2. Yunan tarzında felsefe gelenegi

Klasik dönemde Farabi,İbni Sina ve İbni Rüşt gibi müslüman filozofları gerek konuları, gerek amaçları, gerekse yöntemleri bakımından antik felsefenin ve filozofların bir devamıdırlar. Onlar çeviriler yoluyla tanımış oldukları Platon, Aristoteles, Plotinos gibi büyük antik filozofların ele aldıkları problemleri ele alırlar. Bu problemler, bilginin mümkün olup olmadıgı, bilgide aklın mı yoksa duyuların mı önemli oldugu, varlıgın neden ve nasıl meydana geldigi, şeylerin belirlenmiş olup olmadıgı, dogru bir siyasi rejimin ilkelerinin neler olması gerektigi, insan davranışlarının ereginin haz mı, mutluluk mu oldugu, Tanrı’nın ne tür bir varlık oldugu, O’nun varlıgının akılsal olarak kanıtlanıp kanıtlanamayacagı türünden bugün de felsefenin bilgi kuramı, varlık felsefesi, siyaset felsefesi, ahlak felsefesi, din felsefesi gibi alanlarına ait olan problemlerdir.

Onların bu problemleri ele alış tarzları da yine eski Yunan filozoflarının yöntemlerinin benzeridir. Onlar da antik filozoflar gibi olgular dünyasından derledikleri veya kendi bilgi ve birikimlerinden hareketle oluşturdukları ilkelerden, öncüllerden kalkarak dogru akıl yürütmeler yapıp bilgi degerine sahip olduklarına inandıkları bazı sonuçlara varma çabasındadırlar. Bu sonuçları temele alarak da birey olarak insan için, toplum için dogru yaşama, mutluluga ulaşma önerilerinde bulunurlar.

Tanrıbilimci düşünürler veya Kelamcılar bazı bakımlardan bunlardan farklıdırlar. Bir defa onların zaman bakımından ortaya çıkışları saf filozoflardan öncedir. Bu aynı zamanda birincilerin, yani kelamcıların hareket noktalarının ve amaçlarının farklılıgına da işaret eder. Saf felsefe hareketinin kaynagı antik Yunan felsefesi ve filozoflarıdır. Amaçları ise yukarıda kısaca işaret ettigimiz gibi eski Yunan filozoflarının eserini devam ettirmek, onların ele aldıkları konularda onlar gibi düşünmeye devam etmek veya şu veya bu nedenlerle onlar tarafından ele alınmamış olan problemleri onların tarzında ele alıp işlemektir.

Buna karşılık tanrıbilimci düşünce hareketinin kaynagı İslam’ın dışında degildir, İslam’ın bizzat kendisidir. İslam’ın kendi tarihinde, kendi siyasal ve kültürel, dinsel zemininde ortaya çıkmış olan İslam’a özgü problemlerdir.

Bu problemler genel olarak İslam vahyinin, İslam ögretisinin dogmalarıyla, yani inanç unsurlarıyla ilgili problemlerdir. İnanç unsurları derken İslam ögretisine göre bir Müslümanın inanmakla sorumlu oldugu kuramsal dogruları kastediyoruz. Örnegin, Tanrı’nın var oldugu, tek bir Tanrı’nın var oldugu veya Tanrı’nın tek oldugu, onun her şeyi bilen, her şeye gücü yeten, irade sahibi, adil, vb. bir varlık oldugu, evrene aşkın oldugu ve evreni yaratmış oldugu, insanı bekleyen bir gelecek hayat oldugu ve insanın bu dünyada yapmış oldugu iyi veya kötü davranışların bu gelecek hayatta karşılıgını bulacagı, insanın bu dünyadaki eylemlerine göre ödüllendirilip cezalandırılacagı bu tür inançla ilgili unsurlardır. İlk Müslümanlar, bu görüşleri veya dogmaları oldukları gibi kabul etmişler ve onlarda herhangi bir sorun görmemişlerdir. Ancak zaman içindeİslam dünyası genişlemiş, başka ve farklı dinlere, inançlara mensup toplulukları içine almıştır. Hıristiyanlık, Mazdeizm, Yahudilik gibi bu farklı dinlerin mensupları dogal olarak bu tür inanç unsurları üzerinde şüpheler göstermişler, onlarda bazı problemler görmüşler, onlara itirazlarda bulunmuşlar ve onlarla ilgili akılsal açıklamalar, temellendirmeler istemişlerdir.

Öte yandan zamanla Müslümanların kendi aralarında da siyasi ve fikri görüş ayrılıkları sonucu bazı mezhepler ortaya çıkmış ve bu mezhepler de söz konusu inanç unsurlarıyla ilgili farklı yorumlar geliştirmişlerdir. Neticede bu inanç unsurlarının akılsal olarak ortaya konması, açıklanması, aralarında tutarlı ilişkiler kurulması, sistemleştirilmesi ve savunulması yönünde bir hareket ortaya çıkmıştır ki işte bu hareket, tanrıbilimsel düşünce hareketidir. Bu hareketin konusu söz konusu, İslam dogmaları olmuş, amacını ise bu dogmaları akılsal olarak açıklamak, işlemek, temellendirmek ve rakip ögretilere karşı savunmak oluşturmuştur.

O halde Kelam bu iki özelligiyle, yani konusunun spesifik olarak İslam’a ait kuramsal problemler olması ve amacının İslam ögretisi içinde yer alan bu kuramsal görüşleri savunmak, onları rakip ögretilere karşı muzaffer kılmak olması özelligiyle saf felsefe hareketinden ayrılmakla birlikte yöntemi bakımından onunla birleşmektedir. Bu yöntem, yukarıda işaret ettigimiz gibi "tezlerini, iddialarını akla dayanan nedenlerle meşrulaştırma, haklı çıkarma yöntemidir" ve bu bakımdan kelamcıların yaptıkları iş Ortaçag Hıristiyan dünyasında felsefeyi tanrıbilimin hizmetkarı olarak gören Hıristiyan filozoflarının yaptıkları işin benzeri olmuştur. Nasıl Aziz Anselmus’u ontolojik tanrı kanıtını ortaya atmış olmasından dolayı bir filozof olarak kabul ediyorsak, aynı şekilde Tanrı’nın salt bir irade oldugu, evreni herhangi bir tercih ettirici neden olmaksızın zaman içinde yoktan var ettigi görüşünü ileri sürmesinden dolayı Gazali’yi de bir felsefeci olarak kabul etmek durumundayız.  Tasavvuf hareketinde durum biraz daha karmaşıktır. İleride mistik düşünce (tasavvuf)  gelenegine ayrılmış olan bölümde görülecegi üzere, tasavvufçular, gerek gerçekligin yapısı ve bilgisi, gerekse bu dünyada insan hayatının eregi ve mutlulugun dogası ile ilgili olarak kendilerine özgü görüşlere sahiptirler. Gerçek hakkındaki görüşlerini çok genel olarak her şeyi Tanrı’nın kendisi veya görüntüsü olarak ele alan, var olanların birligini savunan bir panteizm olarak nitelendirmemiz mümkündür. Gerçegin bilgisi ile ilgili olarak ise tasavvufçular akla, akıl yürütmeye karşı sezgiyi, gerçegin dogrudan, araçsız algısını savunurlar. İnsan hayatının eregi ve en yüksek mutluluk olarak ise onun gerçegin ilkesi, tözü olan Tanrı’yla birleşmeyi, ona kavuşmayı veya onun içinde erimeyi, yok olmayı gösterirler.

Şimdi ilk bakışta tasavvufçuların bu akla karşı çıkışlarının, akıl yürütmeyi, kanıtlamaları küçümsemelerinin, hatta açık olarak gerek Yunan tarzında felsefeyi, gerekse spekülatif tanrıbilimini reddetmelerinin onları felsefe-dışı bir hareket olarak nitelemek için yeterli olacagını düşünebiliriz. Ama böyle düşünürsek yanlış yapmış oluruz. Çünkü felsefe tarihinde Bergson gibi Gazali gibi, akla, akıl yürütmeye, spekülatif düşünceye karşı çıkan, ancak bunu yaparken yine akla, düşünceye dayanan, bu karşı çıkışlarını akılsal nedenlerle ortaya koyan bazı düşünürler vardır ve nasıl ki Bergson dile, kavramlara, akıl yürütmelere, analitik akla karşı yönelttigi eleştirisinde yine dile, kavramlara, akıl yürütmelere dayandıgı ve son çözümde kendisini "akla dayanan nedenlerle meşrulaştırmaya çalıştıgı" için bir filozof ise ve bergsonculuk da bu nedenden ötürü bir felsefe ise tasavvufçular için de aynı durum söz konusudur. Onların da akla, akıl yürütmelere, kanıtlamalara karşı çıkışları, onun yerine aşk diye, sezgi diye, gerçegin araçsız algısı diye adlandırdıkları bir şeyi geçirmeye çalışmaları kendisini akılsallık planında haklı çıkarmaya çalışan bir düşünceler dizisinden hareketle oluşturulan bir karşı çıkıştır. Bundan dolayı onların felsefe düşmanlıgı felsefi bir düşmanlık, akla muhalefetleri akılsal bir muhalefettir. Öte yandan tasavvuf akımına mensup düşünürler saf filozoflar gelenegine ait düşünürler gibi işlenmiş, tutarlı, sistemli görüş ve tezlerden meydana gelen bir varlık kuramı, bilgi kuramı, ruh kuramı, insan felsefesi ve mutluluk ögretisi de geliştirmişlerdir. Bu özellikleri bakımından daİslam’da mistik düşünürler bir felsefe tarzını, felsefi düşüncenin bir türünü temsil eden insanlar olarak ele alınmak durumundadırlar.

2 Yorumlar

Adsız
24 Nisan 2010 12:00  

Allah (cc) bizden gören ile görüneni görünmeyen ile de görünmeyeni mi görmemiz istiyor? Gözümüzle görünen kainat kitabını, aklımızla da Allahın varlığını mı görmemizi mı istiyor?

MAHİR KANIK
25 Nisan 2010 23:39  

mevlana felsefeye hiç de olumlu bakmazdı fakat kendisi de bir filozoftu! genel olarak felsefeye karşı çıkan bir geleneğimiz var. felsefe geleneğimiz var olan tanrıyı ispatlama amacını güdüyor ve haklılaştırmaya çalışıyordu.bunu ortaçağ hristiyan felsefesinde de çok net görebiliyoruz.makalede özellikle vurgulamış yazar.özellikle de farabinin felsefe geleneğimizde çok ayrı bir yeri olduğunu düşünüyorum.bilgilendirici bir makale.

abone ol

Abone olun güncellemeler posta kutunuza gelsin:

Google takip

  © Felsefeye giriş bu bir felsefe blogudur by düşündüren sözler 2007

Back to TOP