MACHİAVELLİ: “ŞEYTAN” MI, “İNSAN” MI?

Faruk DENİZ


MACHİAVELLİ ÖNCESİ

Modernleşmenin Düşünsel Zemini Olarak: Rönesans

Dünya, Rönesans benzeri entellektüel bir canlılığa daha önce sadece Eski Yunan’da tanıklık etmişti. Ortaçağ, batı düşüncesi için, kapalılığın ve gizemliliğin hakim olduğu devirdir. Ortaçağ, “Tanrının ferman dinlettiği devir”di: “İnsanı kilise götürüyordu kurtuluşa. Rönesans tekniğin devri, insan ve insan faaliyetlerinin emrinde bir devir. Kilisenin vesayetinden yavaş yavaş kurtulan insan yolunu kah feyyaz, kah kısır bir yalnızlık içinde bir başına arayacaktı.”

Rönesansın en önemli sorunu insandır. İnsanın yeniden keşfi söz konusudur. Yeni bir insan tanımı karşımıza çıkıyor. Bu da ‘yeni bir hayat duygusunu ve yeni bir dünya görüşünü ortaya çıkarmaktaydı.’ Bu ‘yeni hayat’ günlük hayatı etkileyip değiştirmekle birlikte, bizim açımızdan önemli olan, felsefi düzeyde meydana getirmiş olduğu radikal değişimdir. Rönesans ile birlikte, Batı düşüncesinde insan merkezli bir epistemoloji şekillenmeye başlamış, bu epistemoloji batı düşüncesinin yeni ontolojik yapısını belirlemiştir. Hegel’in, ‘yalnızca mutlak idea varlıktır, sonsuz yaşamdır, kendini bilen hakikattir ve bütün hakikattir’ şeklindeki ontoloji tanımlaması, ontolojinin batı düşüncesindeki merkeziliğini ve önemini göstermektedir. Ontolojiyi belirleyen epistemoloji yeni değildir. Batı düşüncesindeki epistemoloji, Eski Yunan ve Roma düşünürlerinin yeni bir okumaya tabi tutulmaları ile şekillenmiştir. Batı düşüncesinin kavşağında yer alan Descartes’ın, eski yüzyıllardaki yazarların kitaplarını okumayı onlarla seyahat etmekle eşdeğer tutması, Eski Yunan ve Roma’nın yeni Avrupa’ya olan etkisi açısından önemlidir. Artık, bundan sonra, insanın varoluş sorunu Tanrı fikrinin dışında aranacaktı.

On beşinci yüzyıldan itibaren Rönesans, Avrupa’da meydana gelen düşünsel ve toplumsal değişmelerdeki genel sürecin tanımlanması olarak ele alınan ‘modernleşme’nin düşünsel alt yapısını oluşturmuştur. Fikri ve sosyal değişmeyle birlikte Batı toplumu, geleneksellikten kopup bireyi merkeze aldığı bir ‘Seküler İnsan Krallığı’ inşa etmiştir. Bunun içinde tabiatıyla bir ‘Seküler İnsan’ profili gerekmekteydi. İşte, Rönesans içinde yer alan hümanizm, ‘geniş anlamıyla modern insanın yeni anlayışını ve duygusunu dile getiren akımdır.’ Geleneksel ekolün önde gelen isimlerinden olan Guénon, hümanizmin “aslında her şeyi aşan katıksız insani ölçülere indirgeme, insanı aşan bütün ilkeleri saf dışı bırakma” amacında olduğunu belirtir ve bu yönüyle de hümanizmi çağdaş laikliğin ilk şekli olarak niteler. Özellikle bilim ve sanatta kendini gösteren Rönesans, geleneksellikten kopuşun başlangıcı değil, sonucudur.

İkinci olarak üzerinde durulması gereken nokta, hümanizmin yeni bir dünya ve insan felsefesi peşinde olduğu konusudur. Hümanizm, başlangıçta ‘bilgelik sevgisi’ne ulaşma amacındayken, sonradan kendisi akıl üstü ve beşeri olma iddiasıyla geleneksel bilgeliğin yerine oturmuştur. Yine bu dönemde, Batı düşüncesi yeni arayışlara girecektir. Bu arayışlardan biri de; Hıristiyanlık öğretisinin, Stoik ve Epiküryen ahlakçılığı ile ortak bir doktrinde birleşmesidir. Ebenstein’in dediği gibi, “Stoacılık, insanın ahlaken kendisine yönelişinin ve sorumluluğu”nun ifadesi oldu. Stoacılık ve Hıristiyanlık öğretisinin birleşimi ile yeni bir birey tanımı yapıldı. Ve bu tanım; “statü ve örf üzerine bina edilmiş Orta Çağ sosyal sistemi, ferdiyetçi tutumları besleyen hareket ve değişmenin cesaretini kırdı; bunun yerine kişinin mensup olduğu sınıf ve grup” bilincini ön plana çıkardı.

Rönesansın Odağındaki Ülke: İTALYA

İtalya, Avrupa’da meydana gelen bilim, sanat ve edebiyattaki değişmelerin kavşak noktasıydı. Bunun en büyük nedeni, İtalya’nın eski çağlarla olan temasını kaybetmemiş olması ve o dönemdeki entellektüel canlılığı kent devletleri aracılığıyla o güne taşımış olmasıdır. Adeta geçmişin ihtişamını haykırıyordu. İtalya, diğer bir çok Avrupa devletinden daha farklıydı. En azından burada, o alışık olduğumuz feodal sistemin bunaltıcı havası yoktu. Bireyci cumhuriyetlerden kuruluydu. İtalya, Cicero ve Sezar’ın dilini konuşuyordu. Havasından mı, kültür havzası olmasından mı bilinmez düşünürler İtalya’nın büyüsüne kapılmışlardır. İşte, iki büyük deha, Goethe ve Nietzsche’nin İtalya macerası . İtalya onlar için macera değil, bir manifesto. Goethe, İtalya’da aradığını bulur. Daha fazlasını istemez. Fakat, Nietzsche daha yüce özgürlükler peşindedir. Goethe, İtalya’dan dönerken kendine bir sanat üslubu getirirken, Nietzsche orada kendine bir hayat üslubu keşfeder.

İtalya’nın Rönesansın ana yurdu olması tesadüf değildir; bütün gerekli tarihi ve coğrafi koşulları taşıyordu. Keza, daha önce de Roma İmparatorluğu’nun merkezi olma konumunu üstlenmişti. İtalya’da göz kamaştırıcı bir kültürel hareketlilik ve bu kültürel hareketliliğin arkasında ise, canlanan yeni bir ekonomik yapı vardı.‘Uluslararası ticaret, iş hayatı ve maliye alanlarındaki önderlikleri bir çok İtalyan şehrini müreffeh ve zengin’ kılmıştı. Edebiyat, müzik ve sanatsal etkinliklerde bulunan yeni bir zümre oluşmuştu. Bu zümre, esasında on dokuzuncu yüzyılda en büyük devrimi yapacak olan burjuvazinin habercisiydi. Ticari pazarı, ilk etapta ulaşılabilecek her tarafa yaymaya çalışıyorlardı. Bu, evrensel bir pazar anlayışıydı. Bu yönüyle, kimi yazarlar tarafından küreselleşmenin başlangıcı olarak da nitelenmektedir.

Ne var ki; İtalya’daki bu kültürel ve ticari hareketlilik, İtalya’yı çepeçevre saran savaşlar yüzünden gölgede kalıyordu. Birçok şehir devleti, savunmasını kiralık askerlere yaptırıyordu. Kimin kime, güveneceği belli değildi. Ortalık, kan, barut ve ihanet kokuyordu. Her an güç dengeleri değişebiliyor, bir hanedan kanlı bir şekilde alaşağı edilebiliyordu. Bir arena ve üzerinde devamlı sahnelenen siyasi ihtiraslar... Sahnenin arkasında ise değişmeyen bir aktör vardı: Kilise. Kilise, krallar, aristokratlar ve serfler arasındaki mücadelenin ortaya çıkarmış olduğu otorite boşluğunu doldurmuştu. Ayrıca, bu çarpık düzensizliğe bir hukuki meşruluk kazandırmaktan da geri durmuyordu.

Bütün bu karmaşa içinde, batı düşüncesinde düğümü çözecek bir isim sivrilir. Rönesansın karakteristik özelliğini bünyesinde barındıran, siyasi ihtirasları, cinayetleri ve ihanetleri korkusuzca dillendirecek bir isim: Nicola Machiavelli...

...Ve MACHİAVELLİ

Nicola Machiavelli, 1469’da orta halli bir hukukçunun oğlu olarak dünyaya gelir. 1527’de İtalya’nın ücra bir köşesinde sefil bir şekilde ölür.

Machiavelli, on dört yıl boyunca, İtalya’daki cinayetlere, ihanetlere ve siyasi ihtiraslara tanıklık etti. Gözlem ve düşünceleri ile yeni yönetime yardımcı olmayı planlarken ve onların himayesini beklerken, bir anda kendini zindanda buldu. Ve ardından ‘işkence ve San Kaşyona’daki çile yılları, Musset’in ölümsüzleştirdiği dram...’

Machiavelli, 1513 yılında yeni efendileri Medicilere karşı geldiği gerekçesiyle zindana atılır. Ardından şartlı olarak serbest bırakılır. Küçük bir köyde inzivaya çekilir. Ve burada, asıl adı De Principatibus (prenslikler) olan ama Il Principe (Hükümdar) adıyla ün kazanan eserini kaleme alır. Hükümdar, yeni efendilerine kendini beğendirmenin son manevrasıdır. Ama, istediği olmaz. Zira, Lorenzo Medici, Hükümdar’ı açıp okumaz bile.

Hükümdar, Machiavelli’nin ölümünden dört yıl sonra bastırılır.(1531) Şüphesiz hatırasına sövüleceğinden, lanetleneceğinden habersizdir.

Kötü namı yayılır her tarafa ve artık Machiavelli Avrupa sahnesindeki “alçaklardan” biridir. Old Nick adı buradan gelir. Gerçekten de ihtiyar Nick, Machiavelli’nin tâ kendisidir. Avrupalı yıllarca böyle bilmiştir. “Protestanlarla Katolikler birbirlerini Makyavelizmle suçlarlar. Canterbury başpiskoposuna göre, Hükümdar’ı şeytan yazmıştır.”

Avrupalılar ondan istifade ederken, O’nu aynı zamanda; hırt, hırsız, vicdansız yahut kısaca ‘şeytanın izdüşümü’ olarak algılamıştır. Sadece, Avrupa’da değil, örneğin Avrupa’nın etkisinde kalan Türkiye’de de bazı dönemler, Machiavelli bu şekilde algılanmıştır. Buna, Cemil Meriç’in şu sözleri ne kadar da uygun düşüyor: “Bir Milano kilisesinde İsa’nın çok güzel bir heykeli vardır. Fakat, gelenlerin mumlarıyla heykel o kadar kararmış ki, tanınmaz hale gelmiştir, Machiavelli de öyle.”

Hükümdar, bütün iktidarların başvuru kaynağı. Hükümdarlara ince taktikler veriyor. Halkın psikolojik tahlilini yapıyor. İnsanların ipliğini pazara çıkarıyor. Siyasi erk sahipleri bundan açıkça yararlandıktan sonra, büyük bir pişkinlik örneği göstererek onu aşağılamışlardır. Bakın, Machiavelli kimleri etkilemiş: “Mussoloni İtalyan ansiklopedisindeki faşizm maddesinde, faşizmin ilk peygamberi olarak Machiavelli’yi görür. Hitlerizm, zıvanadan çıkmış bir makyevelezimdir. Jakobenlerin hepsi Machiavelli’ye hayrandırlar, Napoleon keza. Napoleon için iki büyük adam vardı: Machiavelli ve Tacitus. İhtilalden evvel intiharı çok düşünmüştür, talih kendisine güldükten sonra Prens başucu kitabı olur. Katherine de Medici oğlu IX. Charles’a ders kitabı olarak okutur, İsveç kraliçesi Katherine ve Richelieu onun hayranıdırlar. Yalnız hepsi söylemez. Mussoloni, Stalin ve Lenin yüksek sesle ona olan hayranlıklarını haykırırlar.” 14. Lui’nin de başucu kitabıdır, Hükümdar. Hükümdar’ın taçlı okuyucularından biri daha var. Bizden, yani tanıdık bir isim: IV. Murat. Kim bilir, belki de o haşinliğinin altında Hükümdar yatıyordu. Osmanlı’nın asi çocuğu, Mehmet Ali Paşa, hilelerde kimin daha üstün olduğunu öğrenmek amacıyla, Machiavelli’nin Hükümdar’ı ile hesaplaşma yoluna gidecekti. Mehmet Ali Paşa, parça parça tercüme etmekle görevlendirdiği Artin’e ilk üç parçayı okuduktan sonra şunları söylüyor: “Machiavelli’den çevirdiğin bütün parçaları okudum. İlk on sayfada yeni olan bir şey görmedim, fakat gelişeceğini ümit ediyordum. Bir sonraki on sayfa daha iyi değildi. Sonuncusu ise bütünüyle alelade. Machiavelli’den öğrenecek fazla bir şeyim olmadığını görüyorum; [siyasi] hileye dair onun bildiklerinden daha fazla malumat sahibiyim. Onu tercüme etmene artık gerek yok.”

İsmi alçaklıkla özdeşleştirilen Machiavelli’nin mezarı tam iki yüz yıla yakın meçhul kaldı. “1870’de Santa-Croce’ye, büyük İtalyanlara ait bir kiliseye taşınmıştır, mezarı.”[18] Mezar taşının üstündeki yazı insana bir özrü, bir iade-i itibarı anımsatıyor: “Hiçbir övgü onun ismi kadar yüce değildir.”

Çağdaş bir Fransız yorumcusu Jean Gionu, ‘Kime ne yapmış bu zavallı Machiavelli?’ diye soruyor. ‘Barutu mu icat etmiş, polisi mi? Hayır... Uyandırdığı kinin tek sebebi politikacının sırlarını ifşa edişi, politikacının yani hepimizin.’

Şimdi, Machiavelli’nin o çok tartışılan paradigması üzerinde durmak istiyoruz. Machiavelli’nin paradigmasını, İnsan; Devlet ve Hukuk; Hükümdar; Din ve Ahlâk gibi dört ayrı saç ayağı üzerine oturtabiliriz.

Machiavelli’nin Temel Paradigması

A-) İnsan:

Machiavelli bireyin mutluluğu için uğraşmaz. Bu, umurunda bile değildir. Bütün amacı devletin bekası ve mutluluğudur. İnsanlar da bunun için vardır. Machiavelli’ye göre, ‘insan bir doğa gücüdür, canlı bir enerji kaynağıdır.’[22] Bu yüzden Hıristiyanlığın çizmiş olduğu mütevazı, alçakgönüllü insan tipine karşıdır. Onun özlemini çektiği insan tipi ilkçağ insanı gibi, atılgan ve üretken olanlardır. Fakat, bireysel yetenekler tek başına başarı getirmez. Önemli olan onu kolektif olarak dile getirebilmektir.[23] Çünkü, devlet ancak bu şekilde kazançlı çıkar. Yine, Hıristiyanlığın iddia ettiği gibi insan aslında doğuştan kötü değildir. Ancak sonraları, bir takım sapmalar nedeniyle kötü yola girmiş olabilir. Ve bunu da, toplumsal çürümenin hem nedeni hem de habercisi olarak ele alır.

Machiavelli’ye göre iki tür insan vardır: Tarihi yaşayanlar ile tarihi yapanlar. Malzeme olanlar ile mimar olanlar. Onun gönlü ikincisinden yanadır, şüphesiz.

Ona göre, insan hafif zararlardan mutlaka intikam almaya kalkar. Onun için insan ya söndürülmeli ya da okşanmalıdır. Öyle bir kötülük yapmalı ki, yüreğinde korkudan intikam almaya yer kalmasın. İnsanları güzel şeylerle bir şeye inandırmak kolaydır. Ama önemli olan bunu onlarda bir inanç haline getirmektir. Bunun da yolu şiddetten geçer. Eğer, şiddet tek başına yeterli olamıyorsa, o zaman kusursuz olarak tamamlanacak bir cinayeti tasarlayabilirsiniz.

Özgürlüğün bekçiliği asla halka emanet edilemez. Bunu emanet etmeye kalkarsanız, bunun sonu kargaşa olur. Zira, zora düşenin halka dayanması bataklığa dayanması gibi bir şeydir. Çünkü, sokaktaki her insan bir katil adayıdır. Bu fikir daha sonraları Hobbes’da doruğa ulaşacaktır. Toplumda herkesin herkese savaş açma olasılığı bulunduğu, insanın insana düşman olduğu fikri, ‘insan insanın kurdudur’ deyişinde çarpıcı ifadesine kavuşur.

Machiavelli’ye göre, tarih göstermiştir ki, insan düzenbaz ve kötüdür.İnsanların ihtiyaçları doymak bilmediğinden, daima ruhlarında da bir memnuniyetsizlik mevcut olur. Bu nedenle, şimdiki zaman kınanmakta, geçmiş övülmekte, gelecek ise arzu edilmektedir. İnsanlar, ihtirasları ve sabırsızlıkları yüzünden, hem kendilerini kandırmakta hem de zamana ters düşen işler yapmaktadırlar. O, bu yönüyle negatif bir insan tipi çizer. Bu insan tipini, kendine has karamsarlığı üzerine bina etmiştir. Onun düşüncesinde karamsarlık önemli bir yer tutar. Her zaman için insanı tek başına mükemmelliğe ulaşmada yetersiz görür. Ve insan doğasının değişmezliğine inanır.

B-) Devlet ve Hukuk:

Yukarıda, yeni bir insan tanımının yapıldığına dikkat çekmiştik. Değişen insan görüşü, beraberinde yeni bir devlet görüşünü getirir.

Klasik bir ortaçağ devleti olarak gördüğümüz, Kutsal Roma Germen İmparatorluğu evrensel nitelikte bir devletti. Diğer devletler ve uluslar kendilerini, Kutsal Roma’nın bir organı saymışlardır. Kutsal Roma’nın devlet ideası, kendini Aziz Thomas ve Augustinus’de (Tanrı Devleti) bulur. Buna göre, Kutsal Roma, Tanrı’nın kurumlarından biridir. Burada, Kilisenin devletten üstün olduğunun kanıtı olan, ‘Tanrı Sezar’dan üstündür’ dogmatik argümanı söz konusuydu.

Ortaçağın bir başka devleti, doğudaki Roma, Bizans İmparatorluğu idi. O da en az Kutsal Roma kadar evrensel olma iddiasındaydı. Yönünü çevirmiş olduğu doğuya doğru, yayılmasını sürdürüyordu. Buradaki devlet fikri, Kutsal Roma’nın tam tersiydi. Kilise devlet için vardı. ‘Sezar’ın Tanrı’dan üstün’ olduğunu vazeden Sezaropapizm geçerliydi.

Rönesans’ın yeni insan tipi yeni arayışlara girecekti. Yukarıda bahsedilen iki temel argümanın dışında, üçüncü bir alternatif argüman ortaya çıkacaktı. Ortaçağın dini kültürü yerine, bu dünyaya ait bir kültür geliştirecek bir devlet içindi bütün bu arayışlar. Arayışın amacı, ortaçağın dini kültürü yerine bu dünyaya ait bir kültür geliştirmekti. Bu aynı zamanda, dini (Hıristiyan) asketizmden, dünyevi asketizme geçiş anlamına geliyordu. Weber’in o özgün tanımlamasıyla, Tanrı ile barışmanın ve O’nun şanını yüceltmenin biricik yolu çok çalışmaktan geçiyordu. Artık insanlar, cenneti uzaklarda değil de, hemen yanı başlarındaki dünyada aramaya koyulacaktı. Artık insan için önemli olan bu dünyayı cennete çevirebilmekti. Protestanlıkla kutsal bir forma bürünecek olan bu görüş, seküler bir cennet vaadiyle, sonraları modern dünyaya özgü bir ütopya halini alacaktı.

Antikçağın devlet görüşünü, Rönesans’ın eğilimleri ile birleştiren ilk düşünür, Machiavelli’dir. Esasında, Machiavelli yukarıda kısaca değinilen, üçüncü bir alternatif için arayışa giren ilk düşünürlerden biridir. Tanrı Krallığı dışında, tamamen insan krallığına dayalı bir devlet arayışına girer. Modern ulus devlet fikrinin doğuşu Machiavelli ile başlar. İtalya’nın parçalanmış hali, kent devletlerinin savunmalarını paralı askerlere yaptırmaları, hele hele Pisa-Floransa savaşı sırasında paralı askerlerin ihaneti O’nu müthiş etkiler. Yine, bu savaş sırasında diplomat olarak Fransa’ya gittiğinde, İtalya’nın bir öz ordusu olmadığından, ciddiye alınmadığını ve aşağılandığını görür. O bundan hareketle ulusal bir ordu ve ulusal bir devlet fikri geliştirir.


Machiavelli için, hükümet ya da devlet zayıf ve korkak olan insanın korunması için gerekli olan bir örgütlenme şeklidir. Machiavelli, bundan hareketle, negatif insan eksenli bir organik devlet görüşünü geliştirir. ‘Organik devlet kuramına göre, devlet yaşayan bir organizmadır. Devlet, toplumu temsil etmekle birlikte, ondan bağımsız olan bir güçtür. Tıpkı insanlar gibi devletin de kendine özgü bir iradesi ve ihtiyaçları vardır. Burada devlet, bireyin ve toplumun üstündedir. Hatta bireyler devlet için vardır. Devlet, misyonu ve sorumluluğu olan bilinçli bir varlıktır.’[34] Kant ise, ‘insan esas birim ve amaç olduğuna göre, devlet ve diğer ikincil birimler insan içindir’ gerekçesiyle bu konuda Machiavelli’yi eleştirir.

Machiavelli, devletin amacı olayını politikayı aşan terimlerle (ahlâki, dini, kültürel) açıklamayı reddeder. İktidarın kendi başına amaç olduğu varsayımına sahiptir. Araştırmalarını, iktidarı elde edecek, elde tutacak ve yaygınlaştıracak araçların en müsait olanlarının neler olabileceğine ayırmıştır.

Machiavelli’nin özlemini çektiği şey, kuvvete dayalı ulusal bir devlettir. HannahArendt’e göre, Machiavelli için temel sorun, birleşik bir İtalya’nın nasıl kurulacağıydı. Ve Machiavelli, şiddeti haklı çıkartırken, ona şu temel argümanda içkin olarak var olan akla uygunluğu yol göstermekteydi: Ağaçları katletmeden, masayı yapamazsınız, yumurtayı kırmadan omlet yapamazsınız, insanları öldürmeden de devlet kuramazsınız. Arendt, bu yönüyle Machiavelli’yi tüm modern devrimcilerin atası olarak görür.

Yeri gelmişken Machiavelli’nin hukuk anlayışını irdelemekte yarar var. O’na göre, hukuk, kiliseye bağlı olmaktan kurtarılmalıdır. Hukuk, doğrudan devletin özünden türetilmiş, devlete bağlı ve hükümdarın güçlü bir devlet için kullanacağı bir araçtır. Hukukun tarafsızlığı söz konusu değil, hukuk devlet için vardır. Hukuk devleti anlayışında devletin sınırlarını, hukuk ve ahlâk kuralları çizer. Oysa bu Machiavelli’de iflasa uğrar. O’na göre, devletin bittiği yerde hukuk da biter. O’na göre, zorunluluk olmadıkça insanlar iyilik yapmazlar. Bu nedenle, nasıl ki, fakirlik insanları çalışkanlığa sevk ediyorsa, yasalar da iyiliğe sevk edecektir.

Machiavelli için bir devletin sahip olması gereken iki temel şey vardır: İyi yasa ve iyi silah. Yasaların güvencesi iyi bir ordudur. Bu ordu, şüphesiz paralı değil, gönüllü ve ulusal bir ordudur. Machiavelli’ye göre, bir ordunun olmazsa olmaz şartlarından biri, iyi silahtır. Bol sayıda silah ve teçhizatın olması gerekir. Hatta ileriyi düşünerek çok sayıda stoklamak gerekir. Bu bir devletin bekası için iki şekilde yararlıdır: Birincisi, halka güven verecek, ikincisi ise düşmana korku salacaktır.

Machiavelli’nin siyaset felsefesine kazandırdığı kavramlardan biri de ‘hikmet-i hükümet’ (raison d’état) kavramıdır. Daha önce Machiavelli’nin devleti bilinçli bir varlık olarak ele aldığını söylemiştik. Hükmet-i hükümet, O’nun tecrübelerinin rasyonelleşmesi ve dönemin entellektüel akımlarıyla birleşmesiyle ortaya çıktı. Bu, O’nun için siyasetin yönlendirici ilkelerinden biri oldu.

Machiavelli, bir devleti, kiliseden ve diğer devletlerden farklı bir aygıt olarak kabul etmekle birlikte, aralarındaki bağımlılığı da inkar etmez. Bir devlet uzun süre barış halinde kalamaz. Çünkü, o başkalarını rahatsız etmezse bile, başkaları onu rahatsız edecektir. Hatta Machiavelli, bundan yola çıkarak bir devletler hukukunun olabileceğini de kabul etmiştir. Bu, bütün devletler için geçerli olacak ve doğal hukuka dayanacaktır. Devletler arasındaki bağımlılıktan hareketle Machiavelli, güç politikası (power politics) kavramının kapısını aralıyordu. Bununla uluslararası ilişkiler teorilerinin iki ana temelini ortaya koymuştur: Devletin ayrı bir moral güç olarak varlığı ve bir uluslararası alanın varlığı. Yani, uluslararası ilişkiler, karşılıklı bağımlılık ve mütekabiliyet esasına dayalı bir sistem olarak tanımlanıyordu. Popper, Machiavelli’nin güç mantığını, güç politikasının hareketlerinde olduğu kadar, bazı siyasal kurumların işleyişini açıklamakta da kullandığını söyler.

Nasıl Bir Yönetim Şekli?

Machiavelli’ye göre, ilk başta, yalnız başına yaşayan insanlar, sonraları korunma ve beslenme içgüdüsüyle bir araya toplanmışlardır. İçlerinde en cesur ve akıllı olanını kendilerine baş yapmışlardır ve onun boyunduruğu altına girmişlerdir. Yönetme ve yasa fikri böylece ortaya çıkmıştır.

Machiavelli’ye göre üç tür ana yönetim biçimi vardır: Krallık, Aristokrasi, Demokrasi. Bir de bunların arasında meydana gelen ara yönetimler var: Tiranlık, Oligarşi ve Anarşi.

Machiavelli’ye göre yönetim döngüseldir. Krallık kolayca tiranlığa, aristokrasi az sayıda kişinin yönetimine, demokrasi de özgürlüklerin kötü kullanımından dolayı anarşiye geçiş yapar. Ana yönetimler iyi, ara yönetimler ise tehlikelidir. Bu ara yönetimde hiç kimseye güvenilmez, hele hele özgürlüklerin bekçiliği konusunda halka hiç güvenilmez. Machiavelli’nin, bu tasvirleri yaparken ve bu varsayımları ileri sürerken büyük ölçüde Antik-Yunan ve Roma İmparatorluğu’nu göz önüne aldığını görüyoruz. Machiavelli’nin, Aristo’dan yararlanıp yararlanamadığını bilemiyoruz. Fakat, yönetim şekillerinin sınıflandırılması Aristo ile büyük bir benzerlik göstermektedir.

Konuşmalar’dan (Discorsi), Hükümdar’ın öğretisini değiştiren değilse bile, tamamlayan bir çok noktalar çıkmaktadır. Bir kere, burada Machiavelli’nin cumhuriyeti yeğ tuttuğu açıkça belli olur. Fakat, bazen öyle durumlar vardır ki yönetimlerin saplandığı çıkmazları ancak bir kralın eli çözebilir.

Görüldüğü üzere, Machiavelli’de, insanlığın nihai olarak, düz çizgisel bir şekilde ulaşabileceği ideal bir yönetim şekli yok. Düzen mi, özgürlük mü ikilemine, Machiavelli şunu öneriyor: Birilerinin iddia ettiği gibi insanlık ne düzenden özgürlüğe, ne de özgürlükten düzene doğru, düz çizgisel bir siyasal evrim yaşıyor. Tam aksine, yönetim fikri, bir ifrat ve tefrit olan, özgürlük ve düzen arasında dolaşıp durmaktadır. Kısacası, Machiavelli her siyasi düzenin belli bir süre sonra amacından saptırıldığını ve işlevini tamamlaması nedeniyle de tasfiye edilip, yerine başka bir siyasi düzenin geçtiğini söylüyor. Bu, hep bir kısır döngü şeklinde devam edip durur.

1 Yorum

Adsız
15 Nisan 2008 13:01  

makyavel insandir ve daima insan kalacaktır

abone ol

Abone olun güncellemeler posta kutunuza gelsin:

Google takip

  • Gizlilik Politikası ve Şartlar
  •   © Felsefeye giriş bu bir felsefe blogudur by düşündüren sözler 2007

    Back to TOP