilimsel devrimlerde eldeki paradigmanın araştırmayı zaten kendisinin odaklamış olduğu bir doğa parçasını incelemek için gerekli işlevi artık yapamadığının artan ölçüde duyumsanmasından kaynaklanmaktadır. Her iki durumda da devrimin önkoşulu düzenin bunalıma varan ölçüde işlerliğini yitirdiğini haber veren belirtilerin algılanmasıdır, Sonuçta daha çok sayıda insan varolan modelin işe yaramadığına inanmaya başlayacak ve bilimsel araştırmanın yeni bir model çerçevesinde tekrar kurulması için ortaya atılmış somut bir öneriye bağlanacaktır. Bu bağlanma bilim topluğunu oluşturan bireylerin büyük çoğunluğunu kapsayacak düzeye ulaştığında, artık eski paradigma atılmış ve yenisi devreye girmiş demektir. Bu ikisi birbirlerinin devamı olamadıklarından ve bütünüyle farklı ilkeler üzerine inşa edildiklerinden bu geçiş bir evrim değil, açıkça bir devrimdir.

Kuhn'un ortaya koymuş olduğu bu bilimsel gelişme çizgisinin asıl problemli noktası, paradigma değişiminin istençli bir eylem mi, yoksa artan olgusal baskı sonucunda ortaya çıkan istenç dışı bir süreç mi olduğudur. Kuhn bu sürecin istenç dışı olduğunu ve bilimde gerektiği ölçüde özgürlüğün bulunmadığını ileri sürmektedir. Bu problemi tam olarak anlayabilmek için şu soruya nasıl yanıt verdiğine bakmak gerekir: Paradigmanın reddini gerektiren ve bilimin özünde yatan nedenler nelerdir?

Kuhn'a göre, yeni bir fenomen ilke olarak, geçmiş bilimsel uygulamaya yıkıcı yönden yansımadan da ortaya çıkabilir; ya da yeni bir kuram önceliyle çelişmek durumunda olmayabilir. Yalnızca daha önce bilinmeyen bir fenomeni ele alıyor olabilir. Bu durumda "yeni bilgi", "başka" ve "karşıt bilgi" değil, bilgisizliğin yerini alan bir bilgi olurdu. Eğer durum yalnızca böyle bir yapı göstermiş olsaydı, o zaman bilimsel ilerleme gerçekten birikime dayalı bir süreç olarak görülebilirdi. Oysa ki, Kuhn'a göre, paradigmaya direnç gösteren olgu durumunda bütünüyle farklı bir durum söz konusudur ve birikim yoluyla ilerleme tamamen tesadüfi olma anlamına gelmektedir.

Birikimsellik bilimsel gelişmenin kuralı değil, istisnadır. Çünkü eğer uyum söz konusu olsaydı paradigmayı değiştirmek gerekmeyecekti. Kuhn bununla birlikte olağan bilim aşamasının gerçekten birikimsel olduğunu kabul etmektedir. Ancak bilimsel etkinliğin bu aşamasında da yenilik söz konusu değildir. Elde edilen başarı da bilim adamının önceden varolan kavramsal ve yöntemsel tekniklerle çözümlenebilecek türden sorunlar seçebilme yeteneğine bağlıdır.


Kuhn'a göre, yeni bir kuramın ortaya çıkabilmesi ancak üç tür fenomene dayanılarak söz konusu olabilir:

1. Varolan paradigmanın yeterince açıkladığı fenomenler,

2. Varolan paradigma tarafından ortaya konulan, ancak ayrıntıları paradigmanın ayrıştırılmasıyla anlaşılabilecek fenomenler,

3. Varolan paradigmaya uymamakta direnen fenomenler,

Birinci grup fenomenler nadiren yeni kuramlara yol açarlar ve açtıkları kuramlar da pek kabul görmez. İkinci grup fenomenler ise yeni paradigma icat etmek değil, varolanı  ayrıştırmak amacındadırlar. Yeni kuramlara yol açan tek fenomen türü ise üçüncü gruptur.

abone ol

Abone olun güncellemeler posta kutunuza gelsin:

Google takip

  • Gizlilik Politikası ve Şartlar
  •   © Felsefeye giriş bu bir felsefe blogudur by düşündüren sözler 2007

    Back to TOP