HÜRRİYETİN SINIRI


Necati ÖNER


Daha önceki Hürriyet ve Otorite başlıklı yazımda insan hürriyetinin sınırsız olmadığına işaretle, bu sınırın üç otorite tarafından (Allah,kollektif bilinç ve devlet ) çizildiğini belirtmiştim. Bu yazımda hürriyet sınırının neye göre çizilebileceği üzerinde duracağım. Adı geçen yazımda , bir toplumda hürriyet alanlarının gereğinden fazla daraltılmasının, fertlerde hürriyetsizlik duygusu doğurduğunu, gereğinden fazla geniş olunca da hürriyetin kötüye,kuüanıldığını, her iki halde de toplumda ve fertlerde huzursuzluğun meydana geldiğine işaret etmiş, fazla ayrıntıya girmemiştim.

Bir toplumda hürriyet alanlarının gerektiği gibi belirlenmesi, her ferdin tatmin edilmesi, mümkün değildir. Her zaman şikayet eden bulunur. Hürriyet alanı donmuş sabit bir alan değildir, dinamiktir açılma ve daralma imkânına sahiptir. Topluma hakim olan zihniyete göre açılma ve daralmalar görülür. Önemli olan ideal sınıra yaklaşmaktır.

Hürriyet alanlarının sınırından bahsederken, o sınırın neye göre çizilmesi gerektiği düşünülürken söz konusu olan sınır, beşeri otoritelerin çizdiği sınırdır. İlâhi otoritenin yaptığı hürriyet sınırlanmasının neye göre düzenlendiğinin tartışılması insanın yetkisi dışındadır. İlahi otorite aşkın ve mutlak bir varlık olduğundan belirlediği sınırı değiştirmek insanın elinde değildir, onu aşar. İlahi otoriteye inanan, onun çizdiği sınırı kabullenmek durumundadır. İnanan insan için o sınır doğaldır ve olması gerekendir.

Tartışma konusu beşeri otoritenin çizdiği sınırdır. Bu yazıda ele alınan da beşeri otoritelerin hürriyet sınırlamasıdır. Otorite olarak kollektif bilincin hürriyetlerin sınırlamasını örf, adet ve ahlak kuralları ile yapar. Bu kurallar yazılı değildir, anonimdir, ne zaman kim tarafından konulduğu bilinemez. Tarihi seyir içinde doğup devam ederler. Bu yolla çizilen hürriyet sınırları hemen değiştirilemez. Sınırlar uzun zaman içinde değişime tabi olur. O halde, kollektif bilincin hürriyetlere koyduğu sınır , bilinçli olarak, bu yolla, değiştirilemez.

Hürriycl alanlarının belirlenmesinde insanın her an müdahele edebileceği devlet otoritesidir. Devlet otoritesi yazılı kanunlarla hürriyet alanlarını belirler. Kanun yapanlar bu sınırlan her an değiştirebilir. İşte bilinçli olarak, hürriyet alalılarının sınırı değiştirilebildiği içindir ki hürriyet mücadeleleri hep devlet otoritesi için olur.

Gerek hürriyet alanlarının sınırlarının belirlenmesinden ve gerek bu alanlarda hürriyetlerin korunmasında, devleti temsil eden kurum ve kişiler sorumludur. İlahi otoritenin koyduğu sınırlar yalnız, inanan insanları ilgilendirir. İnanan kişi tam bir teslimiyet içinde bunları kabullendiğinden onda bu kabullenmeden dolayı bir hürriyetsizlik hali yaşamaz. Beşeri otoritelerin koyduğu sınırlar ise fertleri rahatsız edebilir. Fertler bu sınırlamalardan hürriyetsizlik hali yaşayabilir ve bunun doğurduğu huzursuzluk haline düşer. O halde bir toplumda hürriyetsizlikten doğan sıkıntıları asgari düzeye indirmek gerekir. Kollektif bilincin koyduğu sınırlara hemen müdahele mümkün olmadığından, hürriyet alanlarına belirleyen en etkin güç olan devletin bu konuda büyük özen göstermesi lazımdır.

Burada söz konusu olan hürriyetler insan haklarına dayalı hürriyetlerdir. Başlıca insan hakkları şunlardır: Yaşama hakkı, düşünceyi ifade hakkı, dini inancı uygulama hakkı, öğrenim hakkı, yönetime katılma hakkı mülk edinme hakkı... Bu haklara dayalı çok sayıda hürriyet alanı vardıır. Bir toplum içerisinde fertlerin bu haklarını kullanabilmeleri için gereken hürriyetlerin sağlanıp korunmasında başlıca güç devlettir.

Yukarıda belirttiğim insan haklarının başında yaşama hakkı gelir. Bu hakkı gereği gibi kullanamayan için diğer hürriyetlerin bir anlamı yoktur. Mesela aç ve işsiz bir insan için düşünce hürriyeti'nin önemi yoktur. Çok söylenen bir söz vardır: "Bir kişinin hürriyet alanı başkasının hürriyet alanının sınırında biter" Bunun anlamı şudur : Bir kişi hürriyetini kullanırken başka birini rahatsız etmemelidir. Bunun tayini nasıl yapılacaktır ? Bu açıdan bakınca hürriyet alanlarının belirlenmesi neye göre olacaktır ?

Ferdin rahatsızlığı "ben"inin incitilmesi ile olur. İnsan ferdi özvarlığmı yani tekliğini, başkalarından farklı oluşunu,ben'i ile sürdürür ben'i oluşturan öğeler arasında üniversel nitelik taşıyan gurur, haysiyet, itibar, iffet gibi duygular önemli yer tutar. Ferdin bu duygularının küçük düşürülmesi onun benini incitir ve fevkalade rahatsız eder.

O halde ferdin ben 'ini rencide edecek söz ve hareketlere hürriyet tanınamaz. Fertler gibi toplumların da beni vardır. Toplumların en mükemmel şekli milletdir. Bir milleti diğer milletlerden ayıran öğeler o milletin ben 'ini oluşturur. Bu öğeler kültürle ilgilidir. Bir millete has olan kültür o milletin ben'idir. Milletin öz varlığı,kendisini diğer milletlerden ayıran onun ben'ini oluşturan değerlere bağlıdır. Vatan denen coğrafya parçası onun maddi değeridir. Dili, inanç sistemi, milli tarihi onun manevi değerlerini oluşturur bir toplumda bunları tahrip edecek yok edecek söz ve hareketlere de hürriyet tanınamaz.

Devlet belirttiğim söz ve hareketlere hürriyet tanımamakla ferdin ve toplumun yaşama hakkını korumuş olur. İki hürriyet alanı vardır ki fert bunlarada hürriyetini ne kadar çok kullanırsa kullansın başkasını rahatsız etmez. Birisi din diğeri öğrenim hürriyetidir. Bir insan ne kadar çok dindar olursa olsun veya nekadar çok bilgili olursa olsun başkasına bu niteliklerinden zarar gelmez.Dinde taassup halinin başkasına zarar vereceği düşünülebilir.

Taassup saldırganlığı içerir bu da başkalarına zarar verir. Ama taassup hali din hürriyetinin bir sonucu değildir. Taassup bilgisizlik, kültürsüzlüğün bir sonucudur. Saldırganlık dinin özü ile çelişir. Din ve öğrenim alanlarında fertlerin hürriyetini devlet güvence altına almalıdır. Her iki alanda da hürriyet engellerini devlet önlemelidir. Din alanında hürriyet engelleyici fiiller, ya bizzat din cephesinde bulunan mutaasıp kişilerden veya din aleyhtarı ideolojilerden gelir. Din hürriyeti ne dinî ne de ideolojik taassuba kurban edilmemelidir.

Öğrenme hürriyetininin en büyük engeli ekonomiktir. Öğrenme bir masrafı gerektirir. Dar gelirli aileler fertlerinin öğrenimlerini sağlamada güçlük çekerler. Devlet bütün vatandaşlarının öğrenme hürriyetlerini lam kullanacak şartlan sağlamalıdır. Paralı öğretim öğrenme hürriyetinin başlıca engelidir.

Düşünme hürriyeti en çok tartışılan bir konudur. Düşünce hürriyeti insanın bilme ve başkasına bildirmesi ile ilgili faaliyetlerin hepsini kaplar. Öğrenme hürriyeti (bilimsel araştırma dahil) .öğretim hürriyeti, basın - yayın hürriyeti, toplantı hürriyeti, söz söyleme hürriyeti, toplantı hürriyeti ve örgütlenme hürriyeti (dernek, vakıf sendika, siyasi parti kurmak) düşünce hürriyeti içerisindedirler.

Öğrenme hürriyetine sınır koymanın gereksizliğini belirtmiştim. Bunun dışında düşünce hürriyeti ile ilgili diğer alanlardaki hürriyetler kötüyü kullanılabilirler. Bu bakımdan bu hürriyetlerin düzenlenmesi yani sınırlanması gerekir bu görevde devlete aittir. Önemli olan devlet bu girevini yaparken hürriyetleri zedeleyici değil, koruyucu tutum almasıdır. Buradaki ölçü "ben "in korunmasıdır. Yukarıda işaret ettiğim gibi,fert ve toplumun benlerini rencide edecek söz ve hareketlere hürriyet tanımamalı, bunun dışındaki düşüncelere engel konulmamalıdır.

Şuna da işaret etmek gerekir: Düşünce hürriyeti düşüncelerin ifadesi hürriyetidir. Düşücelerin başkalarına zorla kabulettirme girişimleri hürriyetin ihlali demektir. Bu bakımdan her türlü zorbalığı önleme hürriyetlerin koruyucusu olan devlete aittir. İnsan hürriyetlerinin gerçekleşmesinde her zaman devlet kanunları yetmez. Bazen kanunların tanıdığı sınırlar içinde bile fertlerin hür hareket edemedikleri görülür.

Gerek din ve gerek ideolojiden kaynaklanan taasup kanunların yasaklamadığı eylemlere engel olur. Bir toplumda fertlerin kanunlar içerisinde hür hareket edebilmeleri o topluma tolerans duygusunun hakim olmasına bağlıdır. Buda bir kültür işidir. Özellikle manevi hürriyetlerin gerçekleşmesi ile o toplumun kültür seviyesi ve fertlerinin medenilik dereceleri arasında doğru orantı vardır.

2 Yorumlar

MAHİR KANIK
4 Ocak 2009 17:15  

MODERN TOPLUMDA BELİRLİ BİR TİPOLOJİ ORTAYA KONULAMADIĞINDAN DEVLET YANİ OTORİTE HÜRRİYETİ YA BALTALIYOR YA DA HAKSIZLIKLARA NEDEN OLUYOR. ÖYLE Kİ KIRSALDAN KENTE İŞ KOŞULLARINDAN SOSYOEKONOMİK DURUMA GÖRE DEĞİŞEN BİR PROFİLLE KARŞI KARŞIYAYIZ. YANİ TÜRBAN NEDENİYLE MAĞDUR EDİLEN İNSANLARIN ASLINDA BELİRLİ BİR PROFİL TAŞIMADIKLARI GÖRÜŞÜ OTORİTEYİ ÇÖZÜM BULMAKTAN ÇOK SORUN ÜRETEN BİR MEKANİZMA HALİNE DÖNÜŞTÜRÜYOR.TEŞEKKÜRLER HOCAM DEĞERLİ MAKALENİZ İÇİN.

Adsız
12 Mart 2009 20:43  

iğrenç bi makale hangi platformda olduğunu sanıyorsun

abone ol

Abone olun güncellemeler posta kutunuza gelsin:

Google takip

  © Felsefeye giriş bu bir felsefe blogudur by düşündüren sözler 2007

Back to TOP