Türk Felsefesinin İmkanı Üzerine

Rahmi Karakuş

Türkiye’de farklı tarzlarda nitelendirilmekle birlikte bir felsefe etkinliği vardır. Varolan felsefe etkinliği dayandığı zeminler, ilgilendiği sorunlar, elde ettiği birikimler ve yöneldiği hedefler bakımından yaklaşık bir asırdır da düzenli olmamakla birlikte kısa aralıklarla sorgulanmaktadır. Bir felsefe geleneği oluşturmak veya mevcut düşünce gelenekleri ile bağlantılı olarak yeniden yapılandırma gayretleri ile felsefe etkinliğimiz kendini dünya felsefeleri ile mukayese etmeye ve dünya felsefesi içindeki yerini görmeye de çalışmaktadır. Bütün bu çalışmaların başlangıçta ‘Bizde Felsefe’, veya ‘Türkiye’de Felsefe’ şeklinde yapılırken son zamanlarda Türk Felsefesi başlığı ile yapılmakta oluşu -deyimin muhtevası için düşünülenler farklı olmakla birlikte- felsefe etkinliğimizin kendine güveninin oluştuğu şeklinde anlaşılabilir. Bu deyimle kastedilenlerin ortak yönü –her ne kadar bazıları Türkçe’yi felsefe için yeterli görmese de- Türkçe’de yürütülen felsefe etkinliğidir.

Diğer konular söz konusu olduğunda zaman zaman kendini gizleyen yanlı bir bakış açısı ile bazı çalışma tarz, konu ve türlerini felsefe olarak kabul etmeyen anlayışlar olduğu da görülebilmektedir. Hatta felsefeciliği ve felsefe öğretimini ancak belli türden kişilerin vermesi gerektiği şeklindeki bir yaklaşımla bir sınıf teşekkülü veya uzmanlık taassubu fikrini uyandıran yaklaşımlar sezilmektedir.

Felsefe eğitiminin orta ve yüksek okullarda yer almasından bu yana süren bir ayrılıkla felsefeyi İslam felsefesi/İslam Düşüncesi ekseninde anlayanlarla Batı Düşüncesi/Aydınlanma akımı veya Batı Düşüncesi/Yeni-Pozitivizm/Analitik felsefe şeklinde düşünenlerin bir mücadele içinde oldukları ve hatta Z.Direk’in ifadesi ile ‘kutuplaşma’ içinde oldukları görülmektedir. Felsefe etkinliğini belli bir akıma, belli bir alana, belli bir medeniyet çevresine ve belli bir tarihsel döneme hasretmenin meşruiyetini sorgulamaksızın savunulan bu görüşlerin değerlendirmesi bu yazının konusu dışındadır.

Türk felsefesi başlığı ile yapılan bir soruşturmada felsefe adına belli bir kararın zemin alınması normal karşılanmalıdır. Felsefenin ne tür bir etkinlik olduğu, neleri nasıl ele aldığı, diğer alanlardan, gerek konu ve gerekse işleyiş olarak farkının ne olduğu açık veya dolaylı bir biçimde bu tür soruşturmalarda barındığı görülebilir. Felsefe adına belirlenen özellikler de ister istemez mevcut işleyiş ve birikimi buna göre yargılayan bir hal almakta ve bir kısım çalışmaları felsefe dışı kabul etmektedir. Ancak bu durumun ilk sakıncası Türk felsefesi deyimi ile bir gelenek oluşturmayı veya bir geleneğe eklemlenmeyi hedeflerken, bu tip bir yaklaşımın ilk sakıncası bindiği dalı kesmek anlamına gelmektedir. Felsefe çalışmalarının dar bir özellikler alanına hapsedilmesi belli bir ekolü geliştirebilirse de gelenek oluşturma için lazım olan fikri çoğulcuğu imkansızlaştıracaktır. Kaldı ki günümüzde felsefî olan ile olmayanı akademik kriterlerle bile belirlemenin sakıncalarına dahi işaret edilmektedir. Oysa felsefeyi “Evrensel felsefe diye bir şey yoktur; ama felsefe sorunları evrensel olabilir. Bu sorunlar, mutlaka belli bir dil-kültürde ele alınır ise o dil-kültürün az ya da çok damgasını taşır. Bu damga, kimi zaman doğrudan doğruya sorunun varlığını bile belirler. Bu yüzden her felsefe sorununun bile evrensel olduğu söylenemez” veya “Biricik bir felsefe (felsefe tarzı: felsefe yolu) yok felsefeler, vardır. Her felsefenin kendisiyle yapıldığı herhangi bir doğal dil de bile biricik bir felsefe yok, felsefeler vardır.” y a d a“ Çok sayıda felsefelerin, felsefe tiplerinin birlikte yer aldıkları alan olarak felsefe b) Belli bir felsefe anlayışının, felsefe tipinin adı olarak felsefe” şeklinde anlamak da mümkündür. Bu tür bir bakış açısı felsefe hayatımızı sorgularken daha başlangıçta felsefe nedir sorusuna takılmadan ilerlemeyi sağlayacaktır.

Herhangi bir nesnenin olduğu gibi herhangi bir etkinliğin de tam tanımını, eskilerin deyimi ile ‘efradını cami(ferlerini kapsan) ağyarını mani (diğerlerini dışarıda bırakan)’ bir tanımını yapmak mümkün değildir. Aynı güçlük tanım yerine tasviri esas aldığımızda da geçerlidir. Fakat yine de binlerce yıldır farklı kültür çevrelerinde yürütülmekte olup somut ürünleri ile bugüne ulaşmış bir felsefe etkinliği vardır. Felsefî olanı belirlemek için döngüsel görünümüne rağmen işe yarayan açıklama ‘Felsefe, filozofların yaptığı şeyin adıdır ve filozoflar felsefe yapanlardır’ olmaktadır. Bu sebeple felsefe yaparken ihtiyaç duyulan en önemli şey belli bir felsefeye/filozofa değil her felsefeye/filozofa açık olmayı ihmal etmemektir.

Türk felsefe hayatının bugünü söz konusu olduğunda içinde bulunduğu bir takım sıkıntılardan söz edilebilir. Bunların başında –farklı anlaşılmakla birlikte terimler ve dil gelmektedir. Diğer sorunlar da bununla bağlantılı veya aynı gerekçenin zamanla ortaya çıkardığı sonuçlar olarak anlaşılabilir.

Türkiye’de yaklaşık iki yüz yıldır süren batılılaşma çabaları, kendi kültürel geçmişimizle ilişkinin kopmasına veya bazen kutsallaştırılmasına sebebiyet vermiştir. Felsefe hayatımızdaki her sorun (yukarıda ifade edilen terim ve dil sorunu da) bu konun bir parçası olarak ortaya çıkmıştır.

Bilindiği gibi yenilginin yarattığı olumsuzlukları gidermek maksadıyla yönelmiş olduğumuz batı dünyasının müspet bilim ve teknolojisine talip olurken aynı zamanda değerler dünyasına da uzak durulamamıştır. Bu yönelişin içinde yer alan tarafların bir kısmı felsefe ve bilim etkinliğini Türkçe’nin o günkü terim dünyası ile sürdürmesini ve geleneğin içinde yer alan Arapça’nın imkanlarını kullanmak gerektiğini savunurken, buna yakın bir diğer görüş mevcudu korumak ama yeniyi Türkçe’nin kendi içinden bulmayı tercih etmiştir. Karşı görüş ise Cumhuriyet yıllarında politik gücü de arkasına alarak dili baştan sona ‘öz’ veya ‘arı’laştırmayı tercih etmiş ve Arapça ve Farsça kaynaklı terimleri bugün kullanılmayan İslamlık öncesi Türkçe’den veya mevcut Türkçe kelimelerden türetmek yoluyla elden geçirmiştir. Hatta bilim felsefe terimlerinin dünya ile ortaklığını sağlamak düşüncesi ile Latince ve Grekçe’nin esas alınması gerektiğini savunanlar da olmuştur. Bugün daha çok ikincisinin galip geldiğini söylemek gerekir. Bu durum Türk felsefesinde büyük bir anlama sorunu yaratmıştır. Bazen ‘bizde felsefe olmadığı için terimlerimiz yetersiz’ bazen de ‘terimlerimiz yetersiz olduğu için felsefe yapamıyoruz’ gibi garip bir çaresizlik veya duygu karmaşası hali yaratılmıştır.

Bugün çeviri eserlerde felsefî kavrayış farklarını vurgulamak için çevirmenlerin bazen kendilerince uydurdukları terimlere dahi sıklıkla rastlamak mümkündür. Oysa “felsefî kavramları adlandırmak için kullanılan adların felsefî düşünce tarafından haklılaştırılması gerekir ve bu zor bir iştir. Eski adları bir tarafa fırlatıp atmak kolaydır. Ama onların yerine keyfi olarak başka bir ad geçirme cüreti, düşüncenin travması ve felce uğraması tehlikesini göze almış demektir. Dilin hayatını tepeden inme bir darbe ile değiştirmeye çalışmak, düşüncenin yaratıcılığına katı ve anlaşılmaz sınırlar koymaktır. Saf ya da arı bir dile duyulan özlem metafizik bir sanrıdır, çünkü bulaşma ve farklılaşma dilin yaratıcılığının olanaklarıdır.”

Türk felsefesi adlandırmasındaki Türk kelimesi ile Türkiye ve Türkçe merkezli bir değerlendirme kastedilmektedir.Burada Türkçe ile de XIX. yüzyıldan başlayarak İstanbul ve Anadolu esaslı bir temel ve gelişim gösteren Türkçe dil dünyasının geçmişi dışarıda tutularak XX.yüzyıldaki batı kolu öne çıkarılmaktadır. Bu kayıtların dışına çıkıldığında tarihin uzak zamanlarına gitmeksizin Türk ve Türkçe’nin dünyası oldukça geniştir. İ.Kara’nın işaret ettiği gibi XIX. yüzyılda “dilin merkezi İstanbul ve Anadolu olmakla beraber Türkçe düşünce ürünlerinin ortaya çıktığı coğrafya ve mekanlar bugünkü muhayyilemizi zorlayacak genişliktedir: Kazan, Buhara, Taşkent, Bahçesaray, Orenburg, Bakü, Kahire, İskenderiye, Şam, Bağdat, Paris, Londra, Cenevre, Moskova,Sofya, Selanik …” Üstelik bu dil XI.yüzyılda etimolojik ve semantik bilgiler taşıyan sözlüğünü de ortaya koymuş bir dildir. Türk felsefesi deyişindeki Türk kelimesinin vurgusunu herhangi bir ideolojinin emrine vermeksizin yirminci yüzyıl Türkiye Türkçe’sini ve bu dilde yetişenlerin, bu dildeki felsefî ürünlerini kapsayacak şekilde anlamak mümkündür. Ancak bugün Türk felsefesi kavramını kültürel dilsel merkezli anlamakla beraber felsefî ürünler ve felsefeciler olarak genişletmek ve tarih ve coğrafyaya yayma imkanımız şimdilerde daha kolaydır. Siyasi ve teknolojik gelişmeler bunu sağlayacak elverişliliktedir. Türk felsefesi etkinliğini Türkçe’nin doğu kolundaki dil ve düşünce ürünleri ile zenginleştirmek mümkündür. Ancak Türkiye’deki felsefe etkinliği yönünü tamamen batıya çevirmiş görünmektedir.

Türk felsefe hayatının bir diğer problemi XI.- XII. yüzyıllarda ortaya çıkan bir yaklaşımın felsefeye kültür içinde verdiği (dinî) değerdir. Bilindiği gibi İslam dünyası “philo-sophia/ philosophos”u bazen felasife/feylosof şeklinde bazen de hikmet/hakîm şeklinde anlayarak kullanmıştır.Sophia ile hikmet anlam olarak birbirinin yerine kullanılabilir gözükürken kendini daha mütevazi bir seviyede düşünen ‘philosophia’ ile Kur’an’ın ‘hikmeti’nin birbirinin yerine kullanılması dinle felsefeyi eşit konumu getirmiştir. Bunu destekleyen felsefe/filozof ve din/peygamber mukayeseleri (özellikle Farabi, İbn Sina ve Gazali sonrasında İbn Rüşd) ile felsefe din mücadelesi halini almıştır. Gazali ile özdeşleştirilmiş ünlü felsefe karşıtlığı, zamanla kalıcılaşmış ve ‘felasife’ veya ‘feylosof’ küfür ya da en azından hafifmeşrep, kalender anlamına gelir olmuştur. O, sloganlaşmış şekliyle küfürle iştigal etmedir, zındıklıktır ve dinin aleyhine çalışan bir etkinliktir. Özellikle kelam ve tasavvuf çevrelerinde hakim olan bu yaklaşım toplumun ortak zihniyeti gibidir. Burada Tanzimat’a gelinceye kadar felsefe ile ilgilenilmediği ve felsefenin Gazali sonrasında ortadan kalktığı gibi indirgemeci bir görüşü savunmak elbette söz konusu değildir. Dile getirilmek istenen sadece felsefe ile uğraşmanın toplum nezdindeki olumsuz itibarıdır. Ayrıca Gazali’nin eleştirileri ile mahkum edilen belli bir tarz felsefedir ki o bile yeterince başarılı olamamış, belli bir seviye de olsa hem müstakil olarak, hem de problemler ve bazı fikirler bakımından kelam ve tasavvuf alanında yaşamıştır. Yunan Tarzı Felsefe veya Meşşailik veya Aristoculuk olarak adlandırılan bu akımın dışında tasavvuf içinde yürütülen felsefenin henüz işlendiği sorgulandığı söylenemez .

Türk düşünce tarihinin en zengin literatür veya alanlarından biri olan tasavvuf ne yazık ki felsefecilerimizin büyük bir kısmının değişik sebeplerle görmezden geldiği, ‘dinî alan’, ‘dinî felsefe’ veya tam tersi olarak ‘felsefeden korunması gereken özel ve müstakil bir alan’ olarak durmaktadır. Tasavvufun çok sayıda ekolü ve edebi alanlara yayılmış ve sindirilmiş olmaklığı ve mantıklılık (?) kaygısı içinde olmayışı bir engel gibi anlaşılmamalıdır. Bu alanın problem soruşturması bakımından, özellikle yakın tarihlerin felsefe yapma örnekleri ile (yorumsamacılık,fenomenoloji, varoluşculuk gibi) ele alınması dünya felsefesine katımız açısından da büyük bir bakir birikimdir.

Felsefenin dine karşı veya zararlı bir etkinlik olduğu anlayışı ortadan kalkmamakla birlikte bugün etkili değildir. Ancak dinle felsefe arasındaki ilişkiyi ortaçağdaki gibi veya yakın zamanların felsefî anlayışlarından yeni pozitivizmi gibi anlamanın da bir takım sıkıntılar yaratacağı ortadadır.Her şeyden önce böyle bir anlayış dini ilgilendirmeyen konularda felsefe soruşturmalarını gerekli görmeyerek dışlayacak veya her düşünceyi dinle ilişkilendirdiği için farklı düşünme tarzlarını felsefe olarak görmeyip reddedecektir.

Diğer bir sorun da Batıda gelişen bazı felsefe akımları ile bilim çevrelerinin felsefeye yaptıkları eleştiriler neticesinde ortaya çıkan bir anlayıştan kaynaklanmaktadır. Bu da ‘bilim insanlık sorunlarını çözmeye yeter, metafizik saçmalıklara gerek yok’ şeklinde vulgarize edilebilecek görüştür. Felsefenin kendi geçmişindeki bazı olumsuz özelliklerinden kurtulamadığı bir ortamda bilakis onun canlandırılmasına çalışılırken böyle bir anlayış ilginç bir durumdur. Yeterli kesafette bilim etkinliğinin olmadığı bir kültürel ortamda bilime bu tarz bir paye vermek naiv bir tutum olmaktan fazla bir anlam ifade etmese gerektir. Bilimsel bilgi üretimini, bilimsellik niteliğini yaygınlaştırmadan felsefeyi ‘bilimsel felsefe’ şeklinde anlamak hem bilimsiz hem de şartlar gereği tarihsel anlamda felsefe birikimi eksik olarak felsefe yapmaya çalışmak demektir. Böylece felsefe yerine bilimin yeterli görülmesi, en hafifinden felsefenin bilimin yardımcı disiplini gibi algılanması felsefecileri ve felsefe çalışmalarını önemsizleştirmiştir. Tıpkı dil konusunda olduğu gibi burada da politik güç kendisini hissettirmiş gibidir.

Türk felsefesinin önünde duran sorunlardan biri genel olarak felsefenin de sorunu olan felsefî düşüncenin kökleri meselesidir. Özellikle on dokuzuncu ve yirminci yüzyıllar boyunca hararetle savunulan ana tez felsefenin bir Yunan medeniyeti eseri olduğu şeklindendir. 18. yüzyıl kaynaklı bu anlayışı Z. Direk R.Bernasconi’ye dayanarak şöyle özetliyor: “ Eski Yunanlıların felsefeyi Mısırlılardan öğrendikleri görüşü, Warburton’un 1738 tarihinde dediği gibi, ‘Antik Çağ’la ilgili
bilinen en sağlam olguydu.’ Oysa Hegel, bu tarihin üstünden henüz bir yüzyıl dahi geçmeden yeni ortodoks pozisyonu, felsefenin Eski Yunan’da başladığını ilan eder. Onsekizinci yüzyılın son çeyreğinde geçerli uzlaşma, Yunanlıların başka halklardan hiçbir şey öğrenmiş olamayacaklarıdır.

Felsefenin Eski Yunan’da başladığı fikri, 18. yüzyılın sonunda yerleşti. Yunan felsefesinin özerkliğini ilk savunan Dietrich Tiedemann’ın Geist der spekulativen Philosophie von Thales bis Socrates 1791 yılında yayınlandı ve bu eserin ardından, Wilhelm Tenneman’ın onbir ciltlik Geschichte der Philosophie adlı felsefe tarihi piyasaya çıktı. Tenneman, Tiedemann’ın projesini tüm Batı tarihine yaymaktaydı. Felsefe tarihinin yeniden yazıldığı bu an, Avrupalıların diğer kültürleri inşa ettiği andır.

Diğer kültürlerin inşa edilmesini takip eden son iki yüzyıldır felsefe aile içi bir mesele olarak anlatılır. Oysa Batı felsefesinin yeniden kurulmasını başka kültürlerle karşılaşmalar tetiklemiştir.”

Buna göre felsefe Yunandan bugünkü Batıya intikal ederek gelmiş bir batı medeniyeti ürünüdür. Felsefenin tarihsel gelişiminde İslam dünyası birkaç düşünürü ile aracılık etmiş ve fakat ona bir katkısı olmayan emanetçiler konumunda görülmüştür. Bu düşüncenin gerçeği yansıtmaktan çok yapay olduğu son zamanlardaki bir kısım çalışmalarla ortaya konmuş ve bunlar Türk okuyucusuna da sunulmuştur. Böyle bir anlayışın sakıncalarından biri ne yapılırsa yapılsın felsefî düşüncenin dışında kalmaktır. Çünkü yunanda felsefî düşünceyi ortaya çıkaran sebepler tarihî olarak biricik sebeplerdir ve bir başka medeniyetler tarafından yaşanamazlar. Diğer kültür çevreleri içinde ortaya konmuş ürünlerin felsefe olarak görülmemesi, daima geride kalmayı da beraberinde getirmekte ve felsefe etkinliğine katılmak için bu batılı birikime bağlı kalma zorunluluğu ortaya çıkmaktadır. Batı dışındaki kültür çevrelerinin düşünce ürünleri dinî, mistik özelliktedir ve onlar felsefî düşüncenin ortaya çıkardığı bilim-teknoloji, siyaset vb. sonuçları ortaya çıkaramadıklarından insanlığın gelişmemiş aşamasını yansıtırlar. Bu anlayışın felsefe etkinliğine katılmak isteyen birinin kendi kültürel geçmişine yabancılaşmasını ortaya çıkaracağı da aşikardır.

*Yukarıdaki soruna bağlı ve onunla kısmen iç içe bir diğer sorun Türk felsefesi deyimi ile daha ziyade yakın zamanlarda batılı felsefe birikimi ile tanışmış felsefecilerimizin felsefe eyleme ve ürünleri kastedilmektedir. Bu anlayışın temelinde Türklerin bütün İslam dünyası gibi onikinci yüzyılla birlikte felsefeden uzaklaştıkları yargısı yatmaktadır. Onikinci yüzyılla birlikte felsefenin
A.Arslan’ın deyimi ile Yunan Tarzı felsefenin olumsuz değerlendirmelerle gözden düşürülmesi söz konusudur. Bu genel olarak felsefe adına teşmil edilmiş bir olumsuzluk olarak süre gelmiştir. Ancak felsefe eylemini belli bir felsefe tarzına kilitlemeksizin ele aldığımızda felsefî düşüncenin kültürel geçmişimizde olmadığı söylenemez. Buna dinî felsefe, mistik felsefe, teosofi gibi adlar verilebilir.

Hatta haşiye ve şerhlerle devam etmiş bir ortaçağ tarzı felsefe de denebilir. Fakat felsefî düşüncenin her türlüsü ile bu kültür dünyasından ortadan kalktığı mesnetsiz bir iddiadır. H.Poyraz’ın değerlendirmesi ile “İlkin, bir şeyin mevcut olmadığını söyleyebilmek için, onun mevcut olduğu durumların gözlemlenmesi gerekir. Aksi halde olmayan bir şeyin varolmadığını dile bile getirmeyiz: Olmayan bir şeyi düşünmek mümkün değildir. Bu nedenle, dilde mevcut olmayan bir şeyin, ne varlığından ne de yokluğundan söz edilebilir. Dolayısıyla felsefenin bir kültür içerisindeki varlığı ya da yokluğu hükmü, ancak bir felsefe yapma tarzına göre verilebilir. Bu felsefe yapma tarzı, belli bir felsefe tasarımını gerekli kıldığından, hükmümüz bu tasarımla sınırlı kalacaktır. Osmanlı’da felsefenin olmadığı tezi de, Batılı anlamda bir felsefe tasarımı ile mukayese edilerek verilmektedir.

Bu iki yönden sakıncalıdır. (1) Çünkü felsefe yapmanın tek bir Batılı tarzı yoktur. (2) felsefeyi kültürün billurlaşmış bir biçimi olarak düşündüğümüzde, farklı kültürlerin farklı felsefe yapma tarzları olabilir.

Bu iki yönden bakıldığında, Osmanlı’da tehafütler zinciri olarak devam eden İslam Felsefesi geleneğini yok sayamayacağımız gibi, kelam ve tasavvufu da, bizim felsefe geleneğimiz içinde düşünebiliriz. Ayrıca Osmanlı’daki siyasete ve ahlaka dair eserlerin bu çerçeveden değerlendirilmesi, kanaatimize göre daha sağlıklı olacaktır. Bu nedenle ‘Osmanlı’da felsefe yoktur’ cümlesini yalnızca belli bir felsefe yapma tarzını kastederek söyleyebiliriz. Bu durumda söylenen, başka bir kültürde varolan felsefenin Osmanlı’da olmadığıdır.”

*Türk felsefesi deyimi ile batı felsefesine bağlanmanın, dolayısıyla İslam felsefesi adlandırmasının kapsamından çıkmanın ortaya çıkardığı durumun bilincinde olmak gerekir. İslam felsefesi deyimi ortaçağlara bağlı zaman sınırları ile düşünülmeyecekse yirminci yüzyıl başına kadar Türk felsefesi kavramı içindedir. Burada kastedilen Osmanlı devletinin siyasi belirleyiciliği dolayısıyla İstanbul’un
kültür merkez olmasıdır. Diğer taraftan yirminci yüzyılın başlarına kadar gelen bu birikimin içine ilk ve ortaçağ itibarıyla batı ve doğal olarak bütün İslam dünyası varken Türk felsefesini yirminci yüzyılla -özellikle Cumhuriyetle- başlatmak ve bunu modern felsefe ile istikamet kazanmış batı felsefesinin bir kolu ile bütünleştirmeye çalışmak düşünce evrenini daraltmak anlamına gelecektir.

Oysa Türk felsefesi adlandırmasında ilkçağdan başlayarak bugünkü batı felsefesi ile İslam felsefesinin birikimini bir arada olduğunu unutmamak gerekir. Böylece Türk felsefesi ile felsefe tarihi birikimi açısından neredeyse bütün dünyanın felsefe birikimini zemin olarak kullanan bir felsefe etkinliği gerçekleştirmek manasına gelecektir. Ancak Türkiye’nin uluslar arası şartlar dolayısıyla gelişen sebeplerle İslam dünyasının merkezliğinden çekilmesi akademik çalışmalara da
yansımış görünmektedir. Öyle ki batılı akademik çalışmalarda Türkiye’deki düşünce etkinlikleri İslam düşüncesi içinde değerlendirilmez olmuştur.


Diğer taraftan Türkiye dışındaki İslam ülkelerinin yaptığı İslam felsefesi çalışmalarında da benzer bir yaklaşım görülür. Bu çalışmaların işaret edilmesi gereken en önemli özelliği İslam felsefesinin klasik çağlarına dair değerlendirmelerinde ortaya çıkmaktadır.M.M.Şerif’in yönetiminde hazırlanmış olan İslam Düşüncesi Tarihi adlı eserde İslam dünyasındaki düşünce etkinliklerine
başlamadan önce İslam öncesi Hint, Çin İran, Arap, Süryani ve Yunan düşüncelerine yer verilirken İslam öncesi Türk düşüncesi yer almamaktadır. İslam düşüncesini Arap ve Arapça merkezli bir oluşum olarak kabul eden bu ve benzeri yaklaşımların karşısına benzer bir ırkçı veya kültürel ırkçılıkla çıkmanın batı dünyasında felsefî düşünceyi Yunanla özdeşleştirmekten farklı bir yanı olmasa gerektir. Türk felsefesinde felsefî düşüncenin kökleri bakımından Türk kültürünün şekillendiği tüm ortamların olabildiğince izlenmesi gereklidir. Ancak Türkiye’de İslam öncesi
kültürel unsurların felsefî açıdan ele alınmamış ve alınmıyor oluşları büyük bir eksikliktir. Bu dönemlerin bazı önemli dinî ve fikrî unsurlarının avamileşmiş geleneğin veya bir kısım siyasi-ideolojik çevrelerin elinde değersizleştirilmiş olmaları, onları bu şekilde kullananların suçu olmasa gerektir. İslam öncesi döneme yönelik felsefî ilgilerin başta Türkçe üzerinden yürütülmesi, başta
Türkçe’nin felsefî kabiliyetini ortaya koyacak ve akabinde felsefî kavrayışımızda Türk Felsefe adlandırmasını daha özgün hale getirecektir.

Türk felsefesinin bir diğer sorunu felsefe eğitimi ile ilgilidir. Orta dereceli okullarda okutulan felsefe eğitimi içerik olarak bir tarafa üniversite giriş sınavı için değeri açısından tam bir itibarsızlık örneği sunmaktadır. Sı8nav sisteminin gereği olarak düşünülmekle beraber felsefe sorusu olarak öğrenciye sunulan soruların felsefe derslerini takip etmeyi gerektirmeyecek biçimde oluşu ilginçtir.

Üstelik özellikle felsefe dersinin liselerin son sınıfında olması ve bu dönemde öğrencilerin sınav hazırlığı içinde oluşları sınava hazırlık bakımından önemsenen dersler içine felsefe dersinin girmeyişi de ayrı bir prestij kaybı yaratmaktadır. Lise eğitimi sırasındaki felsefe dersi içeriği ayrı bir değerlendirme konusu olacak kadar önemli ve çok unsurludur. Burada üniversite eğitimi açısından sorunu incelemek tercih edilecektir.

Felsefe bölümlerimizin her ne kadar programları birbirine yakın olmakla birlikte bölümlerin felsefe içinde belli bir akıma veya döneme bağlı kalmaları söz konusudur. Bu felsefeye özgü olarak normal karşılanabilir. Fakat bu durum felsefe öğrenimi için gelen öğrencilerin tür bir felsefe anlayışına muhatap olduklarını bilmeksizin bölümlere girişlerinin düşünülmesini gerektirmektedir. Oysa felsefe etkinliği diğer disiplinlerden farklı olarak günümüzün pedagojik ve akademik formatlarını aşan bir özelliğe sahiptir. Her ne kadar Kantvari bir yaklaşımla ‘felsefe yapmak öğretilir’ yargısı felsefe eğitimi için ortalama öğretim bilgilerinin belirlenebileceğini çağrıştırsa da bunun aksini mevcut felsefeye giriş kitaplarına bir göz atmakla anlamak mümkündür. Böyle olunca öğrencilerin karşılaştıkları felsefe birikimi ve felsefe tarzını tek felsefe birikimi ve tarzı olarak kazanmalarının çarelerini düşünmek gerekmektedir. söz konusudur. Bu sebeple felsefe bölümlerinde hem farklı felsefe yapmanın temsilcilerine hem de bölümler arasında dönemlik misafir öğretim elemanı uygulamasının işlerlik kazandırılması çalışılması diğer dallara göre çok daha elzemdir.

Diğer bir konu da felsefe derslerinin başta sosyal bilimler olmak üzere felsefe dışındaki bölümlere sınırlı derecede açık oluşudur. Ülkemizdeki bilim ve akademik kavrayış yüzeysel bir pozitivizm sergilediğinden felsefî düşünceye en çok ihtiyaç duyacak bölümlerde dahi yeterli felsefe dersi olduğu söylenemez. Bir zihni tutum olmak bakımından analitik düşünmenin kazandırılacağı yer yüksek öğrenim olması gerekirken bugün üniversitelerimiz alelade manasıyla meslek edindirme okulları haline gelmiş durumdadır.

2 Yorumlar

mahir kanık
3 Ocak 2009 19:11  

lisedeyken felsefe dersi 2 saatti ve öss çalıştığımız için hiç ilgilenmezdik.gerçi müfredatta da felsefe nedir gibi soruların yanıtından çok felsefe akımları felsefe tarihi gibi konular üzerinde durulurdu.şimdi eğitim fakültesindeki arkadaşlarla konuşuyorum 2 saat felsefe dersi var fakat gelen tepkiler başka işimiz gücümüz yok comte ile hegel ile uğraşıyoruz şeklinde. bence eğitim sistemizimiz bir reforma ihtiyacı var büyük bir reforma ilköğretimde felsefenin temeli atılmalı..aksi halde gereksiz saçmalık olarak görülmeye devam edecek.ya da dinden çıkarsın gibi tepkiler süregidecek bu üniversite bile olsa değişmez ki gazali felsefesi hala etkili değil mi düşünmeden edemiyor insan.......

5 Şubat 2009 19:20  

AHİR KARDEŞİM...
düşünmeden edemiyor insan.......Die bitirdiğin
yorumunu okudum...
İşde bu yüzden varlığın seninle gurur duyuyor...İnsanın varlığnı şımartmasının tek yolu düşündünü hissetmesidir. ve DÜŞÜNÜYORUZ Öleyse varız!!! PAYLAŞIM için tşk.

abone ol

Abone olun güncellemeler posta kutunuza gelsin:

Google takip

  • Gizlilik Politikası ve Şartlar
  •   © Felsefeye giriş bu bir felsefe blogudur by düşündüren sözler 2007

    Back to TOP