MU’TEZİLE MEZHEBİNDE İNSANIN FİİLLERİ PROBLEMİ

Hamdi GÜNDOĞAR

Mu’tezile’nin beş temel prensibinden birisi adalettir. Onların bu prensibine göre insan hürdür ve kendi fiillerini kendisi yapar. Allah insanlara bir eylemi yapıp yapmama gücü vermiştir. Eğer insan herhangi bir şeyi yapmak hürriyetine sahip değilse, o insanın işlediği iyi veya kötü fiillerden dolayı mükafat veya ceza görmesi anlamsız olur. Eğer Allah insanları belirli fiilleri yapmaya zorlamış olsaydı o zaman Allah’ın o fiillerden dolayı insanları cezalandırması zulüm olurdu. Halbuki Allah adildir, kulların fiillerine müdahale etmez ve hiçbir şekilde kullarına zulmetmez.

Mu’tezile insanların fiillerinde hür oldukları ve dolayısıyla yapıp ettiklerinden sorumlu oldukları şeklinde tezahür eden görüşlerini ispatlamak için Kur’an’dan bazı ayetleri delil olarak almışlardır. Mu’tezile, insanın fiillerinde özgür olduğuna yorumlanabilen Kur’an ayetlerini delil olarak almış, insanın yaptıklarının Allah’ın dilemesi ve bilgisi dahilinde olduğunu bildiren Kur’an ayetlerini ise te’vil yoluna gitmiştir.

İnsanın fiillerini hür bir irade ile mi yoksa mecburiyet altında mı gerçekleştirdiği konusu üzerinde İslam düşünce tarihinin erken dönemlerinden itibaren tartışmalar meydana gelmiştir. Hicri I. Asırda, insanın fiillerinde mecbur olduğu anlamına gelen cebr görüşünü dile getirenler; insanın fillerinde zorunluluk altında olduğunu, insanın iradesinin ve gücünün olmadığını ileri sürmüşlerdir. Hicri II.asrın başlarında ortaya çıkan Mu’tezile ise insanın fiillerini hür iradesiyle ve kendi gücüyle meydana getirdiğini ortaya koymuştur.

Yapılan bir işten sorumlu tutulabilmesi için insanın o işi hür iradesiyle yapmış olması gerçeğinden hareketle Mu’tezile, insanın fiillerinin, kendisinin hür iradesinin ve gücünün eseri olduğunu belirtmiştir. Mu’tezile’nin insan fiilleriyle ilgili görüş ve düşünceleri bu mezhebin beş temel prensibinden birisi olan adalet prensibi ekseninde gelişmiştir. Kaderin nefyedilmesi, salah ve aslah konusu, fiillerdeki husün ve kubuh, Mu’tezile’nin adalet prensibi çerçevesinde yorumladığı diğer konulardır.

Mu’tezile’nin adalet prensibinin temelinde, insanın fiillerinde hür olduğu, yaptığı iyi ve kötü eylemlerin tamamen kendisine ait olduğu, dolayısıyla bunlardan sorumlu olduğu, aynı zamanda kötü fiillerin Allah’ nispet edilemeyeceği, Allah’ın zulümden uzak ve adil olduğu düşüncesi vardır. Mu’tezile’ye göre insan hürdür ve kendi fiillerini özgür iradesiyle yapar. Allah insanlara bir şeyi yapıp yapmama gücünü vermiştir. Eğer insan herhangi bir şeyi yapmak hürriyetine sahip değilse, o insanın yaptığı iyi veya kötü işlerden dolayı mükafat ve ya ceza görmesi anlamsız olur. Eğer Allah’ın insanları belirli fiilleri yapmaya zorladığı kabul edilecek olsaydı, Allah’ın o fiillerden dolayı bir insanı cezalandırması zulüm olurdu.

Müteahhir Mu’tezile’den Kadı Abdülcebbar’a göre her kim insanın fiillerinin yaratıcısı ve muhdisi Allah’tır derse büyük bir hata etmiş olur. Halbuki Allah adildir ve kullarına hiçbir zaman haksızlık etmez. O halde Allah’ın bu adaletinin gereği olarak insanların irade hürriyetinin olması gerekir. Özgür bir iradeye sahip olmayan bir kişinin sorumlu tutulması Allah’ın hikmetine ve adaletine yakışmaz.

Mu’tezile bu düşüncesini, insanın özgür bir iradeye sahip olduğunu, istediği fiili gerçekleştirdiğini ve Allah’ın adaleti yerine getireceğini belirten bazı Kur’an ayetlerine dayandırmıştır. Bu ayetlerden bazıları şunlardır: “Ey insanlar! Size Rabbinizden hak gelmiştir. Artık kim doğru yola gelirse, ancak kendisi için gelecektir. Kimde saparsa, o da ancak kendi aleyhine sapacaktır…” “Gerçekten size Rabbinizden basiretler geldi! Artık kim hakkı görürse kendi lehine kim de hakkı görmezse kendi aleyhinedir…” “De ki Hak Rabbinizdendir. Dileyen inansın dileyen inkar etsin…” “Şüphesiz Allah hiçbir kimseye zerre kadar haksızlık etmez; zerre miktarı bir iyilik olursa, onun sevabını kat kat artırır. Ona kendi yanında büyük bir mükafat verir.” “Öyle bir günden sakının ki, hepiniz o gün Allah’a döndürüleceksiniz. Sonra herkese kazandığı tastamam verilecektir. Onlara haksızlık da edilmeycektir.” “…Allah onlara zulüm ediyor değildi. Fakat onlar kendi kendilerine zulmediyorlardı.” “Şüphesiz Allah insanlara hiçbir şeyde zulüm etmez. Ancak insanlar kendi kendilerine zulmederler.” “Herkes kendi kazancına bağlıdır.” “Kim iyi bir iş yaparsa, kendi yararı için yapmış olur! Kim de bir kötülük yaparsa kendi aleyhine yapmış olur…”

Mu’tezile, yukarıda zikredilen ayetleri kendi görüşleri için delil olarak almış, insanların hür iradeleriyle fiillerini gerçekleştirdiklerini, bu fiillerin sonucu olarak da ceza veya mükafat alacaklarını belirtmiştir.

Mu’tezile’nin adalet ilkesine göre Allah hiç kimseye zulmetmeyeceğine göre, ahirette cezalandırılan kişi ancak kendi yaptıklarının bir sonucu olarak cezalandırılabilir. İrade hürriyeti olan insan, Allah’ın kendisine bağışladığı yapabilme gücü (istitaat) ile istediği fiili yapmaktadır. Bu nedenle insanlar fiillerinin yaratıcısı ve yapıcısıdırlar. İnsanların yaptıkları işlerden sorumlu tutulmaları da bundan dolayıdır.

İnsanın yapıp ettiklerinde Allah’ın takdirinden veya yaratmasından söz edilemez.  Mu’tezile’de İnsanın Fiilleri Düşüncesi İslam düşünce tarihinin ilk dönemlerinde üzerinde tartışmalar yapılan konulardan birisi; insanın irade hürriyeti ve buna bağlı olarak insanın fiilleri konusudur. Bu konu üzerinde yapılan tartışmalarda; insandan sadır olan fiillerde insanın bir iradesinin olmadığı görüşü Cebriye tarafından dile getirilmiştir. Bu görüşün karşıtı olan; insanın fiillerini özgür iradesiyle meydana getirdiği ve bundan dolayı eylemlerinden sorumlu olduğu fikri Mu’tezile kelamcıları tarafından savunulmuştur. Ehl-i Sünnete mensup kelamcılar ise; insanın fiili kesb etmesi, Allah’ın da o fiili yaratması suretiyle fiilin meydana geldiğini belirtmişlerdir.

1- Cebr Düşüncesine Karşı İrade Hürriyeti

İslam düşünce tarihinde cebr görüşünü ilk olarak savunan Ca’d b. Dirhem (v.118/736) ve Cehm b. Safvan’a (v.128/745) göre insanlar fiillerinde bir mecburiyet altındadırlar.İnsanlar kendi fiillerini meydana getirirken hür bir irade ve güce sahip değildirler. Ca’d b. Dirhem, Cehm b. Safvan ve cebr düşüncesini benimseyen diğer Cebriyye’cilere göre Allah’ın dışında hiç kimsenin, ne fiili ne de ameli vardır. Ameller yaratılmışlara ancak mecaz yoluyla izafe edilebilir. Nasıl ki ağaç meyve verdi, su aktı, taş hareket etti, güneş doğdu ve battı v.b. deniliyorsa, insanın fiilleri için de aynı şey geçerlidir.

Cebriyye’nin insan iradesini yok sayan bu düşünceleri Mu’tezile tarafından eleştiriye tabi tutulmuş ve daha sonra cebr görüşünün tamamen aksine insana tam bir özgürlük veren görüşler ortaya konulmuştur. İnsanın fiillerinde hür olduğu fikrinin ilk temsilcilerinden Ma’bed el-Cüheni (v.80/699) ve Gaylan ed-Dımışki (v.126/763) ye göre; kader yoktur, bütün işler insanın kendi iradesiyle yapılır. İnsan kendi eylemlerini kendi bilgisiyle bizzat kendisi takdir eder. İnsan yapıp ettiği şeylere kendi hür iradesiyle yönelir ve sonra kendi kudretiyle o fiilleri yaratır. Allah ezelde insanın fiillerini takdir etmez. Allah’ın iradesinin insan fiilleri üzerinde herhangi bir müdahalesi yoktur. Allah’ın kudretinin insan fiillerinin ortaya çıkmasında bir rolü de yoktur. Allah, insanın fiillerini ancak meydana geldikten sonra bilir. Ma’bed el-Cüheni ve Gaylan ed-Dımışki’nin, insan fiillerinde Allah’ın takdirini ve gücünü nefyeden, fiillerin meydana gelmesini tamamen insanın irade ve gücünün eseri olarak kabul eden bu görüşü, Mu’tezile imamları tarafından tasvip edilmiş ve yayılmıştır.

2- İrade Hürriyeti ve İnsanın Fiilleri

Mu’tezile’nin kurucularından Vasıl b.Ata (v.131/748), insanın iradesinde hür olduğu konusunda Ma’bed el-Cüheni ve aynı görüşte olan Gaylan ed-Dımışki’nin yolunu takip etmiştir. Vasıl b. Ata’ya göre Allah Teala hakimdir, adildir. O’na şer ve zulüm izafe etmek caiz değildir. Kullarından emrettiğine aykırı bir şeyin olması da caiz değildir. Allah Teala insanlara bir şeyi gerekli kılar, sonra da onları sorumlu tutar.

İnsan yaptığı iyilik ve kötülükten, imanından ve küfründen, itaati ve işlediği günahlarından sorumludur. Allah insanı bu işleri yapması için güçlü kılmıştır. İnsanların işleri hareket, hareketsizlik, niyetler düşünme, ilim gibi şeylerden meydana gelir. Allah’ın insana yapamayacağı ve kendisinde o işi yapmaya dair bir güç ve fiil hissetmediği bir işi emretmesi imkansızdır.

Vasıl b. Ata’nın hürriyet konusundaki görüşü, insanın mükafat ve ceza olarak fiillerinde elde ettiği kazanç üzerinde, Allah’ın hiçbir rolünün olmadığı şeklinde olmuştur. İnsan yaptıklarını hür bir irade ile yapmakta ve sonuçlarına katlanmaktadır.

Allah’a hiçbir kötülük isnad edilemez. Allah’ın insanların yaptıklarına müdahalesi söz konusu değildir.Aksi halde Allah’ın adaletine gölge düşmüş olur. Çünkü kullarını yapılmamasını emrettiği bir fiile yöneltmek veya teşvik etmek, o fiili yaparken ona yardımcı olmak, daha sonra da yaptığı fiilden dolayı insanı günahkar olarak cezalandırmak Allah’ın adaleti ile bağdaşmaz. Böyle bir durum zulüm olur. Allah ise kullarına zulmetmez. Allah günahları istemez, küfrü, fıskı, isyanı da irade etmez ve bunlarla emretmez. Bilakis bu şerler insanın iradesi, ihtiyarı ve fiili ile meydana gelir.

Mu’tezile’nin kurucularından Amr b. Ubeyd (v.144/761)’de hürriyet düşüncesini Allah’ın adaleti ve insanın sorumluluğu üzerine bina etmiştir. Ona göre Allah insana özgür bir irade vermiş ve fiillerinden dolayı onu sorumlu tutmuştur. Böyle olmasaydı, Allah’ın insanları suç işlemeye zorlayıp, sonra da bundan dolayı insanları cezalandıracağı bir durum söz konusu olur ki, bu Allah’ın adaletiyle bağdaşmayacak bir sonucu doğururdu. Oysa Allah adil ve hakimdir. Allah’ın zulüm ve kötülükle vasıflandırılması mümkün değildir.

3- İstitaat ve İnsanın Fiilleri

Mu’tezile’ye göre insan irade sahibi bir varlık olup önceden kendisinde bulunan bir güç ile kendi fiillerini kendisi yaratır. Hayır ve şer bütün fiiller, kulun kendi yaratmasıyla meydana gelir. Kulun fiilinin meydana gelişinde Allah’ın rolü doğrudan değil dolaylı olarak vardır. Mu’tezile’ye göre insanın kendi fiillerinin yaratıcısı olması, yaptığı işlerin sorumluluğunu üstlenmesini sağlar, bu da insanın sorumluluğunun anlamını ifade eder. Mu’tezile’ye göre hayat ve güç sahibi olan insan, fiillerini yapma kudretine de sahiptir. Aksi takdirde insanın aciz bir varlık olduğu kabul edilmiş olur. Oysa aciz olan kişiden bir fiilin meydana gelmesi aklen mümkün değildir. O halde insan kudret sahibidir ve fiillerini bizzat kendisi yaratır.

Mu’tezile’ye göre kişinin tasarrufuyla meydana gelen fiil onun kastı ve isteğiyle meydana gelir. Eğer bu fiil meydana gelme yönüyle ona ait olmasaydı o zaman bu fiilin onunla ilgisi olmazdı. Böyle bir durum bizim; kişinin fiili onun kastıyla meydana gelir şeklindeki bilgimizle çelişir.

Mu’tezile imamlarından Ebu Haşim’e göre eğer fiil kişinin kendi kastı olmaksızın meydana gelirse o zaman kişinin o fiil hakkında bilgisi ve inancı olmaz. Kasıt olmaksızın bir fiilin meydana gelmesi caiz değildir. Eğer böyle olmasaydı hata yapanın hatasında kasıt olmazdı. Bilen kişinin bunu yapması ancak bir kasıt sonucu olmaktadır.

Allah Teala’nın insanları fiillerinden sorumlu tuttuğu sabittir. Eğer insan fiillerinin hadisi/yapıcısı olmasaydı insanın bu fiillerinden sorumlu olması doğru olmazdı. İnsanların fiillerinin kadiri/hadisi olduğuna başka bir delil, insanın fiillerinden dolayı sevap ve günah kazanması ve ayrıca Resul’un gönderilmiş olmasıdır. Allah ve Resulünün iyiliği emretmesi, kötülükten nehyetmesi, iyiliklere mükafat verilmesi, kötülüklere cezanın bildirilmesi, ancak insanın fiillerinin kadiri olmasıyla anlam kazanır.

Yaptıklarından dolayı insanın isimlendirilmesi ve sıfatlandırılması da insanın yaptıklarının kadiri olduğunu ispatlar. Eğer insan fiillerinin sahibi olmasaydı, hareket eden, duran, döven, haber veren şeklinde isimlendirilmez ve sıfatlandırılmazdı.

Mu’tezile’nin çoğuna göre Allah, işlerini yaptığı esnada insanda kudreti yaratır. Yani insan hadis bir kudretle işini yapar. Mu’tezile imamlarından Nazzam (v.212/835) ve Esveri (v.200/899)’ye göre insan kendi nefsinde istitaat sahibidir. Sümame b. Eşres (v.213/828) ve Bişr el-Mu’temir (v.210/ 825) de istitaatı organların sağlamlığı şeklinde tanımlamışlardır. Bu imamlar hadis bir kudreti kabul etmezler, çünkü onlara göre Allah Teala insanın işlerinde kudreti bir bütün olarak yaratır.

4- Kesb ve İnsanın Fiilleri

Cebriyye mezhebi insanın fiillerinde iradesinin hiçbir şekilde olmadığını savunurken, Mu’tezile insanın fiillerinin tamamen insanın hür iradesiyle meydana geldiğini kabul etmiştir. Ehl-i Sünnet’e mensup kelamcılar ise fiillerin meydana gelmesinde orta bir yol bulmaya çalışarak insanın fiillerinde kesb sahibi olduğunu belirtmişlerdir.  Kesb; insanın kudretini ve iradesini bir iş yapmaya sarf etmesidir.

Ehl-i Sünnete göre fiillerin yaratıcısı sadece Allah’tır. Bütün fiiller Allah’ın kudretiyle yaratılmıştır. Fiillerin meydana gelmesinde insanın yaptığı sadece kesb etmedir. İnsan Allah’ın kendisinde yarattığı hadis kudretle iyi veya kötü fiil ve davranışlarda bulunur.

Mu’tezile’ye göre insanlardan iyi ve güzel olan şeylerin yapılması istenirken, kötü ve çirkin olan şeyleri de yapmaması istenmektedir. Bunun sonucunda da sevap, günah, mükafat ve cezaya muhatap olmaktadır. Bu durumda insanın kendi özgür iradesiyle yaptığı fiilleri kendisine ait olmalıdır. İnsanın fiilleri insana mütealliktir ve bu fiillerin Allah’a izafe edilmesi doğru değildir. Çünkü bir makdurun iki kadire iktiranı yani; bir fiilin iki kadirin/failin eseri olması mümkün değildir. Bundan dolayı Mu’tezile insanın fiillerinin gerçek faili olduğunu, insanın fiillerinin Allah’a izafe edilemeyeceğini savunur.

Mu’tezile’nin son dönem büyük imamlarından Kadı Abdülcebbar (v. 415/1025) Ehl-i Sünnetin insan fiilleri probleminde ortaya koyduğu kesb anlayışının makul olmadığını belirterek şöyle eleştirir: Ehl-i Sünnete göre kesb’in geçerliliği sıhhatle beraber mümkündür. Sıhhat şartına bağlı olan bir şeye ne övgü ne de yergi sarf edilebilir, dolayısıyla sonucunda mükafat veya ceza durumu söz konusu olmaz. Eğer kulun tasarrufu Allah’ın fiili ve yaratması ile olursa ve kul fiile mahal olursa, o zaman fiil yönüyle kulun bir dahli mümkün değildir. Bu durumda o fiil için emir, nehiy, zem ve medh caiz değildir. Aynı zamanda söz konusu fiil için sevap ve ceza da olmaz. Başkasının işinden dolayı kişinin kasıt ve isteğiyle bir tasarrufu söz konusu değildir.

Kesbi iddia edenlere göre fiilin meydana gelmesi Allah’ın icadı ve ihdası iledir. Kul kesbeder, ihdas etmez. Yapılan bir işin insanın fiili olabilmesi için insanı o fiil hakkında tam bir bilgi sahibi olması ve fiile kadir olması gerekir. Ancak kesb düşüncesi ile insanın fiilleri üzerinde bilgi sahibi olduğu ve o fiile kadir olduğunu ispatlamak mümkün değildir. Aynı şekilde insanın kesb ettiği işte istek ve iradesinin olduğunu da ispatlamak mümkün değildir.

Kadı Abdülcebbar’a göre Ehl-i Sünnetin kesb kavramına sığınmasının sebebi; yapılan bir işin emir, nehiy, zem ve medh v.b yönünden insana dönmesidir. Yani insanı yaptığı işlerden sorumlu tutulmasıdır. Yapılan bir işten insanın gerçekten sorumlu olabilmesi için insanın o işi tam bir bilgi, istek ve iradeyle gerçekleştirmiş olması gerekir. Halbuki kesb nazariyesinde halk ve icad insana değil Allah’ aittir. Bu da Cebriyye’nin “İnsan iradenin mahalli olduğu gibi fiillerin de mahallidir”
düşüncesinden farklı değildir.

Kadı Abdülcebbar’a göre kesb nazariyesini savunanlar söz konusu kavrama lugat ve örf manaları ile ilgisi olmayan anlamlar yüklemişlerdir. Kadı Abdülcebbar kesbi anlaşılır bulmaz ve şöyle der; çünkü insan kesbe ya bir kuvvet vasıtasıyla ya da başka bir kesb yoluyla sahip olur. Eğer ona kudret yoluyla sahipse, bu kudreti ya insan kullanıyordur –ki bizim söylediğimiz de budur- ya da Allah yaratıyordur – ki bu da Cebriyye’nin görüşüdür- Bu görüşlerin her ikisi de reddedilerek insandaki kesb, başka bir kesbe dayandırılacak olursa, bu da bilinmeyeni başka bir bilinmeyenle açıklama demektir ki bu da anlamsızdır.

Kadı Abdülcebbar kesb konusundaki görüşüne Kur’an’ın şu ayetini delil getirmiştir; “Onlara hidayet geldiği zaman onları imandan alıkoyan neydi…?” Eğer iman vehbi olsaydı Allah imanı kulda yarattığı zaman iman meydana gelirdi, yaratmadığı zaman ise meydana gelmezdi. Eğer böyle olsaydı yukarıdaki ayetin bir anlamı olmazdı. Çünkü mükellef şöyle söyleyebilir; Beni imandan alıkoyan onu bende yaratmayandır. Ey Rabbim sen imanın zıddını bende yarattın, o da küfürdür. Kadı Abdülcebbar’ın konuyla ilgili delil getirdiği diğer bir ayet de şudur: “Allah’ı nasıl inkar ediyorsunuz ki, siz ölü idiniz, O sizi diriltti…” Bu ayette Allah kafirlerin küfürlerinde ısrar etmelerini hayretle ifade ediyor. Ehl-i Sünnetin kesb nazariyesi doğru olsaydı Allah’ın burada hayret etmesinin bir anlamı olmazdı. Çünkü insanların fiillerinin yaratıcısı Allah olsaydı, Allah kendisinin yarattığı bir fiile hayret etmezdi.

  • Gizlilik Politikası ve Şartlar
  •   © Felsefeye giriş bu bir felsefe blogudur by düşündüren sözler 2007

    Back to TOP