EDEBİYAT İLE FELSEFE İLİŞKİSİ ÜZERİNE - 2

Felsefi bir eser, bilgi veren, ele aldığı konuyu derinliğine inceleyen ve mantıksal bir akıl yürütme zinciri içerisinde irdeleyen bir eser olduğu için onda önemli olan içeriktir. Edebi eser ise içerikten ziyade biçime önem verir. Felsefi eser soyut, edebı eser ise somuttur. Insan hayatı, onun varoluşu ve özgürlüğü gibi konular, felsefenin soyut diliyle anlaşılır kılınamaz. Işte bu durumda sanat devreye girer ve felsefeye somutluk kazandırır. Bu türlü eserlerde hem biçim, hem de içerik birlikte önem kazanır.

Gerçi edebiyat eleştirici arasında biçim mi yoksa içerik mi önemlidir sorusu tartışmalıdır ama içerik biçimin önüne geçerse, o eser edebi olmaktan uzaklaşır. Ozellikle biçimcilere göre, "eseri sanat eseri yapan biçimi(yapısı)dır. Eserin felsefi derinliği, önemi, hiçbir zaman sanat ölçütü olamaz, çünkü eseri iyi bir sanat eseri yapamaz". Zaten sanat, sadece bilgi vermek amacına yönelir ve estetik heyecan ve zevkten uzaklaşırsa, o angaje bir sanat durumuna düşmez mi? Burada şu sorular gündeme gelmektedir: Sanatçı bağlanmalı mıdır? Sanat toplum için midir yoksa sadece sanat için midir?

Sanatçı bir filozof olarak değerlendirilen ve edebı-felsefi diye nitelendirebileceğimiz tarzda eserler veren Albert Camus, yapmış olduğu bir konuşmada, yukarıda ele alınan soruları cevaplandırmaya çalışır. Ona göre, "sanat için sanat, yani bir sanatçının yalnız kendi kendini eğlendirmesi, sahte ve soyut bir toplumun sanatıdır. Mantıki sonucu, salon edebiyatıdır bunun, ya da gerçeğin yıkılışı demek olan güzel lakırdılar ve soyut fikirlerdir". Sanat, sanat içindir görüşünü, sanatçının kendi kendisiyle bir konuşması olarak değerlendiren Camus, sanatın toplumla olan ilgisine dikkati çeker ama sırf toplumla iç içe olunacak diye de sanatın bir ideolojinin propagandasını yapmasını kabul etmez. Sanatçının bağlanmasının, sanatı uşaklık seviyesine indireceğini düşünen Camus, bu duruma örnek olarak sosyalist sanatı gösterir. Öyleyse sanat ya da sanatçının amacı ne olmalıdır? Ona göre sanatın amacı, anlamaktır. Sanatçı, çağını ve çağının gerçeğini anlamaya çaba göstermelidir. Dolayısıyla sanatçının çağının gerçeğinden kaçması mümkün değildir. Gerçeği yakalamak isteyen sanatçı, kendi bireyselliği içinde kalmamalı, kendi bireysel evreniyle bütün bir insanlık evreni arasında bağlantılar kurmalı ve kendini ifade ederken evrenseli de ifade etmelidir. Felsefe ile sanat ve özellikle edebiyat arasındaki ilişki bu noktada ortaya çıkmakta ve felsefenin soyut kavramlarıyla ifadesi güç olan dolaysız insan yaşantıları edebiyatın anlatımı ile somutluk kazanmaktadır.

Absurde ve başkaldırı felsefesinin temsilcisi olan Camus'ye göre sanat, bilhassa roman, bir başkaldırı düşüncesini ifade etmelidir. İnsan bilinci ile dünya arasında mantıksal bir bağlantı yoktur ve insan kendi kaderini ölümden ötürü sonuna kadar yaşayabilecek bir varlık değildir. Ölüme, absurde ve dünyanın akla aykırılığına başkaldırı, insanan yaşayabileceği bir hayat özlemi ve kaderini sonuna kadar tüketebileceği bir ömür, kendisini romanda gösterir. Bu bakımdan sanat, gerçekle ilgili olmakla birlikte gerçeğe karşı bir isyandır ve bu isyan en iyi ifadesini romanda bulur. Böyle bir isyan ya da bireyin sonuna kadar tüketebileceği somut bir hayat, felsefenin diliyle anlatılamaz. Böyle bir hayatı anlatabilecek olan sanat, "yaşayan varlığın, yaşadığı için ve yaşadığı zaman boyunca sonsuz avukatıdır". Bir ideolojiye bağlanmış olan bir sanatçı, bu avukatlığı yapamaz.

Camus gibi edebı-felsefi eserler veren, ateist varoluşçuluğun Fransa'da temsilciliğini yapan Jean-Paul Sartre'a göre ise sanatçı bağlanmalıdır. Sartre burada nesir ile şiir arasında bir ayrım yapar ve şairin bağlanmasını yasaklar. Bunun sebebi ise şudur: Nesir yazarı okuyucüya klavuzluk yapar, ona yol gösterir ve her söz, her şeye işaret eder. Şairin dili ise, araç-dil değildir. "Şairler konuşmaz; susmaz da ... (onlar), sözcükleri birer im değil, birer nesne gibi gören tutumu seçmiştir" .

Sartre'a göre nesir, "özü gereği yararcıdır". Nesir, söz üzerine kurulduğu için bir şeyler anlatır. Edebiyat, kendi özerkliğinin bilincine varmaz, bir ideolojinin boyunduruğu altına girerse, yani herhangi bir kayda ve şarta bağlanmadan, bir amaç olmaktan ziyade bir araç durumuna düşerse, kendine de yabancılaşır. Oyleyse Sartre'a göre de, tıpkı Camus'de olduğu gibi sanat, bir ideolojinin egemenliği altına girmeden başkalarına bir şeyler anlatmalıdır. Camus'de bir başkaldırı sanatı, ideal sanat olarak ortaya çıkarken; Sartre'da ise kendi bilincine varmış bir edebiyat söz konusu edilmektedir. Acaba edebiyat hangi durumda kendi bilincine varacaktır? ona göre "sınıfsız, diktatöryasız ve donuklaşmamış bir toplumda, edebiyat kendi bilincine varacaktır". Bu duruma ulaşmış bir edebiyat, "somut evrensel varlığı somut evrensel varlığa anlatmak" amaç ve görevini yerine getirerek, insanı özgürlüğün gerçekleşmesine de hizmet edecektir. Dikkat edilecek olursa, Sartre'a göre yazar, başkalarına bir şeyler anlatandır. Oyleyse yazar, başkalarına anlatacak kadar değerli birşeyleri olanlardır. Yazar, başkalarına bir şeyler anlatırken, dünyanın görünüşünü örten perdeleri kaldırmak ve dünyaya karşı bir tavır almak durumundadır. Yazar, bu tavır alış esnasında dünyayı reddetmekte ve onu değiştirmek istemektedir.

Dikkat edilecek olursa Sartre, sanat sanat içindir, kaygısını gütmeyen bir edebiyat görüşünü savunmaktadır. O, temsilcisi olduğu varoluş felsefesinin mahiyeti gereği angaje bir edebiyatı seçmek durumundadır. Ama bu angaje olma hali, edebiyatı kendisine yabancılaştırmamalıdır. Acaba varoluş felsefesinin mahiyeti neden bir angaje edebiyatı gündeme getirmektedir? Her şeyden önce, edebiyattaki anlatım biçimlerinden biri olan ve en güzel örneklerini romanda gördüğümüz nesirin "gerçekleştirilen, ya da iletilen felsefeyle (varoluş felsefesiyle) bir bütünlüğü sözkonusudur". Adeta felsefe, roman anatımıyla asıl mesajını iletebilmektedir. Çünkü edebiyatla felsefe arasındaki ilişki en yoğun şekilde varoluşçuluk sözkonusu olduğu zaman ortaya çıkmakta ve bu yoğunluktan ötürü de felsefe ile varoluşçu roman özdeşliği bile gündeme gelebilmektedir. Acaba bu ilişkinin yoğunluk kazanması neden varoluşçulukta gerçekleşiyor? Bunun nedenini şöyle açıklamak mümkündür: Varoluşçulukta, bireysel insanın hayatı ve varoluşunun tasvın önem kazanır. Bu tasvir, felsefenin soyut ve kuru kavramsal diliyle yapılamaz. Burada devreye edebiyat girer. Somut, sübjektif, şahsi tecrübeleri olan bir varlığın tasvirini somut ve bireysel olaylan, bireysel insan hayatını ve tacrübelerini en iyi şekilde edebiyat ve özellikle de roman yapabilir. Hatta varoluşçuluk, "soyutlamayı kullandığı zaman bile, somut bireylilikte existant'ı (varolanı) açıklamak ve keşfetmektir". Edebiyatın da ulaşmak istediği budur ve böylece de edebiyata biraz metafizik hakim olur. Meseleye bu açıdan bakıldığı zaman, sübjektiflik, zaman ve mekan içinde bulunma niteliği taşımayan felsefelerin edebiyattan uzak oldukları söylenecektir. Söz gelimi Aristocu, Leibnizci, Descartesçı, Kantçı bir romandan bahsetmek çok saçma olacaktır. Oysa öz, felsefe tarafından tasvir edilecekse, bunu felsefe adına ancak roman yapabilir ve bu roman da, tabiatı gereği angaje bir roman olacaktır.
1 l 2 l 3

  • Gizlilik Politikası ve Şartlar
  •   © 2007

    Back to TOP