İBNİ HALDUN VE FARABÎ - İBNÎ SİNACI «MEDENÎ SİYASET» GELENEĞİ

AHMET ARSLAN

İbni Haldun Mukaddime'de birkaç yerde «medenî siyaset»(al-siyasa al-madaniyya) veya «medeni siyaset bilimi» ( 'ilm al-siyasa al-madaniyya) dediği bir bilim ve araştırma dalından söz eder ve ondan neyi anladığını, onunla kendi kurduğunu düşündüğü yeni bilim dalı, yani «umrân bilimi» arasında konu, yöntem, amaç ve yaklaşım tarzları bakımından hangi farklar bulunduğunu düşündüğünü, ona karşı eleştirilerinin hangi temel noktalarda toplandığını anlamamızı mümkün kılacak bazı sözler söyler, açıklamalarda bulunur.

Bu sözünü ettiğimiz yerlerden biri, İbni Haldun'un «akılsal siyaset» ve «dinsel siyaset» diye adlandırdığı iki siyasal rejim tipini tartıştığı bölümdür. Burada önce herhangi bir insanî toplumsal hayatın mümkün olabilmesi için toplumda egemen biryasa koyucuya (al-şârî') duyulan zorunlu ihtiyaç üzerinde durur. Bu yasa koyucu egemen gücün koyduğu yasalar eğer tanrısal bir Şeriat'e dayanıyorlarsa ortada dine dayanan bir siyaset rejimi, akla dayanıyorlarsa akla dayanan bir siyaset rejimi söz konusudur. İbni Haldun bu iki siyaset rejimi arasındaki alan ve amaç farklılıklarına işaret ettikten sonra sözlerine hemen şunu ekler: «Bizim burada sözünü ettiğimiz, «medenî siyaset» adı ile bilinen şey değildir. Filozoflar bu deyimle, son çözümde, başta egemen bir yönetici olmaksızın yaşanmak isteniyorsa, bu toplumun üyelerinden herbirinin sahip olması gereken karakter ve ruh özelliklerini anlarlar ve içinde bu şartların gerçekleştiği bir topluma «ideal toplum» (al-madina al-fâzıla) adını verirler . Böyle bir toplumda riayet edilen kuralları, yasaları ise «medenî siyaset» adı ile adlandırırlar. Onlar bununla, herhangi bir toplumun üyelerinin toplumun menfaati (al-masâlih al-'amma) için konulmuş ve kendilerinin uymaya zorlandıkları yasaları (konu olarak alan) bir siyaseti kastetmezler. Çünkü bu siyaset, ondan başka bir şeydir. Bu ideal toplum, filozoflara göre gerçekleşmesi çok az muhtemel bir toplumdur. Onlar bu toplumdan sadece bir faraziye olarak söz ederler.»

İbni Haldun Mukaddime'de başka yerlerde de örneklerine sık sık rastladığımız genel bir tavrına uygun olarak, burada, bu görüşü ileri süren filozoflarla kimleri kastettiğini belirtmez. Bu «medenî siyaset»le sözünü ettiği akılsal ve dinsel siyasetler arasındaki farkların neler olduğu hakkında da bundan fazla bir açıklamada bulunmaz. Ancak onun burada kullandığı «ideal toplum» ve «medenî siyaset» deyimlerinin kendileri, açık olarak onun, bu yazı boyunca ayrıntılı olarak üzerinde duracağımız ve Fârâbi-İbni Sinacı siyaset geleneği diye adlandıracağımız siyaset geleneğini ve bu geleneğin tezlerini kastettiğini göstermektedir. Çünkü Pîaton'un başlıca «Devlet» diyalogunda sergilediği türden bir «ideal devlet» veya «ideal toplum» araştırmaları geleneğini İslam'da devam ettiren Fârâbî'nin, bu konuya ayırdığı yapıtlarından birinin adının kendisi «Medeni Siyaset»tir (Al-Siyâsa al-Madaniyya). Yine Fârâbî'nin, devlet ve siyaset felsefesini en derli toplu, ayrıntılı bir biçimde sergileyen kitaplarından bir diğeri «Arâ ahi al-madina al-fâzıla» adını taşır . Farabî'nin «Bilimlerin Sayımı» adıyla Türkçe'ye çevrilmiş ünlü «İhsâ'al 'ulûm»unun beşinci ve son bölümü, Kelâm ve Fıkıh bilimleri ile birlikte bu kez «Medeni İlim» (al-'ilm al-madanî) diye adlandırılan bu aynı bilime ayrılmıştır . Aynı deyim «Mutluluğu Kazanma» adı ile Türkçe'ye çevrilmiş olan «Tahsil al Sa'ada»de de bir-iki yerde geçmektedir .

Bununla birlikte İbni Haldun'un, İslam'da kökleri Fârâbî tarafından atılan ve belli bir ölçüde daha sonra İbni Sina tarafından da devam ettirilen bu geleneğin tezlerini, burada özellikle önemli bir noktada tam bir sadakatle yansıttığı söylenemez. Çünkü bildiğimiz kadarı ile ne Fârâbî, ne de İbni Sina siyaset teorilerinde burada İbni Haldun'un ileri sürdüğü gibi son çözümde bir yöneticiye ihtiyaç göstermeyecek bir toplumun peşinden koşmamakta, daha doğrusu böyle bir toplumun imkânına inanır görünmemektedirler. Onlar, tersine, böyle bir ideal toplumun gerçekleşebilmesi için, insanî eylemlerin ereği olan iyilik ve mutluluğun ne olduğunu bilen ve bu bilgiye uygun olarak yasalar koyması gereken bir kişinin, yani bir filozof veya peygamberin varlığını zorunlu görmektedirler. Çünkü onlar birazdan geniş olarak göreceğimiz gibi, sıradan insanla (avam), elit (hassa) arasında bir ayrım yapmakta, bu ikinciler, hatta bu ikinciler arasında da elitin eliti olan filozoflar veya peygamberler olmaksızın birincilerin kendi baslarına ne şeylerin hakikatinin ne de gerçek iyilik ve erdemliliğin, dolayısıyla mutluluğun bilgisine erişemiyeceklerini düşünmektedirler. Kısaca onlar ideal bir toplumda filozof veya peygamber, yasa koyucu egemen bir gücün varlığını zorunlu görmektedirler.

Bu noktaya böylece işaret ettikten sonra başka bir noktaya geçelim: Yukarda söylediğimiz gibi İbni Haldun burada «medenî siyaset» hakkında sadece bu sözleri söylemekle yetinmekte ve onun herhangi bir biçimde tartışmasına girmemektedir. Sanki özelliklerini bu biçimde açıkladığı bu «medenî siyaset» geleneği üzerinde daha fazla durmayı gereksiz görmektedir. Bunun nedeni ne olabilir? Belki bu konuda bize yine bu «medeni siyaset» hakkındaki sözlerinin kendisi bir ışık tutabilir. Görüldüğü gibi İbni Haldun, filozofların kendilerinin böyle bir toplumun gerçekleşmesini çok uzak bir ihtimal olarak gördüklerini söylemektedir: Filozoflar böyle bir toplumdan sadece bir «faraziye» olarak söz etmektedirler. Oysa îbni Haldun'un yaratıcısı olduğunu düşündüğü yeni «umrân bilimi» nin konusu, insanların kafalarında tasarladıkları «ideal» bir devlet veya topluma ilişkin «farazi» araştırmalar değildir; «umrân ve ona özü gereği arız olan mülk, devlet, kazanç, geçim yolları, sanatlar, bilimler ve bunların nedenlerine ilişkin bilimsel araştırmalardır . Nitekim bu sözünü ettiğimiz pasajda da İbni Haldim tarihte fiilen gerçekleşmiş olan siyaset rejimlerini ve bu rejimler üzerine oturan yine fiilen gerçekleşmiş toplum düzenlerini incelemektedir.Bu pasajı biraz daha yakından inceleyelim:

İbni Haldun burada dinsel siyaset ve akılsal siyaset üzerine görüşlerini sergilemeye genel bir düşünceyle başlar.- Tarihte gerçekleşmiş bütün siyasî rejimler, kaynağını insan doğasından,insanın toplum halinde yaşamasının mümkün olması için bir «yasa»ya ve «yasa koyucu»ya duyulan zorunlu ihtiyaçtan alırlar. Bu ihtiyacın kendisinin ise açıklaması şudur: İnsan, hayvani olan doğası gereği yalnız başına bırakıldığı zaman başkalarına zarar vermeye, onun malına, mülküne, hatta canına kastetmeye eğilimli bir varlıktır. Şairin dediği gibi «Zulüm, haksızlık insanın doğasında vardır. Nerede âdil bir adam görürsen, onun zalim olmamasının bir nedeni vardır» .

O halde insanın toplum halinde yaşamaya geçtiğinde başkalarına zarar vermesini önleyecek egemen bir güce ihtiyacı vardır İşte mülk'ün veya devletin anlamı budur. Ancak bu sözü edilen egemen gücün kendisi de bir insandır. Bundan dolayı o da egemenliği altında tuttuğu insanlara haksızlık etme eğiliminden korunmuş değildir. Bu ise yeniden insanın toplumsal hayatını, dolayısıyla insanî varlığı tehlikeye sokar. Kaldı ki yöneticiden yöneticiye arzu ve istekler de değişebilirler. Bunun sonucunda halkın, başında bulunan kimsenin kendisinden ne istediğini bilmesi güçleşir ve ona itaat etmekte zorluk çekmeye başlar. Bu onu itaatsizliğe,itaatsizlik de yeniden toplumda karışıklık ve çatışmaya götürür.

İbni Haldun'a göre bunun önlenmesi için halk tarafından kabul edilecek ve hükümlerine uyulacak birtakım siyasî yasaların, kural ve ölçütlerin saptanması ve ortaya konulması zorunluluğu kendisini gösterir. Böyle yasalar, kurallar üzerine oturmamış bir devletin ve toplumsal örgütlenmenin varlığını istikrarlı ve güvenli bir biçimde sürdürmesi beklenemez.

Şimdi yine İbni Haldun'a göre eğer bu yasalar, bir devletin, hanedanın büyükleri, akıl ve öngörü sahibi kişileri tarafından konulurlarsa, ortaya akla dayanan bir temele oturan bir siyasî rejim çıkar (siyasa 'akliyya). Eğer onlar bir Şeriat sahibi aracılığıyla Tanrı tarafından konulurlarsa, ortaya dinsel bir temele dayanan bir siyasî rejim (siyasa diniyya) çıkar .

îbni Haldun, akla dayanan siyasî rejimlerin de iki türlü olabileceklerini düşünmektedir. Bunlardan birincisi halkın, yönetilenlerin menfaatlerini ön plana alan, yöneticinin, egemen gücün çıkarlarını da bunlarla ilgili olarak göz önünde tutan bir rejimdir ki bunun bir örneğini İslâm-öncesi İran-Sâsânî devleti oluşturur. İkincisi ise yöneticinin, hükümdarın menfaatlerini ön plana alan, halkın menfaatlerini ona bağımlı olarak tasarlayan siyasi rejimdir ki İbni Haldun kendi zamanında gerek Müslüman, gerekse Müslüman-olmayan bütün toplumlarda hakim olan rejimlerin bu rejim olduğunu düşünmektedir".

Akılsal siyasetle dinsel siyaset rejimi arasında yasalannm niteliği, kapsadıkları alan ve amaçları bakımından, şu anda konumuzla ilgili olmadıklarından ötürü üzerinde durmayı gereksiz gördüğümüz birtakım farklılıklar vardır. Ancak akılsal siyasetin iki türü ile dinsel siyasetin önemli bir ortak özellikleri, her üçvnün de tarihte fiilen gerçekleşmiş rejimler olmalarıdır.

Aslında gerçekleşme süreleri ve örnekleri bakımından da onlar arasında bazı farklılıklar vardır. Örneğin onlar arasında örneklerine en sık rastlanan, salt egemen gücün çıkarlarını ön planda tutan akılsal siyaset rejimi, çıplak «güç» devleti veya «mülk»tür. Akılsal siyaset rejiminin diğer örneği, İslâm-öncesi Îran-Sâsânî devletidir ki o da hayli uzun bir zaman yürürlükte olmuştur. Buna karşılık gerçek anlamda dinsel siyaset rejimi veya saf teokrasi, İbni Haldun'a göre, Muhammed'in gelişi, Şeriat'ini tesis edişi ile onun ölümünü izleyen ilk dört halifenin hükümranlığı süresinde, yani aşağı yukarı ancak bir elli yıl geçerli olmuştur. İbni Haldun Emevi'lerden itibaren kendi zamanına kadar geçen dönemde Müslüman toplumlarının siyasî-toplumsal rejimlerinin, belli ölçüde dinsel siyasetin bazı kurallarını gözetmelerine rağmen artık bir dinsel siyaset rejimi olmadığı, ikinci tür akılsal siyaset rejimi olduğunu, yani yöneticinin çıkarlarını ön planda tutan çıplak bir güç devleti, bir hanedan devleti olduğunu düşünmektedir .

Ancak ne olursa olsun, bu her üç siyaset rejimi türü tarihte ve toplumda bilfiil y.aşanmış, örnekleri görülmüş ve görülmekte olan rejimlerdir. Buna karşılık İbni Haldun filozofların sözünü ettikleri türden bir «ideal toplum» düzenine tarihte hiçbir yerde rastlamamaktadır. Zaten filozoflar da ona göre bundan sadece bir «faraziye» olarak söz etmektedirler. İşte bundan dolayı İbni Haldun'un böyle bir «ideal toplum» düzenini ve bunu konu olarak alan «medenî siyaset» araştırmalarını özel inceleme konusu yapmayı gereksiz gördüğünü söyleyebiliriz.

İbni Haldun «medeni siyaset» ten, ikinci bir yerde, «umrân bilimi» ile bazı benzerlikleri olduğu için onunla karıştırılmaları mümkün olan bilimleri veya disiplinleri ele alırken söz eder. Bu bilimler veya disiplinler Hitabet, Usûl al-Fıkh, Doğu popüler siyasi bilgelik edebiyatı ve yine «medenî siyaset»tir. İbni Haldun «umrân bilimi»nin bunların hiçbiri ile karıştırılmaması gerektiğini belirtirken «medenî siyaset»i şöyle tanımlar: «Bu ikinci (medenî siyaset), halkın çoğunluğunun, insan türünün korunması ve devam ettirilmesi için gerekli bir yolda sevkedilmesi amacıyla. Ahlâk ve Hikmet gerekirliklerine uygun olarak ev ve şehrin ne şekilde idare edilmesi (tadbir al-manzil va al-madina) lâzım geldiğini» konu olarak alan bir bilimdir .

Burada «ev ve şehrin yönetimi» bilimleri, Ahlâk bilimi ile birleştirilirse, Aristoteles'in ünlü bilimler smıflamasmdaki Ahlâk, Ekonomi ve Politika'yı içine alan Pratik bilimleri karşımıza çıkmaktadır. Aristoteles'in teorik, pratik ve prodüktif bilimler üçlü ana sınıflamasında pratik bilimleri oluşturan yukarıda sözü edilen üç bilimin, Ortaçağ İslâm dünyasına yine yukarıda belirtilen adlarla çevrildiğini biliyoruz. Yine Aristoteles'in hemen hemen bütün eserleri Arapça'ya çevrilmiş olduğu halde onun «Politika» sının Arapça'ya çevrilmiş olduğunu gösteren hiç bir işaretin bulunmadığı , dolayısıyla Aristoteles'in siyaset felsefesi için genellikle «Nikomakhos Ahlâkı» na başvurulmuş olduğunu, Yunan tarzında felsefe geleneğini temsil, eden «felâsife»nin siyaset felsefesinde bundan dolayı Aristoteles'ten çok Platon'un öğrencileri olduğunu da biliyoruz. Her neyse İbni Haldun'un buradaki bu sözleri yine onun bu «medeni siyaset» deyimi ile Fârâbi-İbni Sina'nın temsil ettiği, temelde Platoncu, Yunan tarzında felsefi siyaset geleneğini kastettiğini göstermektedir. Onun bu sözlerinden ayrıca bu 'medeni siyaset» biliminin, «umrân bilimi» nden nerede farklı olduğu, İbni Haldun'un onu niçin üzerinde durulması gereksiz bir araştırma dalı olarak gördüğü daha da açığa çıkmaktadır. Gerçi o burada da yine bu «medenî siyaset» bilimine niçin karşı olduğunu açıkça belirtmek yoluna gitmemektedir. Sadece bu bilimin, kendi yarattığını ileri sürdüğü «umrân bilimi» nden farklı olduğunu söylemekle yetinmektedir. Ancak: kendi yaratmak istediği «umrân bilimi>>ni hangi ilkeler üzerinde, hangi amaçlarla ve ne tür bir disiplin olarak ortaya koyduğunu göz önüne alır ve onu bu biçimde oldukça etraflı bir tarzda tanımladığı «medenî siyaset» bilimi ile karşılaştırırsak, İbni Haldun'un düşüncesini daha da açığa çıkarıcı önemli ipuçları elde edebiliriz:

1 Yorum

7 Haziran 2010 22:31  

çalışmalarını beğendim arkadaşım seninle tanışmak isterdim...

abone ol

Abone olun güncellemeler posta kutunuza gelsin:

Google takip

  • Gizlilik Politikası ve Şartlar
  •   © Felsefeye giriş bu bir felsefe blogudur by düşündüren sözler 2007

    Back to TOP