KANT’TA ETİK DEĞERLER OLARAK ÖZGÜRLÜK VE SAYGI

Ogün ÜREK

Kant ahlâklılığın bir koşulu olarak duyguların belirleyici olmamasını gördüğü halde, bir duygu olan saygıyı ahlâklılığın temeli yapması, ilk bakışta bir çelişkiymiş gibi görülebilir. Bu çalışma, Kant’ın etik görüşünde ortaya çıkan bu görünüşteki çelişkinin, aslında bir çelişki olmadığını; Kant’ta saygının, tutkusal olarak nitelendirilen diğer bütün duygulardan farklı bir duygu olduğunu, yani ahlâk yasasından önce istemeyi belirleyen bir duygu değil, aksine ahlâk yasasının istemeyi belirlemesinden sonra ortaya çıkan, sonuç olarak bundan dolayı da bir etik kişi değeri olan özgürlükle doğrudan bağlantılı bir etik ilişki değeri olduğunu ortaya koymayı amaçlamaktadır.

Kant gerek bilgi ve varlık anlayışı, gerekse de etik anlayışıyla felsefe tarihinde dönüm noktası olan filozofların başında gelir. Kant’ın etiği, etik tarihinde bir dönüm noktasıdır; çünkü Kant’a kadar, insanı insanlararası ilişkilerde araştıran etik, insanı sosyal bir varlık olarak görüp onu diğer insanlarla ilişkilerinde araştırmış, başlıca kaygısı da “toplum”, “toplumsal düzen” ve çeşitli toplum kurumlarına göre insanın durumu olmuştur. Bu yarı sosyolojik yarı felsefi etiklerin sorduğu başlıca sorular ise şunlardır:

“Toplumda nasıl iyi yaşanır?”, “Hangi erdemlere sahip insan toplumda ahlâklı bir varlık olarak yaşayabilir?”, “İnsanın toplumdaki diğer insanlara karşı ödevleri nelerdir?”. Kant öncesi bütün bu etik görüşlerde insan, kendi başına bütünlüğüyle etkinlikte bulunan bir varlık olarak ele alınmamış, insanın insanla ilişkilerinde yapıp ettiklerinin temeli üzerinde durulmamış, insan insanlararası ilişkilerinde kendi kendisiyle yüz yüze bırakılmamıştır. (Kuçuradi,1965;s.11) Ama “ilk defa Kant, insanı sosyal bir varlık olarak değil, insanlararası ilişkilerde insanı bağımsız olarak ele almış ve etik tarihine yeni bir yön vermiştir”. (Kuçuradi,1965;s.11).

Kant öncesi etik görüşlerle Kant’ın etiği arasındaki diğer bir temel farklılık da eylemin oluşturucularına bakma noktasında kendini gösterir. Çeşitli etik görüşlere bakıldığında, bunların eylemi ele almada bazı noktalara ağırlık verirken, diğer bazı noktalar üzerinde pek durmadıkları görülür. Bu etik anlayışlarda genellikle, eylem yalnız bir “yapma” olarak ele alınarak arka planı üzerinde pek durulmamıştır. “Kant’la birlikte ilk kez, eylemi ele almada, eyleme yol açan istemenin dayandığı maksim in temele alındığı” (Tepe,1992;s.7) görülür.

Kant, felsefesinin bütününde, bilgi ve varlık anlayışının merkezinde yer alan “negatif anlamda özgürlük” kavramından hareketle yaptığı çıkarımla, etiğinde “iyi isteme” ya da “pozitif anlamda özgürlük” kavramına, buradan da sonuç olarak “ahlâk yasasına saygı duygusu” olarak nitelendirdiği duyguya ulaşır. Aklın bir idesi olan özgürlükten bir duygu olan saygıya doğru yaptığı bu çıkarımda asıl amacı ahlâk metafiziğini temellendirmek olan Kant, bu doğrultuda bütün akıl sahibi varlıkların eylemlerinin ahlâksal değerini belirleyecek nitelikte bir yasa ortaya koymaya çalışır. Kant “ahlâk yasası” olarak adlandırdığı bu yasayı ortaya koyma aşamasında ise bütün duyguların ve içerikli pratik ilkelerin bir kenara itilmesi gerekliliği üzerinde önemle
durur. Çünkü ona göre “arzulama yetisinin bir nesnesini (içeriğini), istemeyi belirleyen neden olarak varsayan bütün pratik ilkeler istisnasız olarak deneyseldirler ve pratik yasalar sağlamazlar”. (Kant,1994;s.23)

Bununla birlikte Kant, ahlâk yasasını ortaya koyduktan sonra da ahlâk yasası ile duygular arasındaki ilişkide bütün duyguların bir kenara itilmesinin gerekliliği üzerinde önemle durur. Çünkü ona göre “istemenin belirlenmesi, ahlâk yasasına uygun olmakla birlikte ne türden olursa olsun yalnızca bir duygu -ahlâk yasası istemenin yeterli bir belirlenme nedeni olabilsin diye, varsayılması zorunlu olan bir duygu- aracılığıyla oluyorsa, yani yasa uğruna olmuyorsa, o zaman eylem gerçi yasalılık içerecek, ama ahlâklılık içermeyecektir” (Kant,1994;s.79).

Ne var ki, Kant, etik görüşünde gerek ahlâk yasasını ortaya koyma aşamasında, gerekse de ahlâk yasasının istemeyi belirlemesi aşamasında ahlâklılık için her türlü duyguyu bir kenara iterken bir tek duyguyu, hem de “ahlâk yasasına saygı duygusu” olarak nitelendirdiği duyguyu etik görüşünün temeli yaparak bu duyguyu ön plana çıkarır. Böyle olunca da Kant’ın bu yaklaşımının onun düşünceleri arasında bir çelişki yaratıp yaratmadığı sorusunu sormak ve bu soruyu cevaplandırmak gerekliliği ortaya çıkar.

Kant, Yargıgücünün Eleştirisi adlı yapıtının “Giriş”inde uygulandıkları alanlara bakarak üç yetiyi birbirinden ayırır. Ona göre anlama yetisi doğaya, yargı gücü sanata ve akıl özgürlük alanına ya da etiğe uygulanır (Kant,1984;s.136). Kant’ta bir yeti olarak akıl, bazı kavramları (:ideleri) ve
ilkeleri üretir. Aklın bu ilkeleri mümkün deneyin sınırlarının ötesinde olan ilkelerdir. Gerçi bunlar “gerçek ilkelerdir”; ama gerçeklikleri teorik aklın alanında -bilme alanında- bir gerçeklik değildir ; pratik aklın alanında -eylem alanında- gerçekliğe sahiptirler.

Kant “‘ide’ derken, nesneleri hiçbir deneyde verilemeyecek olan zorunlu kavramları anlıyorum” (1995;s.81) der. Dolayısıyla Kant’ta ide “deney olanağını aşan bir akıl kavramı”(1905;s.308) dır. Ona göre teorik aklın ideleri olarak Tanrı, ölümsüzlük ve özgürlük ideleri içinde doğrudan doğruya kavrayamasak da olanaklılığını a priori olarak bildiğimiz tek ide özgürlük idesidir; “çünkü özgürlük ahlâk yasasının koşuludur” (Kant,1994;s.4). Ahlâk yasası ise akıl sahibi olan bütün varlıkların istemelerini belirleyebilecek nitelikte olan tek yasadır ve şu şekilde dile getirilebilir. “Öyle eyle ki, senin istemenin maksimi, hep aynı zamanda genel bir yasamanın ilkesi olarak da geçerli olabilsin” (Kant, 1994; s.35).

Kant, “ahlâk yasası” dediği bu yasayı temele alarak “pratik buyruğu” da şu şekilde ortaya koyar: “Her defasında insanlığa, kendi kişinde olduğu kadar başka herkesin kişisinde de sırf araç olarak değil, aynı zamanda amaç olarak davranacak biçimde eylemde bulun” (Kant,1995;s.46).

Kant’a göre istemenin içerikli bir yasaya boyun eğmesinden çıkabilecek olan bütün tutkusal duyguları bir kenara itildiğinde, geriye eylemin genel yasaya uygunluğundan başka bir şey kalmaz. Pratik bir yasa ancak biçimsel olabilir ki, bu özellik de ancak ahlâk yasasında vardır . İstemenin görünüşler dünyasının doğa yasalarından, yani nedensellik yasasından bağımsız olması ise bize negatif özgürlük kavramını verdiğinden özgür bir istemeyi belirleyen neden de ancak biçimsel olan ahlâk yasası olabilir. “Demek ki özgür bir isteme ile ahlak yasaları altında olan bir isteme aynı şeydir.” (Kant,1995;s.65)

Kant’a göre, eylemlerin bütün ahlâksal değerini belirlemede tek ölçüt olan ahlâk yasası, aynı zamanda özgür istemeyi doğrudan belirleyecek nitelikte olan tek yasadır. Çünkü “istemenin belirlenmesi, ahlâk yasasına uygun olmakla birlikte ne türden olursa olsun yalnızca bir duygu -ahlâk yasası istemenin yeterli bir belirlenme nedeni olabilsin diye, varsayılması zorunlu olan bir duygu- aracılığıyla oluyorsa, yani yasa uğruna olmuyorsa, o zaman eylem gerçi yasalılık içerecek, ama ahlâklılık içermeyecektir.” (Kant,1994;s.79) Ahlâk yasasının istemeyi belirlemesinde önemli olan, istemenin özgür olarak, yalnızca duyusal eğilimlerin etkisinden uzak olarak değil, aynı zamanda bu eğilimleri geri çevirerek ve yasaya aykırı olduğu takdirde her türlü eğilimi engelleyerek, yalnızca yasayla belirlenmesidir. Ahlâk yasası yapısından dolayı istemeyi belirleme amacıyla kendisinden önce gelebilecek olan bütün eğilimleri -ben sevgisini özellikle de kendini beğenmişliği - engellediğinden, yani kişiyi kendi gözünde küçük düşürdüğünden, en büyük saygının konusudur. Bu saygı, ahlâk yasasına karşı duyulan bir saygı olduğu için de, Kant, bu duyguya “ahlâk yasasına saygı duygusu ” (1994;s.82) der.

Kant’ta saygı duygusu, ahlâk yasasından önce gelen bir duygu değildir; aksine ahlâk yasasının eğilimleri engellemesiyle ortaya çıkan bir duygu olduğundan, tutkusal olarak nitelendirilen diğer bütün duygulardan ayrıdır. Dolayısıyla ahlâk yasasına saygı duygusu, deneysel kaynaklı olmayan, düşünsel bir nedenin uyandırdığı bir duygu olduğundan, apriori olarak bilinebilecek ve zorunluluğu doğrudan kavranacak olan tek duygudur. (Kant,1994;s,82)

Kant’a göre saygı, yalnız ahlâk yasasına karşı duyulan bir duygu olduğundan ve ahlâk yasasının öznesi de insan olduğundan, yalnız kişilere yönelir, hiçbir zaman şeylere yönelmez. Saygı, insana saygıdır. Çünkü saygı, temelini saf akılda bulan a priori bir duygu olduğundan her zaman içkindir; oysa tutkusal duygular aşkındır, dolayısıyla da her zaman şeylere yönelirler. Bir kişi, en sıradan insanda bile bir dürüstlük olduğunu fark ederse, istese de istemese de o dürüst kişiye saygı duymaktan kendini alamaz. Çünkü iyi olan her şey insanda her zaman eksiklik gösterir ve o dürüst kişinin eylemini kişi kendi eylemiyle karşılaştırdığında, kendini beğenmişliği yerle bir eden bir yasanın yasaya uygun eyleminin başarılabileceğini eylemde görmüş olur. Zira “bir kişiye duyulan bütün saygı, aslında, bize örneğini verdiği yasaya (dürüstlük yasasına vb.) saygıdır”. (Kant,1995;s.17)

En sıradan insanın bile kendinde insana saygı duygusunu olanak olarak taşıdığını ileri süren Kant, bu paralelde, saygıya ilişkin olarak şöyle bir genellemeye varır: “Doğal yapımızın yüceliğini, aynı zamanda davranışımızın bu yapıya uygunluğu bakımından gösterdiği eksikliği fark ettirmekle, böylece de kendini beğenmişliği yerle bir etmekle, gözlerimizin önüne seren bu saygı uyandıran kişilik idesi, en sıradan insan için bile doğaldır ve kolayca fark edilir”. (Kant,1994;s.96)

Ahlâk yasasına saygı duygusu, akıl tarafından meydana getirilen bir duygu olduğundan, eylemler konusunda yargıda bulunmaya ya da ahlâk yasasına temel sağlamaya yaramaz; yalnızca yasayı kendinde maksim haline getirmek için güdü olarak iş görür. Ancak Kant’a göre şu noktaya dikkat etmek gerekir: “Saygı, duygu üzerinde bir etki, dolayısıyla akıl sahibi bir varlığın duyusallığı üzerinde bir etki olduğuna göre, bu da duyusallığı, dolayısıyla ahlâk yasasının kendilerini saygı duymakla yükümlü kıldığı böyle varlıkların sonluluğunu varsayar ve en yüksek ya da her türlü duyusallıktan arınmış olan bir varlığın, dolayısıyla duyusallığın pratik akla engel de olamayacağı bir varlığın yasaya saygısından söz edilemez”. (Kant,1994;s.84)

  • Gizlilik Politikası ve Şartlar
  •   © Felsefeye giriş bu bir felsefe blogudur by düşündüren sözler 2007

    Back to TOP