YAPISALCILIK ÜZERİNE

Yrd. Doç. Dr. Sebahattin ÇEVİKBAŞ

En genel anlamda bir düşünme etkinliği olan felsefe, var olanlara /evrene bir "yeniden bakış"tır. Bu yeniden bakışın amacı var olanları ve verili olan her şeyi yeniden eleştirme, yorumlama ve anlamlandırmadır. Başta insan ve etkinlikleri sonrada bir bütün olarak insanında içinde bulunduğu evren.Gerçekliğe ait bildirimlerin neden bir değil de birden çok olduğunun cevabı felsefenin bu tavrında aranmalıdır.

Felsefe tarihinin Hegel sonrası eğilimlerinin en belirgin özelliği, felsefenin "evren hakkında kuşatıcı, külli bir izah denemesi" olduğu anlayışından uzaklaşıp, insan bilimleri için bir felsefenin olabilirliği üzerinde yoğunlaşmaktır. Felsefi düşünme biçimine hiçte yabancı olmadığı halde böyle bir yoğunlaşma aslında sofistlerden sonra rönesans felsefesinin ve nihayet 20.yüzyıl felsefesinin merkezindedir. Bu yoğunlaşmayı ve eğilimi epistemolojik bir kopuş, paradigma ya da sorunsalın değişmesi ifadeleriyle açıklamak mümkündür.

Hegel sonrası felsefenin bir başka özelliği, felsefenin meşruiyeti de dahil olmak üzere, Kant'ın "Aydınlanma Nedir?" başlıklı tarihi yazısının özünü oluşturan, ussalcılığın misyonuna yönelik bir eleştiri olmasıdır.

Modern felsefenin başlangıcından 1960'lara kadar olan dönemde Nietzsche, Marks ve Freud'un eleştirileri bir tarafa bırakılırsa, batı felsefesi, hümanizm, tarihselcilik ve empirik yöntem bilgisi (pozitivizm) merkezli bir sorgulamayı üstlenir. Modernité ve aydınlanmanın bu ortak amaçları çerçevesinde insanın konumu hep öne çıkarılmıştır.

Özne olarak insana verilen bu konum öznenin belirgin/ belirleyici bir rolle, tarih yapan tarih değiştiren, tüm olgu ve olayların belirleyicisi olduğu şeklinde bir yorumlamaya yol açmıştır. Artık insan, her zamankinden daha çok olmak kaydıyla, güçlü, kuvvetli bir Tanrıdır. Ancak, bu insan anlayışı, insanlığın yaşadığı birbirinden olumsuz deneyimlerle ve aslında insanın sanıldığı kadar masum ve güçlü olmadığı inancıyla, bu hakim geleneğe (modernité ve aydınlanma) yöneltilen eleştirilerle yavaş yavaş değişime uğratılmıştır.

Öyleyse, felsefi düşünce, yeni bir paradigmayla insanı ve dünyayı, kısaca her şeyi yeniden yorumlamalı ve anlamlandırmalı yeni bir bakış açısı getirmelidir. Bu bakış açısı kendisinden önceki doktrinlerin dünyaya bakışındaki sakatlıklardan ve dünyayı yorumlamasındaki yetersizliklerden hareketle, bu sakatlık ve yetersizlikleri vurgulama ve yeni bir bakış ve yorumlama, anlamlandırma ile mümkündür. Pozitivizm,egzistansiyalizm ve fenomenoloji bu türden eksiklikleri vurgulayarak olaylara ve olgulara yeni bir bakışın sonucunda oluşturulan düşünce hareketleridir.

Bu yeniden bakma felsefi düşünme biçiminin özünü oluşturur. Biz burada, kendisinden önceki düşünce hareketlerine göre yeni bir bakış açısı sunan yapısalcılığın ne olduğunu belirlemeye çalışacağız.Bu yeni bakış açısı dikkatleri olgusal sınıflandırma biçimini ifade eden pozitivizmden,öznelcilikten, görecelik ve akıl dışıcılık biçimlerinden dile, Frederic Jameson'un ifadeleriyle, "... her şeyi dilbilimin terimiyle bir kez daha düşünmeye" yöneltti.

Yapısalcılık; dilbilimden, kültür araştırmalarına, halk masallarına ve edebiyat metinlerine kısaca tüm anlatı (narrative) türlerine kadar, geniş bir alanda uygulanmasını gördüğümüz, farklı anlamlar yüklense de genel olarak "yapı'nın belirleyiciliğinden hareket eden felsefî ve toplumsal problemleri bu belirleyici yapı kavramından hareketle açıklamaya çalışan yaklaşımın adıdır .

Yapılardan hareketle dilsel ve toplumsal fenomenlerin daha iyi anlaşılabileceği temel tezine dayanan yapısalcılığın felsefede Ferdinand de Saussure'ün yapısal dilbilim yönteminden yola çıkan Ronald Barthes, Louis Althusser, Michel Foucault, Jacques Lacan ve C. Levi- Strauss, tarafından temsil edilen bir düşünce akımı olduğunu söyleyebiliriz .

Farklı olarak kabul edilse de hemen her yapısalcı tarafından üzerinde uzlaşılan husus yapısalcılığın "bilimsel bir çözümleme yöntemi" olduğudur . Jean Piaget'in ifadeleriyle "Yapısalcılık temel özellikleriyle belirli bir öğreti ya da felsefe değil yalnızca bir yöntemdir." Aynca böyle bir yöntem "anlaşılır kılmaya yönelik" ortak bir ideal tarafından yönlendirilir.

Ancak diğer taraftan yapısalcılığın, kartezyen veya Kantçı fenomenolojinin bir başka versiyonu olmayan, Dilthey ve hermeneutikçilerin yaptıkları gibi, toplumsal ve tabii bilimlerin yöntemleri arasında keskin bir ayrım üzerinde ısrar etmeyen, yalnızca öznenin önemini değil aynı zamanda "anlam"ın da önemini reddeden bir bilim olduğu şeklinde bir görüş vardır. Bu görüşe göre yapısalcılık; tüm insan etkinliklerinin (yapıp etmeleri, konuşmaları, yazmaları/anlatılan) nesnel kurallarına ulaşmak isteyen bilimsel bir araştırmadır .

1960'lann Avrupa'sında kolayca görülebilecek problematiğin adı olarak da kullanılan yapısalcılık, bir düşünce hareketi olduğu için tanımı da her zaman ihtimali ve eğreti olmuştur. Bu gerçeği göz önüne alarak, en genel anlamda, yapısalcılık; dilbilim,edebiyat, budunbilim, tarih, sosyo-ekonomi ve psikolojiyi ilgilendiren araştırmalarda insan etkinliklerinin-yapıp etmelerinin-genel yapılarını belirlemeye çalışan bir çabadır.Amaç bize bir şeyin anlamının ne olduğunu anlatmak değil, olsa olsa, bir sistemin yapıcı unsurları olan temel karşıtlıklarını (ham/pişmiş,tabii/kültürel, eril/dişil) ve onlarla ilgili kuralları bulmaktır.

Bir çok yeni uygulama alanlarına sahip olması yeni bir çözümleme yöntemi olarak kullanılması ve "yapısalcılık" adıyla anılması yeni olsa da, yapısalcılığın çok eskilere uzanan bir tarihsel arka plana sahip olduğunu söylemek mümkündür.Eski yunan filozoflarının amacı, gözlem ve deneyimlerine ilişkin duyu verilerinin çatısını oluşturacak temel kurucu yapılan bulmaktı. Platon'un felsefesi ilk bakışta, ideal ve hatta ilahi oluşumlar dan bahsediyor olsa da görgül / empirik dünyanın niteliği ile de yakından ilgiliydi. Aristoteles'in de gerçekliğin temel yapıcı unsurlarını bulmaya yönelik çabalarının olduğunu biliyoruz. Ayrıca evren izahlarında ortaçağ felsefesinin dini rönesans felsefesinin de bilimsel ve mekanist bir tavırla evrenin kurucu unsurlarının belirlenmesine yönelik çabalarının olduğunu görüyoruz. Buna ilaveten yapısalcılığın "sistemin öğelere üstün ve onlara egemen olduğu fikrini benimseyen ve öğeler arası ilişkilerden sitemin yapısını çıkarmaya çalışan bir felsefi disiplin" olduğu düşünülünce,Aristotelesçi form kavramını çağrıştırdığını da söyleyebiliriz.

Bu tarihsel arka planın yapısalcılığı etkilediği ve şekillenmesine yardımcı olduğu doğrudur. Ancak asıl anlamıyla yapısalcılığın, batı düşünce tarihindeki temel yapıları bulma,gerçekliği bu temel yapılarla açıklama girişimlerinin yetersizlikleri üzerine temellendirildiğini de unutmamalıyız. Burada bahsettiğimiz yapısalcığın her zaman var olan "yapılaştırma" eğiliminden farklı olarak "entellektüel ilgi merkezinin konuşan özneden uzaklaştırılıp konuşulan dilin yapısına kaydırılmasına yönelik girişimler" olarak görülmesi gerekir.

Bu yeni yaklaşım Ferdinad de Seassure'un derslerinin "Genel Dilbilim Dersleri" adı altında öğrencileri tarafından yayınlanan eser üzerine temellendirilir. Söz konusu eser, özellikle dil olgusunu araştırma nesnesi olarak alan bilimin kısa bir tarihini verir. Dil olgusunun ne oluğu, dilbilimin konusu, görevi ve diğer bilimlerle ilişkisi üzerinde durulan eser, dilin iç ve dış betimlemeleriyle devam eder. Başka türlü söylersek, tarihsel boyutuyla dil ve bir sistem (dizge) olma yönüyle dil araştırılır ve sonuçta "dilin kendi başına ele alınıp incelenecek bir "nesne" durumuna geldiği" belirlemesi yapılır .

Kitabın yayınlanmasından sonra (1913) başta dilbilim olmak üzere insan bilimlerinin bakış açılarında da köklü bir dönüşüme yol açtığını söyleyebiliriz. Yapısalcı yaklaşım bunlardan biridir. Artık gerçeklik töz'de, madde'de somut görüntülerde değil,soyut biçimlerde, örtük düzeneklerde, yapılarda aranacaktır. Her türlü sürecin oluşun,gerçekleşmenin ardındaki dizgeyi, yapıyı bulup ortaya çıkarmak da böyle bir yaklaşımın tek amacı olarak belirlenecektir.

Farklı alanlarda uygulanan yapısalcı yaklaşım bu amaç çerçevesinde, bilinç dışının,aykırı olanın, yabanılın bir analizini içerir. Çünkü yapısalcı yöntem değerlendirici değil analitiktir. Herhangi bir olgu.durum ya da nesne yapının temel unsurları arasındaki ilişkilerle anlam kazanacaktır. Bu çözümleme, "her araştırma insan yapıp-etmelerinin temel yasalarına ulaşmayı amaçlar" anlayışıyla bir sisteme ulaşmaya çalışacaktır.

Bu genel çerçeve içinde Ronald Barthes "yazarın niyetini ya da yapıtın verdiği mesajı değil de, anlamın dile getiriliş biçimini ve yapıtın oluşturduğu sistemi öne çıkaran bir anlatı analizi ortaya koymuştur" . Barthes'in bu çözümlemesini, M.Foucault'un batı kültürünün akıl ve delilik, cinsellik, hastalık ve suç kavramlarının gerisinde yatan kabulleri sorgulayan çalışmaları, J. Lacan'ın bilinç dışı yapıların belirleyiciliğini öne çıkaran araştırmaları ve nihayet C. Levi Strauss'un kültürel ve tarihsel ilerleme'nin arka planındaki zaman dışı bir mitolojik mantık olarak işleyen "yaban düşünceyi" vurgulayan çalışmaları izlemiştir .

Yapısalcı yaklaşım, fenomenleri parça ve bütün çerçevesinde analiz eden ve bir yapıyı ortak bir sistem içerisinde parçaların karşılıklı bağıntısı olarak tanımlayan bütüncü (holistic) çözümlemelerin yaygınlaşmasına önayak olmuştur.Bütün yapısalcı yaklaşımların amacı, Barthes'in ifadeleriyle, "bir nesneyi bozup yeniden oluşturmak ve bu süreç içinde söz konusu nesnenin işlev görme kurallarını ya da "işlevlerini bilinebilir kılmaktır." Bu amaç çerçevesinde "yapının" klasik felsefenin töz kavramını temsil ettiğini söylemek mümkündür. Çünkü Barthes'a göre yapı "Nesnenin... görünmez olarak duran bir takım yönlerini yada diyelim ki doğal nesnede kavranılamaz olan bir şeyleri açığa çıkaran bir simulacrum'udur sonuçta" (simulacrum:benzerlik, benzeyiş.bir şeyin taklidi anlamındadır.)

Yapısalcılar, yapısal-dilbilimsel kavramlardan hareketle daha kesin bir temel üzerine kurmaya çalıştıkları insan bilimleri alanında "fenomenleri bir toplumsal sistem halinde örgütleyen temel kurallar üzerinde odaklaştılar." Yapısal çözümleme ile yapısalcılar, nesnellik, tutarlılık, kesinlik ve hakikati isteyerek, öznellikten uzaklaştırılabilecek olan teorilerinin bilimsel olduğunu iddia edeceklerdir. Böyle bir iddia yapısalcıların bir tür felsefe olmanın ötesinde bilimsel bir çözümleme yöntemi geliştirme isteklerinin sonucudur.

Yapısalcı yaklaşım, kendilerinden önceki insan bilimlerini ve felsefelerini şekillendiren hümanizmi reddederek, toplumsal fenomenleri, yapı, kural, kod ve sistem çerçevesinde çözümlemeye girişti. Ayrıca Descartes'ten Sartre'a kadar uzanan felsefede belirleyici olan özne kavramını ortadan kaldırarak, özneyi, dilin, kültürün ya da bilinç dışının bir belirlenimi olarak betimleyip, bir kenara attı ya da özneyi merkezsizleştirdi(decentered). Böyle bir özne, daha Önceki belirlenimlerinin aksine artık nedensel ya da yaratıcı bir etkinliğe sahip değildir. Sonuçta özne de tüm diğer belirlenimler gibi dilin bir oluşturması, yaratımıdır.. Simge sistemlerinin, bilinç dışının ve toplumsal ilişkilerin önceliğini vurgulayan yapısalcılık, öznellik ve anlamın türevsel olduğunu kabul eder.Çünkü yapısalcı yaklaşım, Dreyfus ve Rabinow'un belirttikleri gibi, bütün insan etkinliklerini yöneten kanunlar bularak, hem anlamı hem de özneyi ortadan kaldırmaya girişirler.

Anlam, öznenin (ama özerk bir özne) yaratısı değil, kendisi gibi, toplumsal ya da dilsel bir inşa (construct)dır. Söz (parole) dil (langue) tarafından belirleniyor ve anlamda dilin bu belirlenimine bağlanıyor Allan Megill başka türlü analiz ve ayırmaların da mümkün olabileceğini reddetmeksizin iki türlü yapısalcılıktan bahsedilebileceğini düşünür;

1-Gösterge yapısalcılığı

2-Yapı yapısalcılığı

Gösterge yapısalcılığının kavramsal kökenleri, Saussure'ün göstergeyi, gösterenle gösterilenin birliği olarak tanımlamasında bulunur. Bu kökensel bağlılıktan, biri daha katı, diğeri daha gevşek olmak üzere gösterge yapısalcılığının iki farklı görünümünü ayni etmek mümkündür.Gösterge yapısalcılığının birinci şekli Saussure'ün "dilbilimsel"gösterge tanımlamasına bağlı kalarak Saussurecü ve Saussure-sonrası dilbilimin genel çerçevesine büyük ölçüde uyan fikri girişimlerle sınırlanırken, ikinci türden gösterge yapısalcılığı, göstergenin "dilbilimsel" tanımına daha az bağlı kalarak "gösterge" terimini dilbilim yerine Saussure'ün "göstergelerin toplum yaşamı içindeki yaşamını inceleyecek bir bilim" önerisine bağlanır.

Yapısalcılığı sıkı sıkıya dilbilimsel anlamda yorumlayanların başında Philip Pettit'yi anabiliriz. Ona göre, yapısalcılık, Saussure'cü ve Saussure-sonrası bir takım çözümleme işlemlerini dilbilimin dışına doğru genişletmeyi ve bu işlemleri, edebiyat ve sanat eleştirileri, sosyal psikoloji, sosyal antropoloji, moda ve ülke mutfakları gibi "göreneksel sanatların çözümlenmesi şeklinde farklı alanlara uygulama çabası olarak görülmelidir. Pettit, yapısalcı dil modelini diğer alanlarda kullanacak olanların üç anoloji kurarak bunu başarabilecekleri kanısındadır: yapısal sesbilim (Jakobson'da olduğu gibi), üretici söz dizimi (Chomsky'de olduğu gibi) ve ayrıma dayalı (differential) anlambilim (Pettit'in önerdiği anoloji ) Ancak bu anolojilerin her birinin analiz edilen dil dışı nesnenin dildeki cümleye karşılık gelen bazı unsurlar içeriyor olması gerekir. Ne var ki, analizin uygulandığı dil dışı nesnelerin hiç biri dildeki cümleye karşılık gelen bir takım unsurlar içermez. Demek ki, yapısalcı dil modelinin dilbilim dışındaki alanlara uygulanmasının ancak "bir bulgulama değeri" olabilir, bu model dilbilim dışındaki alanların hiç birine uymamaktadır.

Yapısalcılığın katı dilbilimsel kurallara bağlılık gösteren şeklini diğerlerinden ayırt eden temel özellikleri, yukarıdaki açıklamalar çerçevesinde, aşağıdaki gibi sıralanabilir:

1- Dil ile ilgilenme,
2- Öznelciliğe ve insan merkezciliğe (hümanizm) saldırı,
3-Tarihteki süreksizlikleri vurgulama (olayların ve olguların eşzamanlı olarak , şimdi burada varolan şekliyle dikkate alınması),
4- Doğa / kültür, gösteren / gösterilen, dil /konuşma, görünüş / öz... vb. ikili karşıtlıklarla ilgilenme,
5- Gösterenle (tikel bir ses veya yazılı karakterler kümesi olarak düşünülen sözcük-işitim imgesi ) gösterilen (gösterenin temsil ettiği anlam yada kavram ) birlikteliğinin karşılığında kullanılan "iki yönlü anlıksal bir kendiliği" ifade eden gösterge kavramına sıkı sıkıya bağlı kalma.

Gösterge yapısalcılığının bir başka türü Saussure'ün genel çerçevesiyle belirleyip tanımladığı dilbilim yerine sadece bir öneri olarak sunduğu, kurulmasının gerekliliğinden bahsettiği "gösterge bilim"le ilgilenmenin bir sonucu olarak ortaya çıkar. Burada da özellikle belirtilmelidir ki, göstergebilimle (Saussure'ün kurulması gerektiğini söylediği bilimle) yapısalcılık (daha sonra dilbilim ve gösterge bilimin temel kuralları çerçevesinde hayat bulan bir bilim / yöntem) arasında ayrım yapmak güçleşmektedir. Bu güçlüğün farkına varan Pettit, göstergebilitnle yapısallığın az çok bir biri yerine kullanılabileceğinden bahseder ama yine de katı dilbilimsel modele bağlı kalmayı sürdürerek .

Gösterge bilimsel ilkelere bağlı kalınarak savunulacak yapısalcılığa örnek "Yapısalcılık Nedir?" adlı yazısıyla, François Wahl'in Saussure'ün gösterge bilimsel niyetlerini daha çok ciddiye alan yapısalcılığıdır."Gösterge bilimleri, gösterge sistemleri bilimleri yapısalcılık adı altında kümelenirler" iddiasıyla yapısalcılıkla göstergebilimi aynileştiren Wahl, Pettit'in aksine yapısal bir analizde analiz edilen (dildışı) nesnelerin yapısı ile dilin yapısı arasında tam bir uygunluk aramaz. Çeşitli türden olgular, örneğin, antropolojinin çeşitli olguları,yapısal analizinin nesnesi olabilir. Ama bu sadece dil olguları içinden geçmeleri ve yapılarını buradan almaları şartıyla mümkündür. Wahl'in "dil olguları içinden geçme"den kastı gösterge'ye dayalı bir sistemin oluşturduğu kurumun içine dahil edilip kendilerini iletişimsel bir ağa açmadır. .Öyleyse Wahpe göre, yapısalcılığın, yapılarını bir göstergeler sistemi içinden geçmeleri sayesinde kazanan yapılarla uğraştığını söyleyebiliriz.

Göstergeye verilen bu önem, yapısalcılıktaki oynadığı rol sayesindedir. Çünkü nerede bir gösterge varsa,cümle gibi dilsel unsurlar olsun olmasın, orada yapısalcılıktan söz etme hakkına sahibiz. Bu genel hüküm, dilsel unsurları dışarıda bırakmamak kaydıyla, dilbilimin kurallarına bağlı kalan yapısalcılık için de söylenilebilecek bir ifadedir.

Yapısalcılığın sınırlan nedir? Başka bir ifadeyle "henüz" yapısalcılık olmayanla "artık" yapısalcılık olmayanın ayrımı nedir? Wahl bu konuda şunları söyler "Göstergenin henüz mutlak temel bir konumda görülmediği her yerde, düşünce henüz yapısalcılığın tanısını almamıştır. Göstergenin birincil konumunun sorgulandığı, göstergenin ortadan kaldırıldığı ya da yapı bozumuna uğratıldığı her yerde düşünce artık yapısalcılığın yörüngesi üzerinde değildir."

Yapısalcılık kaynaklarını Saussure'cü dilbilim ve önerdiği göstergebilimsel açıklamalara borçlu olsa da, daha sonraki uygulamaları göz önüne alındığında, onun dilbilimsel ya da göstergebilimsel anlamlarla sınırlandırmanın, dilbilim ve gösterge bilim sınırlan içinde kalarak tanımlamanın biricik yolu olmadığını göreceğiz. Nitekim Megill yapısalcılığın dilbilimsel ve gösterge bilimsel bağlamdan kopartılarak tanımlanabileceğini savunuyor. Yapısalcılığın tanımlayıcı unsurunu dilden, göstergeden çıkarıp onun yerine yapı'yı koymakla bir "yapı yapısalcılığına doğru bir adım atmış oluruz.

Yapılan araştırma iddiasında olan bütün bilimleri kapsayacak şekilde tanımlanan yapı yapısalcılığı daha öncede uygulandığı şekliyle tüm batı metafiziklerinin doğasında bulunur. Bu tanımlamayı kabul edersek, yapı fikrine uzaktan yakından temas eden her şeyi, tüm batı metafiziğini de kapsayacak şekilde.yapısalcılık adı altında toplamamız gerekir.

Yapı yapısalcılığına gösterge yapısalcılığında olduğu gibi iki türlü yaklaşmanın mümkün olduğunu söyleyebiliriz. .Bunlardan birincisi, yapı kavramına sıkı sıkıya bağlılık gösteren, gösterge'nin oynadığı belirleyici rolü reddedip yapı kavramının analizine ağırlık veren yapısalcılık türüdür. Bu tür yapısalcılık anlayışına Jean Piaget'in "Yapısalcılık" adlı eserinin bütününde ifadesini bulan yapısalcılığı örnek verebiliriz.

Pettit ve Wahl sırasıyla dilbilim ve göstergebilimsel ilkelerle yapısalcılığı tanımlarken, Piaget yapısalcılığı gösterge kavramını dışlayan bir anlayışla daha doğrusu,göstergenin yapısalcılıkta oynadığı rolü yapı kavramına kaydırarak, çözümlemelerini dilbilim dışında matematik, fizik, biyoloji, psikoloji ve antropolojiyi kapsayacak şekilde genişletir: Ona göre yapısalcılık yapıyla ilgilenir. Yapı ise bir "dönüşümler sistemi" olarak göz önüne alınır. Piaget yapı kavramının üç ana düşünceden oluştuğunu söyler:Bütünlük, dönüşüm ve özde düzenleme (kendi-kendini yönetme) Piaget'nin yapısalcılığın bir bilimsel metodoloji örneği olarak alınması gerektiği yönündeki çözümlemeleri, onun çok farklı alanlara uygulanabilir olduğu fikrini de beraberinde getirmiştir.

2 Yorumlar

Adsız
23 Haziran 2013 05:55  

yazı hakkında değil de, böyle önemli makaleleri okurken yandaki sineği yakala Iphone kazan düşüncesizliğini anlamıyorum. yazıyı nasıl okumamızı bekliyorsunuz acaba? Düşünce sitesi ama çok düşüncesizce olmuş.

7 Temmuz 2013 17:11  

doğru...

abone ol

Abone olun güncellemeler posta kutunuza gelsin:

Google takip

  © Felsefeye giriş bu bir felsefe blogudur by düşündüren sözler 2007

Back to TOP