HANNAH ARENDT'DE ÖZEL HAYAT PROBLEMİ

Songül DEMİR

İnsanlar bugün ulustan, uiuslararasından, hukuktan, devletten,kamuoyundan, kamu gücünden, politikadan, yurtlan, insanlıktan, toplumsal adaletten, adaletsizlikten, toplumdan, toplumsallaşmadan, kolektivizmden,kapitalizmden, liberalizmden, otoriter yönetimden ve birey gibi şeylerden sözetmekteler. Hatta kimi durumlarda tartışmanın ötesine geçerek o sözcüklerin belirttiği şeyler uğruna savaşmaktalar.

Çağımızın en önemli zorluklarından biri tüm bu sözcüklerle günümüze taşınan sorunların yeterince irdelenmemesidir.Bunun için öncelikle Arendt'de "Özel Hayat ve "Kamu Hayatı" ayrımım dile getirmek ve bunlardan neler anlaşıldığını ortaya koymak gerekmektedir.

Kamu Hayatı: Kamu da gözüken herkes tarafından görülebilir ve duyulabilir. Özel olarak bize ait olandan ayrı, hepimiz için ortak olan bir dünyayı ifade eder.Özel bir politik uzam; vatanda tartışmalarla,istişareye, anlaşmaya ve eyleme yuva teşkil eden. kurumsal olaiak sınırlandırılmış bir karşılıklı konuşma alanı olarak görmektedir.

Özel Hayat: Hanede bireyin yaşamını sürdürmesi ve türün bekası vardır.Hanedeki doğal topluluk zorunluluğun eseridir.Özel yoksunluk anlamını başkalarının olmayışında bulur. Özel hayat da insan başkalarının gözüne görünmez, yok gibidir .Antik Döneme ilişkin yapılan bu ayrım zaman zaman birbirinin icine girmiş bazen de başka unsurların ışın içme karışmasıyla farklı yönlere kaymıştır.

Örneğin; modern toplumlar kurumsal farklılıklar geçirerek bir yandan dar bir politikaya diğer yandan da ekonomik pazarla aileye bölünmüşlerdir.Emekçilerin özgürleşmesi mülkiyet ilişkilerini kamusal-politik bir hale getirdi. Kadınların özgürleşmesi de aileyi kamusal alanla genişletti. Beyaz ve Hıristiyan olmayan insanların hak elde etmesi "biz" ve "başkalarının temsil edilişi gibi kültürel sorunları kamu alanına soktu .

Öte yandan Arendt, "Vita Activa" kavramını ele almaktadır. Çünkü, bu kavram üç temel insan aktivitesi olan labor (emek), work (iş) ve action (eylem)'ı içermektedir. Labor, work, action olan bu üç etkinlik, insani varoluşun genel durumuyla ilgilidirler. Emek sadece bireysel devamlılığı değil, türün hayatını da garantiler. İş ve işin ürünü olarak insan eseri dünya; ölümlü hayatın beyhûdeliğine ve insanî zamanın geçiciliğine kalıcılık ve süreklilik sağlar. Eylem politik yapılar kurmaya ve onların muhafazasına bağlanmakla belleğin, yani tarih koşulunu sağlar.

Bu kavram daha sonra geleneksel olarak şekillenmeye devam etmiştir.Aristo'da (bios politikos) politik anlam taşırken, Ortaçağ'da politik anlamını yitirmiştir.Vita Activa teriminin Aristocu ile sonraki ortaçağcıi anlamlan arasındaki asıl fark; eylemi, praxis'i, onu kurmak ve sürdürmek gereğini öne çıkartan bios politikos'un. açık ve kesin bir biçimde sadece insanî meseleler alanına işaret etmekte olmasıdır. Ne emek ne de iş. tam bir bios; özerk ve sahici bir insanî yaşam tarzı oluşlurabilecek yeterlikte itibara sahip görülmekteydi.

Augustin'de vita activa terimi özgül siyasi anlamını kaybederek, dünya îşleiyle her türden meşguliyet tarzını ifade eder hale geldi .Özel ile kamusal arasındaki ayrım, zorunluluk ile özgürlük, fânilik ile kalıcılık ve nihayetinde utanç ile onun arasındaki karşıtlık çakışıyor olmakla birlikte zorunluluğun, fâniliğin ve utancın aslî yerlerinin sadece özel olduğunu söylemek hiçbir biçimde doğru değildir. Bu iki alanm en temel anlamlarının işaret ettiği şey. gizlenmesi gereken şeylerin ve şayet layıkıyla varolacaklarsa açıkça sergilenmesi gereken şeylerin bulunduğudur. Bu durum vita activa'nın aslî etkinlikleri olan emek, iş ve eylem için özellikle doğrudur, ama politik teoride oynadığı rolden ötürü açıklayıcı olmak gibi bir üstünlüğe sahip olan bu durumun tek ve tartışmasız bir uç örneği vardır .O da "iyilik" meselesidir. 'İyiliğin' "mükemmellik" ve yücelikten farklı olarak mutlak anlamda ortaya çıkışı Hristiyanlıkla birlikte tanınmıştır.

İsa'nın söz edimleriyle öğrettiği tek etkinlik,iyilik (yapmak); (başkaları tarafından) görülmemek, duyulmamaktır. Kamu alanına karşı beslenen Hıristiyanca husumet duygusu, en azından ilk Hıristiyanların mümkün olduğunca kamu yaşamı dışında bir hayat sürdürme eğilimleri, yine bütün inanç ve beklentilerden bağımsız, sadece iyi işlerde bulunmaya adanmış olmanın apaçık bir sonucu olarak anlaşılabilir. Zira iyi bir iş, (başkalarınca) bilinir hale geldiğinde ve aleniyet kazandığında, iyilik sadece iyilik adına yapılmış olma özelliğini kaybeder.

İyilik kendini açık ettiğinde, örgütlü bir hayırseverlik ya da dayanışma eylemi olarak yararlı olsa bile, iyilik olmaktan çıkar. Kendini iyi bir iş yaparken duyumsayan biri artık iyi (biri) değildir, en iyi halde toplumun faydalı bir ferdi ya da kilisenin görevine haiz bir üyesidir .

Yine burada Sokrates'in, irfan aşkı ya da bilgi sevgisi (Philo-sophy) ile doğmanın dışında hiçbir insanın bilge olamayacağına dair derin içgörüsü aklımıza geliyor.İsa'nın bütün yaşamı da aynı şekilde, iyilik sevgisinin nasıl olup da insanın iyi olamayacağına dair bir içgörüden doğabileceğinin bir kanıtıdır, neredeyse.

Kendilerini bilge olmak için eğiten genç Antikite filozofları, ünlü Phaleric Bull'da canlı canlı yakılmaktan mutluluk duyacaklarını iddia ederken,saçmalıyorlardı. Hıristiyanlığın (insanlardan) iyi olmalarını ve (vurulsun diye) öteki yanaklarını da çevirmelerini istemesi, metaforik olarak değil de, gerçek bir yaşam üslûbu olarak alınmaya kalkındığında, bundan daha az saçma değildir.Bu iki durumun da kamu alanıyla bir karşıtlık arzettikleri doğrudur ama iyilik bu bakımdan çok daha uç bir tutum sergiler.İyiliğin mutlaka gizli yapılması ve her tür gösterişten uzak durması şarttır.Oysa Platonla birlikte insanî meselelerin "mağarası"nı terketme kararım vermiş olsa bile, filozofun kendinden gizlenmesi gerekmez: aksine fikirlerin göğü altında sadece herşeyin gerçek özünü değil, bu arada kendini de "ben ile kendi" arasındaki dialoğu da barındırır. Yalnız(solitude) olmak, kişinin kendisiyle olması demektir, dolayısıyla düşünmek bütün etkinlikler içinde en yalnız olan olmasıyla birlikte, yüreği iyilikle dolu insan, yalnız bir yaşam sürdürmeye dayanamasa da başkaları ile başkaları nezdindeki yaşantısının özsel bakımdan tanığı olmamalıdır; orada herşeyden önce kendisinin refakatinden yoksundur.

Tüm bunların ışığında bir yaşam tarzı olarak iyilik, kamu alanının sınırları dahilinde yalnızca olanaksız olmakla kalmaz, hatta yıkıcı bile olabilir. Belki de kimse iyilik yapmanın bu tahripkâr niteliğinin, ünlü bir pasajında insanlara "nasıl iyi olunmayacağını" öğreten Makyavel'den daha fazla farkında değildi.İyi işlerde bulunmak gibi uç bir örneği vita activanın etkilerinden hangilerinin kamu önüne çıkartılacaklarını, hangilerinin ise gizlilik içinde tutulacaklarını belirleyen politik topluluklara ait tarihsel yargıların, karsaklarını bu etkinliklerin kendi doğalarında bulabileceklerini göstermek üzere bilerek seçtik.

Antikçağ'a ilişkin bu örneğin dışında modern hayata, yani bugüne baktığımızda; privacy (mahremiyet) daha çok korumak sığınak ile ilgilidir. Politik olanla değil toplumsal olanla zıttır.Çünkü politik olan, daha doğrusu kamu alanı devlet ile özdeşleşmiştir.Dolayısıyla modern anayasal devleti ortaya çıkaran tarihsel süreç öte yanda "toplum"u yani kendini "ev işleri" ile politik devlet arasına yerleştiren toplumsal ilişkiler alanını ortaya çıkarmıştır.

Modern dönemde özel hayalın bireysellikle zenginleşmesi durumu farklı bir yöne daha yöneltmiştir. (Fakat bu da kamu hayatı ile değil, sosyal hayatla karşı karşıya gelmedir.) Burada görülmektedir ki: özel alan çok farklı bir konuma oturmuş ve kamu hayatı ile yüz yüze gelindiğinde gerek etık. gerek kültürel, gerekse kavramsal olarak bir çok sorun ortaya çıkmaktadır.Ahlâk ile ilgisinde ilk başta kamu ve özel ayrımı göz önünde birlikle bulundurulduğunda özel hayat da ahlâkdan bahsedemeyiz. Çünkü bu alanda eylem yoktur, zorunluluk hakimdir. Fakat modern toplumda özel hayat içinde de ahlakın söz konusu olduğu durumlar vardır.Örneğin: bir adam eşinin boğazını sıkarken bu onların hâne hayatlarında geçen bir olaydır diyerek arkamızı mı döneceğiz.

Bir kamu problemini ise "Kamusal İnsanın Çöküşü" nde Richard Sennett şöyle dile getiriyor:Günümüzde, şu ana dek hiç bir kent uygarlığının yaşamamış olduğu bir hareket kolaylığı içinde olmamıza karşın hareket, günlük faaliyetlerimiz içinde en çok kaygı yaratan unsur haline gelmiştir. Bu kaygı bireyin sınırsız hareketini mutlak bir hak saymamızdan doğar. Özel otomobil bu hakkın kullanımı için uygun bir araçtır. Bunun kamusal alanlar, özellikle kent sokakları üzerinde etkilerine gelince, bu alanlar özgür hareketin hizmetine sokulmadıkça anlamsız hatta çıldırtıcı bir hale gelirler. Modern ulaşım teknolojisi, sokakta var olmanın yerine
coğrafi sınırlamalara duyulan hoşnutsuzluğu koyar".

Bugün biz kamu alanım devletin kendisiyle aynı tutmaktayız.. Dolayısıyla özel ve kamu ayrımı yeniden gözden geçirilmeyi bekliyor. İnsanların mahrem hayatlarının ortaya serilmesine karşı çıkarken bunu neye gören hangi belirlenim ve sınırlandırmayla ele alacağız? Etik ilkelerin normatif hâli olan hukuk ilkeleri kamu ve özel ayrımına göre nasıl düzenlenecek? Bu ve bunlara benzer sorulan çoğaltabiliriz. Dikkati çeken husus yaşama problemi olan etiğin insanların kamu ve özel hayatlarının dışında ele alınamayacağıdır.

abone ol

Abone olun güncellemeler posta kutunuza gelsin:

Google takip

  © Felsefeye giriş bu bir felsefe blogudur by düşündüren sözler 2007

Back to TOP