İŞRÂKÎLİK’İN İSLÂM FELSEFESİ İÇERİSİNDEKİ YERİ VE KAYNAKLARI

İsmail ERDOĞAN

İşrâkîlik, Şihabeddin Sühreverdî tarafından kurulmuş olan bir İslâm Felsefesi ekolüdür. Bu öğreti, akıl yerine keşf ve ilhama dayanır. Bu özelliğinden dolayı da Meşşaîlik ve Tasavvuf arasında orta bir yol tutar. İşrâkîlik’in birtakım kaynakları vardır. Bu kaynaklar, İslâm dini, İslâm Tasavvufu, Meşşailik, Eski Yunan Düşüncesi, Eski İran inançları ve Sabiîlik olarak gösterilebilir.

Bu araştırmada, İslâm Felsefesi içerisinde önemli bir konuma sahip olmakla birlikte, Meşşaîlik kadar yaygınlaşmamış olan İşrâkî Felsefe’nin, diğer İslâm akımları içerisindeki yeri ve kaynakları üzerinde durulup, görüşleri hakkında fazla bilgi verilmeyecektir.

İşrâkî Felsefenin İslâm Felsefesi açısından önemi, batılıların İbn Rüşd (ö. 1198)’ün ölümü ile sona erdi dedikleri bir dönmede başlayıp, özellikle Doğu İslâm Dünyası (İran)’nda ortaya çıkması ve takipçilerinin de bu düşünceyi geliştirmeleri açısından değerlendirilmelidir. Zira İslâm Dünyası’nda İbn Rüşd’ün ölümü ile sona erdiği söylenemese bile, durakladığını kabul ettiğimiz felsefî düşünce, aslında Meşşaî felsefedir. Ancak, Meşşaî Felsefe’nin gerilemesiyle, İslâm dünyasında felsefî düşünce sona ermemiş, bilakis Sühreverdî (ö.1191), Şemseddin Şehrezûrî (ö. 1288), İbn Kemmûne (ö.1284), Kutbeddin Şirazî (ö. 1311), Nasîreddin Tûsî (ö.1274), Celaleddin Devvanî (ö.1502) ve Molla Sadrâ (ö.1640) gibi filozoflar tarafından devam ettirilmiştir. İşte onların devam ettirdikleri bu felsefî akımın adı İşrâkîlik (İşrâkyye)’tir.

İşrâkiye, Arapça, "ışığın açılması, parlama, güneşin doğması, aydınlanma ve doğu” anlamına gelen “şark” kelimesinden türetilmiştir. Felsefî bir terim olarak ise, İslâm dünyasında, Meşşaîlik’in itibarını kaybetmeye başladığı bir dönemde ortaya çıktığı iddia edilen ve Şehabeddin es-Sühreverdî el-Maktûl tarafından kurulmuş olan eklektik bir felsefedir. Bu felsefeye kendine has bir deyimle "Nur felsefesi" veya “İşrâkî Felsefe” (Hikmetü’l-İşrâk) de denilmektedir. İşrâk felsefesini benimseyene İşrâkî denir. Bu kelimenin çoğulu ise İşrâkiyyûn’dur. İşrâkî filozoflara Hükemâ-i İşrâkiyyûn denildiği gibi Müellihûn veya Hükemâ-i İlâhîyyûn da denilmektedir.

İşrâkîlik, hakikatin akılla değil, riyazet, yani nefsi arındırma suretiyle, doğrudan doğruya sezgi veya bir iç aydınlanmayla elde edileceğini savunan, genelde Aristotelescilik’e, özelde ise Meşşaîlik’e ikinci bir aksülamel olarak doğmuş felsefî bir akımdır. İkinci aksülamel denilmesi, Meşşaîlik’e daha önce Gazalî (ö.1111)’nin hiçbir özel ad vermeksizin yapmış olduğu tepkiden dolayıdır .

İşrâkîye teriminin sadece Sühreverdî ve onu takip eden filozoflar için kullanıldığını biliyoruz. Ancak bu terimin, İslâm öncesi filozoflar için de kullanıldığını iddia eden görüşler bulunmaktadır. Mesela, İbn Vahşiyye (Ebu Bekr Ahmed b. Ali b. Kays el-Kesedânî, ö.914)’ye göre İşrâkîlik’in menşei Hermes’e dayanmakla birlikte, ortaya çıkışı onun halefleri tarafından sağlanmıştır. Onun iddiasına göre, Hermes’in halefleri dört grupta değerlendirilmektedir. İlk iki grup, Hermes’in çocukları ile erkek kardeşlerinden oluşmakta olup, bu gruptakiler, aralarına hiçbir yabancı almayarak, Hermes’in sırrını korumuşlardır. Ancak üçüncü grup olan Hermes’in kız kardeşinin çocukları, yabancılarla temas kurmak suretiyle, öğretinin bazı sırlarının açığa çıkmasına ve başkaları tarafından öğrenilmesine sebebiyet vermişlerdir . İşte bu üçüncü grup, aynı zamanda Mısırlı din adamları sınıfını da oluşturan bir grup olup, İşrâkîler (İşrâkîyyun) olarak da adlandırılmıştır . Hermes’in haleflerinden dördüncü grup ise, Meşşaîler’dir .

İbn Vahşiyye’nin haricindeki diğer araştırmacılar ise İşrâkîleri, Platon (M.Ö. 347) ile bağlantısı olan filozoflar olarak kabul etmektedirler. Mesela, Seyyid Şerif Cürcanî (ö.1423)’ye göre, İşrâkiyyûn, “üstadları Platon olan filozoflar” a verilen bir isimdir. Osmanlı düşünürlerinden İbrahim Kasabbaşızâde (ö.1820), yazmış olduğu bir risalede; Hermes, Pythagoras (M.Ö. 500) ve Platon gibi filozofları işrâkîler olarak adlandırmaktadır . Yine Osmanlı düşünürlerinden Kethüdâzâde Arif Efendi (ö.1849) de işrâkîleri, “öncüleri Platon” ve meşşaîleri ise “öncüleri Aristoteles (M.Ö. 322)” olan filozoflar olarak kabul etmektedir. Eğer bu ekollere mensup olan filozoflardan her hangi birisi bir peygambere inanırsa, bunlardan meşşaî olanlara kelamcı ve işrâkî olanlara da tasavvufçu denir . Dolayısı ile işrâkî ve meşşaî ekol, bir peygambere inanmayan filozofların oluşturduğu ekollerdir. Onun bu iddiasına göre bir İslâm İşrâkîliği veya bir İslâm Meşşaîliği’nden bahsedilemez.

1-İşrâkîlik’in İslâm Felsefesi İçerisindeki Yeri

Yukarıda bahsettiğimiz görüşlerden hareketle, İşrâkîlik’in, tamamen İslâm öncesi dönemlerde yaşamış olan fikir akımlarının taraftarlarına verilen bir isim olarak kullanıldığı karşımıza çıkmaktadır. Ancak bu terimin müslüman filozoflar için de kullanıldığı bir gerçektir. Zira biraz önce de belirttiğimiz gibi, İslâm Düşüncesi’nde kullanılan İşrâkî terimi, Sühreverdî tarafından kurulmuş olan bir felsefe ekolünün adıdır. Bu durumda, hem İslâm öncesi bir İşrâkîlik ve hem de İslâm Felsefesi ekolü olarak bir İşrâkîlik’ten bahsetmemiz gerekmektedir. Ayrıca her iki felsefî ekol arasında da bir bağlantı bulunmaktadır.

İslâm Düşüncesi’nde, Sühreverdî’nin kurucusu olduğu kabul edilen İşrâkîlik, aslında daha önce Farabî (ö.950), İbn Sina (ö.1037), Batalyevsî (ö.1127) ve İbn Tufeyl (1186) gibi filozofların kurmayı denedikleri, ancak tam olarak sistemleştiremedikleri bir Doğu Felsefesi’nin son aşaması olarak da değerlendirilebilir. Zira İslâm Düşüncesi’nde İşrâk kavramını ilk defa ortaya atmış olan kişinin Farabî olduğu iddia edilmektedir. Farabî, yaptığı bir çok felsefe çalışmasının, aslında büyük ölçüde Yunan Felsefesi’nin tanıtılmasına hasredilmiş bir felsefe olduğunun farkındaydı. Bunun için o, bir gerçek Doğu Felsefesi, yani gerçek mânâda bir İslâm Felsefesi kurmanın gerekliliğine, ömrünün sonlarına doğru inanmıştı. Tasarladığı bu felsefeyi “doğuş”, “aydınlanma”, “ışık” ve “parlama” anlamına gelen “İşrâk” sözüyle ifade etmişti. Farabî’nin bu fikrinin, kendisinden sonra İbn Sina ve İbn Tufeyl tarafından savunulduğunu görmekteyiz. Ancak onlar da “İşrâkî Felsefe” diyebileceğimiz tam bir ekol oluşturamamışlardı . Hatta İbn Sina’nın böyle bir felsefe oluşturmak yolunda, büyük kısmı kaybolan ve yalnızca mantık bölümü günümüze kadar ulaşan bir eser yazdığı da bilinmektedir. Hikmetü’l-Meşrikiyyûn adındaki bu eserin mantıkla ilgili bölümü ise Mantıku’l-Meşrikiyyûn’dur. Ancak, Sühreverdî’ye gelinceye kadar tam anlamıyla bir ekol oluşumunu sağlayamadığı için, bu tür gayretleri sadece bir Doğu (İşrak) Felsefesi oluşturmak için yapılmış olan hazırlık çalışmaları olarak değerlendirebiliriz .

Bu düşünceyi felsefî bir sistem olarak Sühreverdî’nin gerçekleştirdiğini söyleyebiliriz. Yine de Sühreverdî’nin bu felsefesinin de, tam olarak özgün bir Doğu veya İslâm Felsefesi olduğu söylenemez. Çünkü yapı olarak İşrâkî Felsefe, Platon'un fikirleri, Yeni-Platonculuk, eski İran ve Mısır Felsefesi ile, Gazalî ve Tasavvuf’un karışımından meydana gelmiştir . Tabiî bu arada Sabiîlik ve Hint düşüncesini de göz ardı etmemek gerekir.

Bilgi meselesinde mantık ve akıl yürütme metoduna karşı olan İşrâkîlik’in, bilgi kaynakları olarak akıl üstü keşf, ilham ve sezgiye büyük değer verdiği görülmektedir. Bu özelliğinden dolayı da, İşrâkî Felsefe, Meşşâi Felsefe ile Tasavvuf arasında orta bir yer tutar .

İşrâkî Felsefenin, diğer dinî ve felsefî ekoller arasındaki yerini tespit etme hususunda, genel olarak fazla bir görüş farklılığı bulunmamaktadır. Şimdi, bu ekoller arasındaki bağlantıyı ve İşrâkîlik’in bunlar içerisindeki yerine bir göz atmak istiyoruz.

İslâm Düşüncesi’nde dinî ve felsefî akımlar olarak kabul edilen dört temel akım bulunmaktadır. Bunlar Meşşaîlik, İşrâkîlik, Tasavvuf ve Kelam’dır. Bu dört temel akımın, birbirleri ile olan alakası hakkında şöyle bir karşılaştırma yapabiliriz. Hakikati bir daire olarak düşünerek, bu daireyi bir çizgi ile önce dikey bir şekilde ikiye bölüp, sağ tarafına din ve sol tarafına da felsefe diyelim. Böylece hakikati din ve felsefe diye ikiye ayırmış oluruz. Sonra da enine bir çizgi çizip üst tarafına akıl ve alt tarafına da sezgi diyelim. Bunu yaptığımız zaman da din ve felsefeyi de ikiye ayırmak suretiyle hakikati dört parçaya ayırmış oluruz. Bu şekilde dinî ve felsefî dört akım olan Meşşaîlik, İşrâkîlik, Kelam ve Tasavvuf’u; din, felsefe, akıl ve sezgi çizgileri arasına yerleştirelim. Bu durumda karşımıza şöyle bir tablo çıkmaktadır: Din ve akıl çizgileri arasında Kelam; din ve sezgi çizgileri arasında Tasavvuf; felsefe ve akıl çizgileri arasında Meşşaîlik ve din ile sezgi çizgileri arasında ise İşrâkîlik yerini almış olur. Böylece Meşşaîlik, akla yakın olması sebebiyle Kelam ile, İşrâkîlik de sezgiye yakın olmasıyla Tasavvuf ile birleşmektedir. Aynı şekilde Meşşaîlik ile İşrâkîlik felsefe kısmında kalmaları sebebiyle, Kelam ile Tasavvuf ta din kısmında kalmak sureti ile bir birine yaklaşmaktadır. Bu yerleştirmede, Kelam ile İşrâkîlik ve Tasavvuf ile Meşşaîlik birbirine daha uzak gibi gözükmektedir . Bu bakımdan Kelam, naslardan uzaklaştığı ve hür bir şekilde hareket ettiği ölçüde Meşşaîlik’e yaklaştığı gibi, Tasavvuf da naslardan uzaklaştığı ölçüde İşrâkîlik’e yaklaşır. Bu yakınlık, bazan Selefiyye ve Tasavvuf’u eleştiren kelamcıların Meşşaîlik’e; selefî ve kelamcılara hücum eden sufîlerin de İşrâkîlik’e ilgi duymalarına sebep olur.

Yukarıda anlatmaya çalıştığımız dört temel dinî ve felsefî akımı, aralarındaki ilişki sebebiyle Taşköprülüzâde (ö.1561) de bir sınıflandırmaya tabi tutarak tarif etmeye çalışmıştır. Onun yapmış olduğu bu sınıflandırmaya göre; saf ve nazarî aklın, bütün problemleri çözebileceğini ve insan oğlunun akıldan başka bir rehbere ihtiyacı olmadığını savunanlara meşşaî denir. Aklı esas almakla birlikte, aklın ana hatlarıyla naslara bağlı kalması şartını kabul edenlere kelamcı denir. Keşf ve ilhamın her sırrı anlayıp, her müşkili halledeceğini savunanlara işrâkî denir. Ve son olarak da, keşf ve ilhamı esas almakla birlikte, ana hatlarıyla naslara bağlı kalanlara da tasavvufçu denir .

Biraz önce yapmış olduğumuz bu sınıflandırmaları da dikkate alarak, İşrâkîlik’in, en belirgin özelliğini şöyle açıklayabiliriz: Tasavvuf ile Meşşaîlik arasında orta bir yerde bulunan İşrâkî Felsefe, insanın mutlak hakikati ve ilâhî gerçeği işrâk yolu ile, yani bir iç aydınlanması şeklinde idrak edeceğini ileri sürmektedir. İşrâkî Felsefe’ye göre akıl insanı belli bir sınıra kadar götürebilir ancak nihaî hakikati kavrayamaz. Çünkü aklın kullandığı kavramlar sınırlı olduğu için, genel geçerliği olan doğruları elde edemez. Bu doğrulara ise ancak keşf, ilham ve sezgi ile ulaşılabilir .

İşrâkîlik’in bu görüşünden hareketle onu bir tasavvufî ekol şeklinde görmemekle birlikte, aralarındaki irtibatı da göz ardı etmemek gerekir. Zira hem Tasavvuf ve hem de İşrâkîlik, keşf ve ilhama dayalı ekollerdir. Bu itibarla, Tasavvuf ve İşrâkî Hikmet, Henry Corbin (ö.1978)’in iddiasına göre, ayrılmaz biçimde birleşmiştir . Ancak, aralarında şöyle bir fark bulunmaktadır: Tasavvuf’ta da esas olan keşf ve ilham olmasına rağmen, Tasavvuf’taki keşf ve ilham naslara bağlı olduğu halde, İşrâkîlikteki ilhamın naslara bağlı olup olmadığı hakkında farklı düşünenler bulunmaktadır. İbrahim Kasabbaşızâde gibi bazıları, İşrâkîlik’teki keşf ve ilhamın nasslara bağlı olmadığını iddia ederken , Taşköprülüzâde gibi bazıları da bu keşf ve ilhamın nasslara bağlı olduğunu ileri sürmektedir . Bu itibarla keşf ve manevî sezgiyi esas alan İşrâkîlik’i, tasavvufî felsefe ve yine aynı yolu takip eden tasavvufu da felsefî tasavvuf gibi bir ayrıma tabi tutanlar da bulunmaktadır . Şunu da belirtmek gerekir ki, İşrâkîlik’in savunduğu sezgi, Meşşaîler'in soyut "nazar"ının tam zıddı olan akıldışı (irrasyonel) sezgidir. Ancak bu sezgi, Tasavvufçuların benimsediği cezbe ve sekr hali olmayıp, tamamen manevî bir sezgidir Bu sezgiye, kalbe nüfûz etme manasında mükâşefe de denilmektedir.

İşrâkîlik’e göre insan, mükâşefe ile derece derece karanlıktan Nur'a doğru yükselir. Allah ise bütün ışıkların birleştiği ışık olup Nurlar Nuru (Nuru'l-Envâr) olarak kabul edilir. Tasavvuf ehlinin eğitimine benzer bir yoldan nefsini yetiştiren bir insan, bütün bu derecelerden geçer ve kendi çabasıyla hakikatlere ulaşır. Her mistik ruh, peygamberler gibi, sözlerin anlaşıldığı ve hakikatlerin görüldüğü Manâ Âlemi ile temasa geçer. İşte bu vecd haline işrâk adı verilir .

Bütün bu söylenenleri kısaca şöyle özetleyebiliriz: Kelam’ın Meşşaî ve Tasavvuf’un da İşrâkî Felsefe’ye olan yakınlığı, bilgi vasıtalarındaki usul beraberliğinden kaynaklanmaktadır. Kelam’da da, Meşşaî Felsefe’de de asıl olan akıl ve nazardır. Ancak Meşşaîlik’te akıl naslar karşısında tamamıyla hür ve serbest olduğu halde, kelamdaki akıl, çok genel çizgilerle de olsa naslara bağlı olup, tamamen hür değildir. Aynı şekilde, hem İşrâkîlik ve hem de Tasavvuf’ta esas olan keşf ve ilham olmasına rağmen; İşrâkîlik’teki ilham naslara bağlı değilken, Tasavvuf’taki ilham naslara bağlıdır .

2-İşrâkî Felsefe’nin Kaynakları

İşrâkî Felsefe’nin kaynağını tespit edebilmek için, önce felsefenin kaynaklarını bilmek gerekir. Ancak felsefenin kaynağını tespit ettikten sonra, bu kaynaklar içerisinde İslâm Felsefesi dediğimiz felsefî ekollerin kaynağını bulabiliriz.

Birçok felsefe tarihçisine göre felsefenin doğuş yeri tam olarak bilinememektedir. Bazı felsefe tarihçileri felsefenin vatanı olarak Yunan’ı göstermekte ve Yunanlıların ise Hindistan’dan geldiğini ve dolayısı ile felsefeyi de oradan getirdiklerini savunmaktadırlar . Bazıları da felsefenin ana vatanı olarak Eski Mezopotamya bölgesini ve bir kısmı da Eski Mısır’ı göstermektedir .

Bir başka görüş ise felsefenin ilahî kaynaklı olduğu şeklindedir. Bu iddiayı savunanlara göre, felsefeden ilk defa bahseden kişi, batılılarca Agathedemon diye isimlendirilen Şit Peygamber’dir. Bununla birlikte, Hermes’le özdeşleştirilen İdris Peygamber’i de felsefenin kurucusu şeklinde tanıtanlar bulunmaktadır. Hatta onlara göre Hermes filozofların babası (ebu’l-hükemâ) olarak kabul edilmektedir . Bazılarına göre ise felsefenin kurucusu Lokman Peygamber’dir. Bu iddiayı savunanlar Kur’an-ı Kerim’deki “Biz Lokman’a hikmet verdik” ayetini delil olarak ileri sürmektedirler. Bazılarına göre ise felsefenin kurucusu Pythagoras’a hocalık etmiş olan Davut peygamberdir. Bu peygamberlerden kaynaklanan felsefe, zamanla diğer milletlere ve onlardan da Yunanlılara geçmiş ve Yunanlılar da felsefî düşünceyi sistemli bir hale getirmişlerdir.

Felsefenin kaynağının tespitinde bir fikir birliği bulunmadığı gibi, İşrâkî Felsefe’nin kaynağını nereden aldığı ve siteminin nasıl oluştuğu problemi de tam olarak netleşebilmiş değildir. Bu yüzden de, İşrâkîlik’in kaynağı ile ilgili olarak farklı görüşler ileri sürülmektedir. Bu görüşleri bir araya getirdiğimiz zaman, İşrâkî Felsefe’nin kaynaklarını, kadim İran hikmeti Platon’un fikirleri, Yeni Eflatunculuk, Hermes ve Eski İran düşüncesinin oluşturduğunu söyleyenler olsa da, bu felsefenin doğuşuna etki eden Sabiîlik ve Hint metafiziği gibi başka kaynakların da bulunduğunu söyleyebiliriz. Bütün bu görüşlerden hareketle İşrâkî Felsefenin kaynaklarını şöyle bir sıralamaya tabi tutup inceleyebiliriz.

a- İslâmî Kaynakları

İşrâkî Felsefe’nin İslâmî kaynaklarını önce naslarda, daha sonra da diğer İslâm düşünürlerinin görüşlerinde aramamız gerekmektedir. Sühreverdî’nin, varlığı, nur kavramıyla açıklamaya çalışarak bir çeşit nur metafiziği yapmasında, Kur’an’daki “Allah göklerin ve yerin nurudur” gibi ayetlerin önemli bir yeri olduğu söylenebilir. Çünkü Sühreverdî’ye göre varlık, sadece nurun belli bir tertib üzere zuhur etmesinden oluşan hiyerarşik bir yapı görünümündedir. Bu görünümü sağlayan da yine nurdur. Nur cisimlere ârız olup, onların ortaya çıkmaları (zuhur)’nı sağlamaktadır .

Bir başka İslâmî kaynak da Sühreverdî’nin tenkit etmesine rağmen İslâm Meşşaîliği’dir diyebiliriz. Bu hususta Sühreverdî, özellikle İbn Sina’ya çok şey borçludur . Bu yüzden de İbn Sina’ya karşı daima saygılı olmaya çalışmıştır. Hatta kendisine; “sen mi üstünsün yoksa İbn Sina mı?” diye sorulması üzerine verdiği cevap, aslında Sühreverdî’nin İbn Sina’ya karşı saygısını göstermektedir. Çünkü bu soruya Sühreverdî; “bahse dayalı konularda İbn Sina ile ben, ya eşitiz, ya da ben ondan daha büyük olacağım. Fakat keşfe ve zevke dayalı ilimlerde ben ondan çok üstünüm” şeklinde cevap verdiğine dair iddialar bulunmaktadır . Bu sözleri ile Sühreverdî, İbn Sina’yı tamamen reddetmemekte ve onu da bir bilgin olarak kabul etmekte, ancak bilgi metotlarının farklı olduğunu belirtmektedir.

Sühreverdî’nin Meşşaîlik’ten etkilendiği konuların başında, varlıkların belli bir tertip üzere Allah’tan sudur etmesi görüşü gelmektedir. Bu nazariyede tamamen İslâm Meşşaîliği’nin etkisini görmek mümkündür. Sadece Meşşaîler’in “akıl” kavramı yerine, Sühreverdî “nur” kavramını yerleştirmiş ve tertip sırasında bazı değişiklikler yapmıştır. Bunun haricinde öz olarak herhangi bir farklılıktan bahsetmek mümkün değildir. Yıldızları ve felekler âlemini canlı kabul eden Sühreverdî, her feleğin nefsinin olduğunu ve kendi iradesiyle hareket ettiğini söyler . Bu görüşü ile de Meşşaîler’le fikir birliği içinde olduğu görülmektedir.

Gazalî tarafından yazılmış olan Mişkâtü’l-Envâr’daki nur fikrinin de İşrâkî Felsefe üzerinde etkili olduğu söylenebilir. Gazalî, İşrâkîlik’in zulmet, nur, zevk ve keşf gibi diğer temel kavramları yanında “işrâk” kelimesini ve türevlerini bilhassa bu eserinde kullanmış ve nurların tertibi hakkında Sühreverdî’den daha önce bahsetmiştir . Aynı şekilde İslâm mutasavvıflarından Bayezid el-Bistami (ö.848), Hallac-ı Mansur (ö.922) ve Ebu Sehl et-Tüsterî gibi tasavvufçuların da etkisini gözardı etmemek gerekir .

3 Yorumlar

2 Nisan 2009 20:00  

yazdığınız yazıdaki birtakım bilgileri kendi bildiğim tam olduğuna inandığım birtakım bilgilerle tamamladım.fakat bugün elime geçen İSMET ZEKİ EYUBOĞLU nun bilgelerin dilinden adlı eserinin dipnot kısmında kuranı kerimde bulunan birtakım yazıların bizzat platon görüşünden alındığını ve kuranın somut olarak yazılmış olduğunu okudum bu konuda bilgi verirseniz sevinirim....

Adsız
22 Mayıs 2009 17:23  

Böyle bir iddia tamamen asılsızdır. Zira h. II. asra kadar özellikle arap dünyasında sokrat, eflatun ve aristo gibi filozflar kesinlikle bilinmiyordu. Ayrıca onların eserleri de Bizans tarafından yasaklandığı için gizli yerlerde saklanıyordu. Harran ve Anadolu'nun güney kısımları Müslümanların eline geçtiği zaman, İslam'ın hoşgörüsü yüzünden eski yunan düşüncesi ortaya çıktı ve daha sonra da bu eserler arapçaya tercüme edildi. Dolayısıyla iddiaların ne tarihi ne de mantıki bir geçerliliği bulunmamaktadır.

Adsız
1 Nisan 2012 09:56  

Kur'anın hiçir ayeti şu veya bu kişilerin yorumlaması olamaz kur'anda dile getirilen düşünceler allahtan başka kimsenin açıklaması olamaz ki kur'an da dile getirilen düşünceler bile günümüz dünyası yeni yeni keşfediyor platon da kim oluyor da bu mucizevi şeyleri söylesin
Eğer kur'an platonun düüncelerinden alınmışsa o zaman bazı ayetlerin birbirleriyle çelişmesi gerekmiyor mu?sıkıysa şuan bir ayeti değiştirilsin.bir de BAZI KİŞİLERİN ORTAYA ATTIĞI HER ŞEYE İTİMAT ETMEYİN İLK ÖNCE KUR'ANI ANLYINDA SONRA KONUŞUN

abone ol

Abone olun güncellemeler posta kutunuza gelsin:

Google takip

  • Gizlilik Politikası ve Şartlar
  •   © Felsefeye giriş bu bir felsefe blogudur by düşündüren sözler 2007

    Back to TOP