MARTIN HEIDEGGER'DE İNSAN PROBLEMİ

A. Kadir ÇÜÇEN

Bu yazının amacı,Heidegger'in tüm felsefesi göz önünde tutularak, ortaya koyduğu insan felsefesinin bir tür felsefî antropoloji olup olmadığım tartışmaktır.Çünkü çağımızda insanı açıklayan felsefeler, felsefî antropolojinin kapsamında ele alınırken, Heidegger kendi felsefesinin bir felsefî antropoloji olmadığını ileri sürmektedir. Bu nedenle önce felsefî antropolojinin ne olduğunu bir çok açıdan tanımlayacağım. İkinci olarak,felsefî antropolojinin temel sorusu olan insanı Heidegger, felsefesinde nasıl anladığını açıklayacağım. Son olarak da, yapılan felsefî antropoloji tanımları içinde Heidegger'in ortaya koyduğu insan felsefesinin durumunu açığa çıkartarak bir sonuç değerlendirmesi yapacağım.

Felsefî antropoloji,"insanın özüyle ilgili problemleri konu alan felsefî bilme, somut yaşamı ve gerçeklikteki yeri itibariyle, insanın özü ve özünün kuruluğuyia ilgili öğretidir."W Modern felsefî antropoloji 1920'lerde Almanya'da Filizlenerek, 1940larda artık Alman felsefesinin bir ekolü oldu. Felsefî antropoloji, yaşam felsefesine (lebensphilosophie), varoluşçuluğa ve fenomenolojiye dayanmasına ve onlardan aldığı kaynaklarla ortaya çıkmasına rağmen, onlarla da özdeş değildir.

Felsefî antropoloji, pragmatizm ve bilgi sosyolojisiyle de yakın ilişki içindedir. Her ne kadar Alman geleneği üzerinde yükseldiyse de, 18. yüzyıldaki insan doğasını inceleyen bilimlerden de etkilendi. Felsefî antropoloji, dogmatik kesinlik üzerine yaptığı vurguyla Aydınlanmanın eleştirel geleneğini birleştirdi.

Her ne kadar yukarıda verdiğimiz felsefî antropoloji tanımı gereği tüm felsefelerle ilişkili gibi gözükse de, daha önceki felsefeler insanın bu dünyadaki yeri ve konumuyla ilgilenmişlerdir. Felsefi antropolojinin "problemleri felsefe tarihi boyunca ayrıca ele alınmamış, felsefenin birçok disiplinleri tarafından bölüştürülmüştür.Eğer felsefi antropolojinin özellikleri incelenirse, bu geniş çerçevenin daraldığı görülecektir. Felsefî antropolojinin öncüleri Pascal, Herder, Goethe, Kant, Hegel, Kierkegaard, Feuerbach,Marx ve Nietzsche'dir. Tüm bu filozoflar, insanı çeşitli yönlerden ele alarak insanın ne olduğunu felsefî açıdan kavramaya çalışmışlardır. Kant'ın üç temel sorusu -"Ne bilebilirim?" , "Nasıl davranmalıyım?"ve "Ne ümit edebilirim?"- felsefî antropolojinin genellikle kabul ettiği ve açıklamaya çalıştığı sorulardır.

Fakat gerçek anlamda felsefî antropoloji "çağımızda, insanın yapısı ve varlık bölümündeki yeri hususi bir sual, üzerinde çok münakaşa edilen ve çeşitli cevapların verildiği bir sual olarak ele alınmışUr.Varoluşçular ve yaşam-felsefeciler gibi, felsefî antropolojistler de insanın varlığını, deneyimlerim ve kaygılarını varoluşçuların öznelliğini ve yaşam-felsefecilerin kültürel nesnelliğiyle birleştirerek incelerken, fenomenolojinin yöntemi olan anlama ve indirgemeyi kullanmaktalar.

Felsefî antropoloji, bilimin ortaya koyduğu insan doğasını ve insan davranırlarını ele alarak, onları felsefî açıdan yorumlar. Bu nedenle bilimsel düşüncenin gelişimi her zaman göz önünde tutular. Bilimlerden elde ettiği bilgileri, kendi felsefî analizine tabi tutarak insanın ne olduğunu ve diğer varlıklardan farkını ortaya koyar. Bu nedenle Kant'ın ortaya koyduğu fizyolojik ve pratik (kültürel) antropoloji ayrımını ortadan kaldırarak, insanı hem doğal sınırlarıyla hem de olanaklarıyla özgür eyleyen bir varlık olarak ele alır ve inceler. Sonuç olarak, felsefi antropoloji, insanı hem yaratılmış bir varlık hem de kültür yaratan bir varlık olarak araştırır. Amaç ise insanı hem bilimin hem de felsefenin olanaklarını birleştirerek açıklamaktır.Tüm bu özellikleri göz önünde tuttuğumuzda Heidegger'in felsefesindeki insan kuramıyla bir felsefî antropoloji oluşturduğunu söyleyebilir miyiz?

Heidegger'in tüm felsefesinde araştırdığı problem Varlık problemidir. Heidegger'i Heidegger yapan en büyük eseri olan Varlık ve TJamarim giriş cümlesi bu iddianın en önemli kanıtıdır."Açıkça çok uzun zamandır 'varlık' sözcüğünü kullanmakla ne anlama geldiğinin farkındasınız. Fakat ondan ne anladığımızı alışkanlıkla düşünen bizlerin zihni, "şimdi daha karmakarışık oldu",diyen Platon'un Sofist diyalogundan alıntı yapan Heidegger, şöyle devam eder: "Günümüzde 'varlık' sözcüğüyle gerçekten ne anladığımız sorusuna bir yanıt sahibi miyiz? Hayır. Öyle ise, Varlık'ın anlamı sorusunu yeniden sormamız uygundur.Bu giriş cümleleri Heidegger'in amacım açıkça ifade etmektedir.

Amaç, Varhk'ın anlamını yeniden sorgulamaktır. Böyle bir soruya gidecek yol ise, ancak zamanın yorumuyla ortaya çıkacaktır. Varlık zamansaldır ve Heidegger artık varlığı 'düşünmeye' ve 'söylemeye' çabalayacaktır. Çabalamak ise bir yıldıza doru ilerlemektir, yani yola koyulmaktır ) Varlık tarihinin içine girerek, alışılagelmiş tarzda bir kavram tarihi incelemesi yapmak amacı değildir, aksine söz konusu olan, Batı düşüncesinin temel sorusu ışığında, unutulmuş veya düşünülende düşünülmeyen Varlığı çözümlemektir.

Varlığı düşünmek ve söylemek için nasıl bir yola girilmelidir?Bu yol öyle bir yol olmalıdır ki, var-olan Varlığın ontolojik yapısını ortaya koymalıdır. Varlığın hakikatini açığa çıkartacak yer ise antik olanda ontolojik yapının serimlenmesidir. Ontik olanda ontolojik yapının serimlenmesi ise, ancak Dasein denilen varlıkta olanaklıdır; çünkü Dasein Varhk'ın anlamı sorusunu sorabilen ve bu soruyu kendi ontik varlığındaki ontolojik yapısında serimleyen tek varlıktır. Bu noktadan sonra Heidegger, Dasein denilen varlığın varoluşsal varlık yapısını serimleyerek, varlığı ontolojik açıdan açığa çıkartmaya çalışır.

Steiner'in dediği gibi, acaba Dasein'ın ontolojik varoluşunu serimlemek, bir antropolojik açımlama mıdır? Yoksa Heidegger'in ileri sürdüğü gibi, Dasein'ın varoluş çözümlenmesiyle açığa çıkan Varhk'ın anlamı, psikoloji, antropoloji ve biyolojiden önce gelen bir varlık felsefesi midir? Sanırım bu sorulan yanıtlamak için Heidegger'in Dasein diye adlandırdığı varlığın ne olduğuna, kim olduğuna ve nasıl bir varoluş yapısına sahip olduğuna bakmalıyız.

Dasein, günlük Almanca'da insan varlığı ve orada-varhk anlamına gelmektedir. Fakat Heidegger felsefesini az da olsa okuyanlar, Heidegger'in günlük dilden aldığı ve sıradan anlamlara sahip kelimelere yoğun bir felsefî içerik koyduğunu bilirler. O halde,Dasein'ı basitçe insan sözcüğüyle çevirmek ve anlamak bence Heidegger'i anlamamaktır ve onu basitleştirmektir. Çünkü Heidegger, Kara Orman'daki kulübesinde yaşadığı gibi, felsefesini de bir orman insanı yani köylü söylemle yapmaya çalışmıştır. Ormanın kelimeleriyle karanlıktaki varlığı aydınlatmaya çalışmıştır.

Kara Orman'ın sık ağaçlan güneşin ışığına nasıl engel oluyorsa, geleneksel felsefenin metafizik terminolojisi de varlığın açığa çıkmasına engel olmaktadır. Sık ağaçların arasından bazen Güneş kendine bir yol bularak, ormanın bir kısmını bir süre aydınlattığı gibi, varlık da aydınlığa çıkmak için yeni anlam yüklenmiş felsefe kavramlara ihtiyaç duyar. Bu kavramlardan sadece bir tanesi Dasein'dır.

Dasein kendi varlığının varoluş anlarında ışığın aydınlatması gibi Varlığı aydınlatır ve Varlığın açığa çıkmasını salar. Heidegger Dasein kavramıyla geleneksel felsefenin ve felsefî antropolojinin insana yüklediği özü ve bu özün yapısını anlamak ve anlatmak istemiyor. Heidegger için Dasein, Varlık'ın anlamını kendinde, kendisi-olmayanda ve dünyada sorabilen varlıktır. Başka bir söylemle Dasein, Varlığın analitik çözümlemesinin ve yapısının ortaya konulduğu ontolojik gerçekliktir.

Heidegger, ne Varlık ve Zamaıtda ne de daha sonraki eserlerinde Dasein'ı dorudan insan anlamında kullanmamış, ona eşdeğer olduğunu veya Dasein'ın insan olduğunu söylememiştir. Dasein'ı insan olarak tanımlayanlar hep Heidegger yorumcularıdır. Heidegger'i ikinci elden okuduğumuzda, Dasein'ın insan kelimesiyle karşılandığını görmekteyiz. 1970'lerden sonra bu yorumda terk edilmeye bağlanmıştır. O halde, Dasein'ı nasıl tanımlamalıyız veya çevirmeliyiz? Bazı felsefe kavramları vardır ki onlan çevirmek olanaklı değildir. İşte Dasein da böyle bir kavramdır. Birçok dilde Heidegger'in Dasein sözcüğü çevrilmeden kalmıştır.

Dasein, orada-varlık olarak kendim bir dünya içinde bulur. O, dünyayla varolur.Dünya-içinde-varlık olmak Dasein'a verilmiştir. Bu verilmişlik onun yazgısı ve kaderidir. Dasein'ın yazgısı olan dünya-içinde-olmak, onu kendisine, kendisi gibi olanlara ve kendisi gibi olmayanlara yönlendirir. Dasein'ın varlıklara yönelmişliği ve alakası, onun kaygı duymasına neden olur. Kaygı duyan varlık olarak Dasein, hep diğerleriyle birlikte vardır. O halde, Dasein dünya-içinde-varlık olarak ilgi ve kaygı duyan varlıktır; çünkü o, bu dünyaya özüyle birlikte gelmemiştir. O, dünyaya atılmış ve terk edilmiştir.

Onun terk edilmişliği, varoluşunun temelidir de; çünkü o kendi varoluşunu gerçekleştirecek olanaklara ve özgürlüğe sahiptir. Dasein, kendi varoluşunda Varlığın hakikatini açığa çıkartabilecek tek varlıktır. Fakat Heidegger'e göre, Dasein'ın hem dünya-içinde-varlık olmadan önceki durumu hem de zorunlu ve kesin geleceği olan ölümden sonraki durumu biienemez; çünkü her iki durumda da orada-varhk olan Dasein, artık bir dünya-içinde-varlık değildir. Heidegger'e göre, Varlık, ancak dünya-içinde-varolan varoiuşsal yapıdır. Böyle varlık da, Dasein'dan Başka bir varlık değildir.

Acaba Heidegger dünya-içinde-varlık olarak varolan Dasein'ın varoiuşsal yapısını çözümlerken, bir varoluşçu felsefe mi ortaya koyuyor ya da böyle bir felsefeye temel mi hazırlıyor? Heidegger yaptığı felsefenin bir varoluşçu felsefe olmadığını ileri sürer ve kendisini felsefî antropolojistlerin ayırdığı gibi varoluşçulardan da ayırır. Acaba Heidegger bu konuda haklı mıdır? Yoksa kendisini mi aldatmaktadır? Önce varoluşçu felsefeyi çok genel hatlarıyla tanımlayalım. Nesnelerden yola çıkan felsefelere karşıt varoluşçu felsefe, insanı somut bir birey olarak ele alarak insanın varoluş yapısını ve olanaklarım araştırır. Kısaca varoluşçu felsefe, insanı soyut bir özne olarak değil de, somut bir birey olarak inceler. Heidegger'in amacının da Varlığın varoluşunu çözümlemek olduğunu daha önce belirtmiştik. Fakat Heidegger ve Varoluşçular aynı şeyi söylememektedirler.

Bence aradaki fark; biri Varlığın temelindeki var-olma şartlarını araştırırken, diğeri insanın var-olma temellerini araştırmaktadır. "Onun düşüncesi hiçbir zaman varoluş olmamıştır; tersine daima ve daima Varlık olmuştur. Bu nedenle bana göre, Heidegger'in yaptığı inceleme, varoluşçulardan daha önsel olan bir varlığın analizidir. Heidegger, insana temel olan, yani ondan daha genel ve önsel olan Varlığı ele almaktadır. Bu açıdan Heidegger'in felsefesi varoluşçuluğa bir temel hazırlamaktır.

Niçin Heidegger yorumcuları Dasein'ı insan olarak anlamaktalar ve yorumlamaktalar? Birinci neden, Heidegger'in varlık felsefesini -temel ontolojisini- insan felsefesiyle karıştırarak, onun bir tür felsefî antropoloji olduğunu düşünmeleridir, ikinci neden ise ilkine balı olarak Heidegger'in Varlığın varoluş analizini, insan varlığının varoluş analizi gibi görmeleridir. Bu yanlış yorumda biraz önce bahsettiğimiz Heidegger'i varoluşçu felsefecilerin içine sokmaktadır. Dasein'ı basitçe insan olarak yorumlamak ve değerlendirmek Heidegger'in Baü felsefesiyle daha dorusu Batı metafiziğiyle girdiği hesaplaşmayı göz ardı etmektir. Daha dorusu Heidegger'in anlatımıyla Dasein'm kendi varlığını yanlış yorumlamasından Başka bir şey değildir. Baü düşüncesi, sormak istediği, fakat her zaman unutturduğu veya yanlış sorduğu "Variık'ın anlamı nedir?" sorusuyla hesaplaşmaktan kaçınmıştır. Batı metafiziği, Dasein'» insanlaştırmak, Varlığı insanlaşürmak ve nesneleştirmek istemiştir. Varlık, hiçbir zaman nçsne olamaz; çünkü Varlık ontolojik varoluştur.

Dasein'ı insanlaştırmak varlığın üstünü örtmek, unutturmak ve gizlemek ise, Dasein nasıl yorumlanmalıdır? Dasein, insan-olma-hali yani Varlık-olma-halidir. Varlık-olma-hali veya insan-olma-hali ne demektir ve insandan ferkı nedir? Niçin, Heidegger'e göre, Dasein Batı felsefesinin insanı değildir? Batı felsefesi insanı nasıl yorumlar ve tanımlar? Sanırım bu sorulan yanıtlarsak, Dasein'm insan olmadığı yorumu da açıklık kazanacaktır.

Heidegger'in Dasein'ı insan değildir, çünkü insan Batı felsefesi içinde hep düalist bir yapıda ele alınmıştır. Platonla bağlayan ve Descartes'ta doruğa ulaşan ruh-beden düalizmi aslında bir epistemoloji sanısıdır. Çünkü Heidegger'in Varlığı, dünya içinde-olan olarak bir yer tutma veya bir sıfat değildir.Dünya-içinde-olmak ile varoluşsal kimlik bir bütündür. Bu bütünlük bir tür epistemotejik bilmeyi de içermez. "Burada fenomenolojinin sınırlarını zorlayan Heidegger, bilmek 'bir dünya-içinde-varlık olarak Dasein'in var-olma kipidir' diye olumlar. Bilmek bir tür vatlıktır. Bilgi özneden nesneye ve yeniden tersine gizemli bir sıçrama değildir... Tam tersine bir birlikte-varlık formudur.

Dasein, insan değildir; çünkü Descartes'ın 'düşünen vardır' (cogito sum) başlangıç önermesiyle başlayan modern felsefe, yalnızca ben'in (Öznenin veya ego'mrn) düşünme içerikleriyle belli ölçülerde ilgilenmiştir. Buna karşılık, 'sum' yeterince tartışılmamış ve ben'in gölgesinde kalmıştır. Bu açıdan ele alındığında Dasein'm analitik serimlenmesi,'sum'un varlığının ontolojik sorusunun yeniden sorgulanmasına yol açar. Yalın bir söylemle, kartezyen geleneğin insanı, Varlığın varoluşsal yapısını veren Dasein'i içeremez veya ona özdeş olamaz.

Dasein, felsefî antropolojinin insan yorumuyla yorumlanmaz; çünkü insan her şeyden önce bir 'özne'dir. Özne ise her zaman kendini ontolojik olarak 'ruh', 'bilinç', 'akıl','kişi', ve 'töz' gibi yapılarda açığa çıkartmıştır. Bu belirlemeler ise 'yaşam' ve 'insan' kavramlarında anlam bulmaktadır. Heidegger ise felsefesinde bu kavramlardan özenle uzak durmaktadır; çünkü yaşam felsefesi denilen inceleme alanında, Dasein'ın Varlığının varoluşsal serimlenmesi sorgulanamaz. Yaşam denilen Varlık çeşidi bir ontolojik problem olamaz.Bu nedenle Dilthey, Husserl ve Scheler'in kişi felsefeleri sonuçta kişiyi yönelimsel eylemlerinin aktörü olarak tanımlar.

İnsan kişi olarak eylemin bir aktörü ise, bu görüşler bir bütün olarak insanı beden, akıl ve ruh birliğinde ele almak zorundadır. İnsan varlığının bu tür ontolojik yorumu ise açıklanamayan bazı varsayımlar üzerine kurulmuştur. Birinci varsayıma göre, insan akıllı bir hayvandır. Burada hayvan önümüzde-hazır bir varlık iken, akıl ise doğuştan gelen bir yetenek olarak anlaşılmıştır. Böyle bir varlık tanımında tanımı oluşturan parçaların ne olduğu tam olarak bilinmezken, tanımın kendisi olan insan daha da tanımlanamaz bir karanlığa gömülmektedir.İkinci yanlış varsayımda, insanı, varlığının doğasını ve özünü teolojik bir yaratılış kurama balamasından kaynaklanmaktadır. Yaratılış kurama göre, Tann kendisine öykünerek, insanı kendi zihninde yaratmıştır. Bu tür dinsel antropolojik insan tanımı, insanın varlık probleminden önce asıl gerçeklik olan Tann'nın varlık problemini gündeme getirir.

İnsanın ontolojik varoluşu ikinci planda kalır. Bu ise Dasein'ın varlığını açığa çıkartmak Felsefî antropoloji açısından Dasein'ın varlığının varoluşsal serimlenmesini yapmak, Dasein'ı insana indirgemektir ve bu indirgeme de ontolojik varlık yorumunu unutturmaktadır. Dasein, insan olarak algılanırsa ve felsefî antropolojinin konusu yapılırsa,varlığın ontolojik çözümlenmesi yapılamamaktadır. Bu nedenle, Heidegger Varlık ve Zaman da bu konu üzerinde özenle durur. Kendi varlık çözümlemesini felsefî antropoloji kapsamına sokmaz ve kendisinin ontoloji yaptığı üzerinde ısrarla durur. Otto Pöggeler de burada yapılan yorumu destekleyen görüşlerini şu ifadelerle dile getirir:"Oysa Heidegger daha Varlık ve Zamariàà, insanın Varlıkla bağıra bir başka şekilde düşünmüştür.Varlık insanın tasarrufuna verilmemiştir, tersine insan varlığın tasarrufuna verilmiştir.İnsan olsa olsa sadece Varlığın çobanıdır.

Heidegger varlık felsefesinde fenomenolojiyi yöntem olarak seçer. Heidegger,fenomonolojik yöntemi Husseri'den farklı olarak kendinde-şeylere geri gitmenin yanı sıra kendinde-şeyleri kendinde açığa çıkartan yorum olarak da algılar. Otto Pöggeler bu konuyu şu şekilde ifade etmektedir: "Öyle ki fenomenoloji sadece saplantılardan, ön yargılardan arınmış bir betimleme etkinliği, bir 'betimleyici fenomenoloji' olarak kalmayacak, hatta aynı zamanda bir 'ontolojik fenomenoloji olarak varolanın içinde onun Varlığını açığa çıkartma girişimi olacaktır.Böylece fenomenoloji, betimlemenin yanında yorumlama yapan hermeneutiği de içermektedir. Diğer yandan ise, felsefî antropoloji de insanı bütün bir somut varlık olarak her yönüyle betimlemeye çalışır. Biri varlığı açığa çıkartırken, diğeri insanı kavramaya ve betimlemeye çalışır.

Sonuçta, antropoloji, psikoloji ve biyolojiden farklı olarak, Heidegger'in Dasein'ın ontolojik serimlemesini ayrıntılı olarak ele aldığını görüyoruz. Çünkü bu tür yaklaşımlar, Dasein'ın varlığım felsefî değil, Dasein'ı insana indirgeyerek bilimsel açıdan ele alırlar. Bu ise ontolojik bir serimleme değildir. O halde, felsefî antropoloji, insanı bilimsel verilere dayalı olarak ele alırken, Heidegger varlığı kurduğu temel ontolojinin felsefî kavramlarıyla ele alır. Heidegger'in yaptığı felsefeye, varlık felsefesi demek olanaklı olurken, onu felsefî antropolojiden ayırmak sanırım yanlış olmaz. Böylece varlık felsefesi ile felsefî antropolojinin kapsamı da kendiliğinden belirlenmektedir.

Yaptığım bu yorum, bir son ve kesin belirleme değildir. Bu yorum bir yolda olma halidir. Acaba bu yolda Dasein'ın ontolojik serimlenmesiyle açığa çıkan Varlığın aydınlığı yeni ontolojilere, yeni felsefî antropolojilere ve yeni metafiziklere bir başlangıç noktası veya temel olabilir mi? Ontolojilere, felsefî antropolojilere ve metafiziklere bu yolla, diğer bir başlangıç yapılabilir mi?

abone ol

Abone olun güncellemeler posta kutunuza gelsin:

Google takip

  • Gizlilik Politikası ve Şartlar
  •   © Felsefeye giriş bu bir felsefe blogudur by düşündüren sözler 2007

    Back to TOP