HÜRRİYET VE OTORİTE

NECATI ÖNER

İlk bakışta birbiri ile uyuşmaz gibi görünen hürriyet ve otorite kavramları arasında sıkı bir ilişki vardır. Bir taraftan otoritesiz hürriyet bilincine varılamaz, diğer taraftan hürriyet otoriteyi gerekli kılar.

insan hürriyet alanının sınırlı olduğu gerek tecrübe ile ve gerek felsefî düşünce ile açıkça anlaşılır. Bir ingiliz yazarın dediği gibi "nasıl duvarsız oda olmazsa sınırsız hürriyet de olmaz". Sınırsız hürriyet ancak mutlak varlık olan Allah için söz konusu olur. insan hürriyetinin bilincine hürriyetsizliği duyunca varır. Hürriyetsizlik hali hürriyetin engellendiğinde ortaya çıkar, engel hürriyet halinin sınırını oluşturur. Her insan zaman zaman hürriyetsizlik halini yaşar.

En genel anlamda hürriyet bir insanın istediği şeyi yapıp veya yapmama iktidarıdır. Bunu gerçekleştiremediği an hürriyetsizliğini hisseder, böylece kendisinde hürriyet bilinci doğar. Hürriyetin, daha doğru ifade ile, hürriyetlerin sınırlanmasında otorite söz konusu olur, hürriyetlerin sınırını tayin eden bir otoritedir, insanın çeşitli hürriyet alanları vardır: Gıdalanma, inanma, gezip-tozma, öğrenme, ifade etme, mülk edinme vs. hep insanın faaliyet alanlarıdır. Yani onun hürriyet alanlarıdır.

Klasik hukuk kitaplarında hürriyet sınıflamaları bu alanlar göz önüne alınarak yapılır. Genellikle hürriyet teoricileri, hürriyetleri maddî hürriyetler ve manevî hürriyetler diye iki kategoride incelerler. Maddî hürriyetlerin içine, barınma, çalışma, mülk edinme, seyahat, üretim, tüketim hürriyetleri girer. Manevî hürriyetler ise ikiye ayrılır:

1- Din hürriyeti,
2- Düşünce hürriyeti.

Din hürriyeti bir kişinin inandığı dinin gereklerini yerine getirebilme serbestliğidir.

Düşünce hürriyeti bir ferdin düşüncelerini açıklayabilme serbestisidir. Bunun içine öğrenim ve öğretim hürriyeti, basın-yayın hürriyeti, toplanma, gösteri yapma hürriyeti girer. Düşünce hürriyeti aslında ifade hürriyetidir. Kişinin fikirlerini, yazılı veya sözlü olarak veya gösteri şeklinde serbestçe ifade etme halidir.

însan hürriyetlerini sınırlayan engeller ya dinden veya toplumdan gelir. Dinden gelen engeli koyan Allah'dır. Toplumdan gelen engeli koyan insandır. Dinden gelen sınırlamanın otoritesi Allah, toplumdan gelen engelin otoritesi insanı temsilen devlet ve kollektif bilinçtir, tiki ilâhî otoritedir, son ikisi beşerî otoritelerdir.

ilâhî otorite ile beşerî otorite arasında nelik (mahiyet) farkı vardır. Bu sebeple onların çizdikleri sınırların değerlendirilmesi farklı olur. Şöyleki: ilâhî otorite olan Allah mutlak varlık olduğu için O'nun bilgisi de mutlaktır, yani değişmez. O'nun çizdiği hürriyet sınırları, başka ifade ile, hürriyetleri sınırlayan kural ve emirleri değişmez, üzerinde tartışma olmaz. Ya kabul edilir ya reddedilir. Bir din içinde kalmak isteyen insan o kural ve emirlere uymak mecburiyetindedir. Onları değiştirmek insanın yetkisi dahilinde değildir. Eğer bir kişi bir dine sahip değilse tabii onun için ilâhî otorite ve din hürriyeti bahis konusu olmaz.

Beşerî otoritelerin koyduğu hürriyet sınırı insan bilgisine dayanır, insan mutlak değil eksik bir varlıktır. Onun bilgisi eksik ve görelidir. Yani insanın bilgisi mutlak olmadığından, değişir, üzerinde tartışılabilir. Bu sebeple beşerî otoritenin koyduğu hürriyet sınırları üzerinde tartışılabilir, onlar değiştirilebilir.

İnsan hürriyetinin gerçekleşmesi için her türlü otoriteyi reddeden düşünceler vardır. 19. asrın anarşist düşünürleri, Bakunin ve Kropetkin bu kanaattedirler.

Bakunin şöyle diyor: "Bir kelime ile her mevzuatı, her otoriteyi ve imtiyazı - resmî ve meşru, isterse genel seçimle olsun - gücü reddediyoruz. Kesin kanaat şudur ki, otorite ancak, esaret altında kalmış büyük çoğunluğun menfaatleri aleyhine, sömüren ve hakim olan azınlığın lehine işler, işte biz bu manada anarşistiz." Bakunin devlet otoritesinin temelinde ilâhî otoriteyi gördüğü için Allaha'da karşıdır. "Dünyevî yahut insanî her otorite, doğrudan doğruya manevî yahut ilâhî otoriteden neşet eder. Otorite hürriyetin inkarıdır. Tanrı yer yüzünde her türlü esirliğin zihnî ve ahlâkî sebebidir, insanların hürriyeti ancak onun yok edilmesi ile sağlanır." Otoritenin inkarı ile insan hürriyetinin sağlanacağı fikri, insan tabiatına aykırıdır.

Düzen koyan bir otorite olamadan insanlar nasıl bir arada yaşayacaklardır? Bu hususta başka bir anarşist düşünür olan Kropotkin'in şu fikirleri tatmin edici olmaktan uzaktır. "Biz şöyle bir toplum tasavvur ediyoruz: Bu toplumda üyeler arası münasebetler, kanunlarla veya her hangi bir otorite ile değil, hürce razı olunmuş ve daima değişebilir karşılıklı anlaşmalarla olduğu gibi hürce kabul edilmiş adet ve ananelerle düzenlenir."

Bu fikir şu yönden tatmin edici değildir: Nasıl hareket edecekleri hususunda insanların karşılıklı anlaşmaları çok az sayıdan oluşan insan topluluklarında mümkün olur. Halbuki insanlar büyük kitleler halinde yaşarlar. Kabileden tutun bir devlet içinde yaşayan milletlere kadar, fertler arasında, bir arada görüşüp anlaşma mümkün olmaz.

Kropetkin'in fikri tarihin hiç bir anında gerçekleşmemiştir. Bu bir ütopidir. Öte yandan Kropetkin'in fikri kendi içinde çelişme doğuruyor: âdet ve an'aneyi kabul etmek otoriteyi kabul etmek demektir.

Otoritenin eksikliği veya yokluğunun insanları ne müşkil durumlara soktuğunun misalleri tarihde az değildir. Otoritenin yokluğu insan hürriyetinin teminini sağlamaz, hürriyetin kötüye kullanılmasına imkan sağladığı için hürriyetin yok olmasına sebep olur.

Şimdi hürriyet için gerekli olan otoritenin hürriyetle olan ilişkisi üzerinde duralım: îlâhî otoritenin tartışılmaz olduğunu söylemiştim. Tartışılmaz olan Allah'ın buyruğudur, Allah şunu yap bunu yapma demesiyle insanın eylem hürriyetine sınır koyar. Bu sınırın Allah tarafından belirtildiğine inanan insan, ona sadece uyar, isteyerek o emre itaat eder. Bu sebeple, Allah'ın koyduğu sınır, inanan insanda hürriyetsizlik hali doğurmaz. Yani inanan insan Allah'ın eylemlerine çizdiği sınırlar içinde kendisini hür hisseder. Allah'ın buyruklarını yerine getirmede bir engelle karşılaşırsa hürriyetsizlik hali doğar. Din hürriyeti ilâhî otoritenin emirlerine, hiçbir engelle karşılaşmadan, uyma imkanına sahip olma halidir. Böyle bir engelin ilâhi otoriteden değil, beşerî otoriteden gelebileceği açıktır.

îlâhî otoritenin emirlerinin tartışılmaz olduğunu söylemek bu otoritenin insan tarafından temsil edilemiyeceğini kabullenmekle olur. Yer yüzünde Allah'ın temsilcisi yoktur, tebliğcisi vardır. İslâm dini açısından bakarsak, Allah'ın emirleri Peygamber tarafından tebliğ edilmiş Kur'anın içindedir. Tartışılmaz olan işte bu Kur'anın âyetleridir. Tartışılabilen bu âyetlerin yorumlarıdır. Ayetlerin tefsiri ile ilgili tartışmalar, tefsir tartışmaları bizatihi Allah'ın emirleri üzerinde değil, onların anlaşılması, onların yorumu üzerinedir. Kur'an Allah'ın eseri, tefsiri insanın eseridir, insanın her eseri tartışmaya açıktır.

Beşerî otoritenin özelliği mutlak olmayışıdır. Bu sebeple hürriyeti sınırlayıcı kural ve kanunları tartışılabilir.

1- Kollektif Bilinç

Beşeri bir otorite olarak kollektif bilincin hürriyetleri sınırlayıcı yazılı olmayan kuralları vardır. Ahlâk kuralları başta olmak üzere âdet ve an'aneler bu cümledendir. Bunların âlemşümul (universel) olanları, bir millete has olanları, bir gruba ait olanları bulunur. Bunlar bir toplumu kendisi yapan yani onun kişiliğini kazandıran değerleri içerir. Bir fert içinde bulunduğu toplumdan (aile, kabile, millet, parti, klüp vs.) dışlanmamak, yabancılaşmamak için bu otoriteye uyar. Onların koyduğu hürriyet sınırlan içinde kalmaya özen gösterir. Böyle bir tutum ya onları benimseyerek olur veya iradi olarak meydana gelir.

2- Devlet

Bir otorite olarak devlet, hukuk kanun ve kuralları ile kendisini temsil ettirir. Bir devletteki kanunlar, tüzükler, yönetmelikler, yönergeler belli bir amaç için, fertlerin hareketlerini tayin eder, yani onun hürriyetlerinin sınırını çizerler. Buradaki kanun ve kurallar yazılıdır, uymayanlar için yine yazılı belli müeyyideleri vardır. Çizilen hürriyet sınırını aşanlara söz konusu müeyyideler, otorite adına, yetkililerce uygulanır. Beşerî otoritenin koyduğu sınırlar göreli olduğu için değişebilir niteliğini taşırlar. Hürriyet uğruna yapılan mücadeleler hep bu beşerî otoriteye özellikle kural ve müeyyideleri yazılı olan devlete karşı olmuştur.

Görülüyor ki nelikleri (mahiyetleri) gereği hürriyet mücadelesi ilâhî otorite ile değil beşerî otorite ile olur. Otorite yalnız hürriyet sınırlayıcı olarak anlaşılmamalıdır. Hürriyet, bir yaşantı hali olduğundan, fert içindir. Otoritenin tanıdığı hürriyet alanı içinde, hürriyetlerin sağlanması yine o otoritece olur. Emir, kural ve kanunlarla yapılan hürriyet kısıtlaması, aynı zamanda bir hak korumadır. Hak koruma da hürriyetin müdafaasıdır. Bütün sorun korunan hakkın verilen hürriyetin derecesidir. Hürriyet mücadeleleri, hak aramalar, hep bu derece üzerinde olur.

Hürriyet için otoritenin gerekliliği nereden kaynaklanıyor sorusunun cevabı insan tabiatında aranmalıdır, insanın akıl sahibi olması, onun hür olmasını gerekli kılar. Şöyle ki: Canlılar içinde iradesi ile hareket edebilen yalnız insandır. İradeye göre hareket etmek, düşünüp, taşınıp seçenekler karşısında seçim yapmak ve ona göre eyleme geçmek demektir. Yani, iradî hareket, aklî harekettir. Hürriyet ancak iradî harekette söz konusu olur. Öyle ise akıl sahibi olmak hür olmayı gerektirir.

insanın bir imtiyaz olarak akıl sahibi olması yanında, her canlıda tabii olarak bulunan kendini koruma içgüdüsü de vardır. Böyle bir içgüdüye sahip olma insanda bencilik (égoisme) duygusunu doğurur, insanın bir özelliği de bir toplum içinde yaşama mecburiyetinde olmasıdır. insanın bu üç özelliği: Hür olması, egoist olması, bir arada yaşama mecburiyetinde bulunması dikkate alnarak düşünülürse otoritenin gerekliliği anlaşılır. Şöyle ki: insan bencilik duygusunu tatmin için hürriyetini başkalarına zarar verecek şekilde kullanabilir. Başkalarının hakkını çiğneme, birlikte yaşamaya zarar verdiğinden, böyle bir halden kendisi de olumsuz yönde etkilenir. Öyle ise fertlerin hürriyet haklarını kullanmada, bir nizam, bir düzene ihtiyaç vardır, işte otoritenin gerekliliği buradan doğar, insanın menfaatine olan düzeni kuracak olan otoritedir. Otoritenin gerekliliği, hürriyetlerin sınırlandırmasının gerekliliğidir. O halde bu sınırlar neye göre çizilecektir, ölçü nedir? Tabii burada söz konusu olan beşerî otoritenin çizeceği sınırlardır, ilâhî otorite için bu soruyu insan kendine soramaz.

Bir toplumda hürriyetlerin sınırlanılın o toplumun fertlerini tatmin etmesi lazımdır. Hürriyet alanlarının daralması hürriyetsizlik duygusunu şiddetlendirir, fertlerde huzursuzluk, toplumda sıkıntılar doğurur. Bu alanların gereğinden fazla geniş olması toplumda anarşiye yol açar; fertlerin ihtiyacı olan hürriyetler tehlikeye düşer ve fertte güvensizlik duygusu doğurur. insan hürriyetlerinden söz edildiğinde otorite olarak akla ilk gelen devlettir. Kollektif bilincin oluşmasında da devletin rolü vardır. Uyguladığı eğitim politikası ile bu oluşumu etkiler. Hürriyetlerin gerek sınırlandırılması gerek sağlanmasında otorite olarak devlet baş rolü oynar.

Hürriyet hakkının kötü kullanılması toplumun kültür seviyesi ile çok ilgilidir. Kültür seviyesi yüksek toplumlarda hürriyetlerin kötüye kullanılması ihtimali azdır. Hürriyet hakkının kötüye kullanılması, başkalarına dolayısıyla topluma zarar verir.Kültürlü ve de medeni insan, hürriyetini kullanırken duracağı yeri bilen insandır. Kötü kullanılması mümkün olmayan yani ne kadar ileri gidilirse gidilsin bir başkasına zarar vermeyecek hürriyet türleri de vardır. Din hürriyeti ile bilgi edinme hürriyeti böyledir. Bir insan ne kadar çok dindar veya ne kadar çok bilgili olursa olsun başkasına bu niteliğinden dolayı zarar gelmez. Bu bakımdan bu hürriyetlerin dışardan kısıtlanması anlamsızdır.

Bir toplumda hürriyetlerin yeterince sağlanmasında iki ana unsur önemli rol oynar. Birincisi devletin şekli ve yönetim tarzı, ikincisi toplumun kültür seviyesidir. İnsan hürriyetlerinin sağlanması için en uygun devlet şekli çoğulcu demokrasidir. Yalnız devlet şekli tek başına yani bir form olarak amacı gerçekleştiremez. Yönetim tarzı da önemlidir. Yönetim tarzından kastettiğim devleti yönetenlerin zihniyetidir. Kanunların fonksiyonlarının gereği gibi yerine getirilmesi onu uygulayanların zihniyetine bağlıdır. Bu sebeple devlet teoricileri devlet adamında bulunması gereken nitelikler üzerinde ısrarla dururlar. Bu niteliklerin başında erdemli olma ile doğru ve gerekli bilgiye sahip olma gelir.

Devletin nitelikleri istenen şekilde olsa bile tek başına hürriyetlerin gerçekleşmesi sağlanamaz. Bunların uygulanması müsait toplumsal ortamı gerekli kılar. Bunun için de o toplumun belli bir kültür seviyesinde, fertlerinin belli bir medenilik seviyesinde olması lazımdır. Eğer bir topluma hoşgörü duygusu hakim değilse, hürriyetleri sağlayan kanunlar amacı gerçekleştiremez.

Hoşgörünün zıddı taassuptur. Taassubun her hali hürriyetlerin gerçekleşmesini engeller. Hürriyet söz konusu olduğunda din ve ideolojiye dayalı taassup en zararlı olanlarıdır. Dindarlıkla taassubu karıştırmamak lazımdır. Koyu dindar, yani dinî inançlarına sıkıdan sıkıya bağlı bir insan mutaassıp olmayabileceği gibi, dindar olmayan bir kişi din taassubu gösterebilir.

Bir ideolojiye bağlı olan bir kişi de mutaassıp olmayabilir. Eğer o kişi belli bir medenilik seviyesinde ise başka ideolojileri de hoşgörü ile karşılayabilir. Ama bir ideolojiye bağlı kişi bu konuda mutaassıp ise, diğer ideolojilere hak tanımadığı gibi, onları yok etme eğilimindedir, ideolojiler devlet yönetimi ile ilgili olduğu için ideolojilerdeki taassup hürriyetler için en büyük tehlikedir. Diktatörlüklerin temelini ideoloji taassubu teşkil eder. Varlıkları bu taassuba bağlıdır.

îki otoritenin yani ilahi ve beşeri otoritelerin önemli bir farklılığına dikkati çekmek istiyorum. Bu farklılık ferde olan hakimiyetlerindeki farklılıktır. ilâhi otorite içten kontrol eder. Bunu kabullenen fert ondan kaçamaz. Kabullenme bir inanç sorunudur. Bir defa bu iman oluştu mu, fert isteyerek onun emirlerine uyar. İnanç devam ettiği sürece ilâhî otoritenin hürriyet için çizdiği sının aşamaz ve bundan bir hürriyetsizlik hali duymaz. Bütün hareketleri ilâhî otoritenin kontrolü altındadır. Beşerî otorite dıştan kontrol eder. Bu sebeple insan zekası ondan kaçma yollan bulabilir. Kontrol dışardan olduğu için, onun göremeyeceği, bilemeyeceği yerleri bulabilir ve orada çizilen sının aşabilir.

İlâhî otorite inanan için bahis konusu olduğu için, zorla kabullenme olmaz. Gönüllü olarak uyma teslim olmadır, inancı yoksa zaten bu otorite onun için yoktur. Onun çizdiği sınırlan her zaman aşabilir. Devlet otoritesinin bir özelliği, onu kabul etmeyene kendisini zorla kabul ettirir. Onun çizdiği sının benimsemeyip aşanı, cezalandırır.

Fert üzerinde en etkili olan ilâhî otoritedir. Burada fert tam kontrol altına alınır. Beşerî otoriteden kaçış yollan her zaman bulunabilir. Bu sebeple ilâhî otoritenin etkisinin azalması, insanı, her türlü iştah ve isteklerinin tatmini serbestliğine yöneltir. Böyle bir yöneliş kendisini, kendisine yakışmayan durumlara sokar.

Bütün canlılarda, hayatın devamı için, korunma, gıdalanma ve cinsiyetle ilgili istek ve iştah gibi davranışların iç uyarlan olan güdüler vardır. Bu tür dürtülerin tatmini için oluşan davranışlar hayvanlarda adeta programa bağlanmıştır. Türün bütün fertlerinde hep aynı şekilde ortaya çıkar. Kuş yuvası her devirde ve her yerde aynıdır. Gıdalanma çevredeki tabii şeylerle olur. Çiftleşme aynı şekilde hatta belli zamanlarda olur vs. Bir hayvanın istek ve iştahını tatmin için nasıl hareket edeceği önceden bilinir. Onlarda güçlü olan içgüdü bu düzenlemeyi yapar. insan istek ve iştahının tatmininde hayvanlara göre farklılıklar görülür. Bu yöndeki faaliyetlerinde hayvanda bulunmayan utanma, günah, merhamet gibi duygulan ile aklının etkisi bulunur.

Aklı ile insan, istek ve iştah güdülerinin tatmini için sayısız yollar bulabilir, bu bakımdan davranışlara nasıl olacağı önceden kestirilemez. Yani bu hareketleri hayvanlarınki gibi önceden planlanmamıştır. Akıl insanın hayrına olabileceği gibi kötülüğüne de yol açabilecek imkanlar sağlayabilir. Aklın olumlu yolda kullanılmasını teinin eden insanın değerler sistemidir. Bu sistemin teşekkülünde hayvanda bulunmayıp insanda olan, utanma, günah, merhamet gibi duygular baş rolü oynar.

Bütün bunlar insanın manevî tarafını teşkil eder. Maddî bakımdan, diğer hayvanlarla aynı şeylere sahip olan insan manevi tarafı ile onlardan ayrılır. Değerlerinden uzaklaştıkça diğer hayvanlara yaklaşır. Değerlerin ve üstün duyguların korunmasında en güçlü otorite ilâhî otoritedir. Çünkü o içten kontrol etme niteliğine sahiptir. Ondan kaçış olmaz. Dostoyevski'nin belirttiği gibi "eğer Tanrı yoksa her şeye cevaz vardır." İşte böyle bir serbesti insanı insanî olmaktan uzaklaştırır.

Günümüzde insanların hali üzülecek bir manzara arzediyor. Bilim ve teknolojinin sağladığı bütün imkanlara rağmen dünyada huzur yoktur. Bir tarafta sahip olduğu maddi imkanları büyük bir israf içinde hesapsız harcayanlar, diğer tarafta açlık ve sefalet içinde yaşayan milyonlar var. Birer toplumsal hastalık olan, uyuşturucu kullanma, tedhiş,anarşi kol geziyor. Bu durum Hobbes'un "insan insanın kurdudur" hükmünü haklı gösteriyor. Halbuki insanî olan bu değildir.

İnsan maddî ve manevî tarafı olan bir bütündür. Eğer manevî tarafı olmazsa diğer hayvanlarla aynı duruma düşer ve akıl sahibi olduğundan onlardan daha zararlı olur. İnsanın insanî tarafta kalması ancak değerlerine, üstün duygularına sahip çıkması ile mümkündür. Bunlan hiçe sayan bir serbesti insan hürriyeti değildir. Onlardan uzaklaşma insanî olandan uzaklaşmadır.

abone ol

Abone olun güncellemeler posta kutunuza gelsin:

Google takip

  • Gizlilik Politikası ve Şartlar
  •   © Felsefeye giriş bu bir felsefe blogudur by düşündüren sözler 2007

    Back to TOP