CUMHURİYET VE DÜŞÜNCE DÜNYAMIZ

Afşar Timuçin

İnsan yaşamında hiçbir oluşum bir çırpıda gerçekleşmez. M.Ö.I. yüzyılda Epitketos hiçbir büyüğün kendini bir çırpıda yaratamayacağını söylüyordu. Bizim kitaplarda okuduğumuz devrimler bile uzun bir sürecin ilginç bir noktası olmaktan öteye geçemezler. Fransız Devrimi 1789'da mı oldu? Hiç sanmıyorum. Ben size Fransız Devrimi'nin başlangıç noktası olarak Contrat sociaï'm (Toplum
sözleşmesi) doğum tarihi olan 1762'yi söylesem neye dayanarak hayır diyeceksiniz? Bizim cumhuriyetimiz de XVIII. Yüzyıldan bu yana gelişmiş olan uluslararası değerlerle yüz yüze gelme olgusunun bir sonucudur. Bu değerler üç yüzyıldır gelişmekte olan ulusal devlet ve özgür birey fikri üzerine temellenmiştir.

Askeri imparatorlukların artık geçersiz kaldığı, Kutsal Roma Germen İmparatorluğu'nun artık bir ad'dan başka bir şey olmadığı zamanlarda Osmanlı İmparatorluğu'nun varlığı bir geç kalmış yıkımı düşündürmektir.İkide bir tarih demekle birlikte tarihten haberi olmayanlar, Osmanlı İmparatorluğunun bir takım köklü yenileştirmelerle rahatça varlığını sürdürebileceği görüşünü ikide bir öne sürerler, onlar bugün bile imparatorluğun yaşama geçirilebileceği görüşünü kafalarında bir kalıp bilgi olarak taşımaktadırlar.

Osmanlı İmparatorluğu'nun ortadan kaldırılması için filozof Leibniz'in ne gibi çabalar harcamış olduğunu düşünmek bile böylesi bir düşün gerçekleşmeyeceği, gerçekleşemeyeceği konusunda sağlam görüşlerle varmamızı sağlayabilir. Pekiyi, biz kendimizi başkalarına göre mi ayarlayacağız? Elbette öyle olacak. Devletler, hele XV. Yüzyıldan sonra yani ulusal devletlerin kurulmaya başlamasından sonra bir büyük topluluğun üyeleri görünümü ortaya koymaktadırlar. Başına buyruk aile bireyi olamayacağı gibi başına buyruk bir devlet de olamaz.

Dünya değerlerine uyma etkinliği bu çerçevede Cumhuriyetimizin temel amacı oldu, ancak bu amacın gerçekleştirilmesinde pek çok sıkıntı kendini gösterdi.Başta da söylediğimiz gibi, tarihsel oluşumlar bir patlama biçiminde gerçekleşmiş görünseler de uzun süreçler boyunca mayalanmışlardır, buna göre hiçbir toplumsal dönüşüm birdenbire gerçekleşmez. Bu durumda Osmanlı'nın değerleri elbette bir gün içinde yok olup gidecek değildi. Cumhuriyetin kurulması, gerçek anlamda yerine oturtulması bu yüzden uzun sürmüştür. Çünkü Roma'daki anlamıyla değil de çağdaş anlamıyla her Cumhuriyet varlığını sağlam bir biçimde sürdürebilmek için
"demokrasi" kavrayışı üzerine temellenmiş olmalıdır. Bir başka deyişle, demokratik yaşam düzeninin geçerli olmadığı ortamlarda "Cumhuriyet" kavramı içi doldurulmamış bir kavram olarak kalır. Bunun için de, her şeyden önce, bilinçlerin demokratik bir çok yönlü bakış açısına ulaşmış olması gerekmektedir. İşte tüm sıkıntının bu noktada başladığını ve sürdüğünü görüyoruz.

Cumhuriyet'in özellikle 1950'den sonra çeşitli sıkıntılar yaşaması işte bu uyarsızlığın bir sonucudur. Bu tür uyarsızlıklar elbette düşünen, gerçekten düşünen, düşünür gibi yapan değil de gerçekten düşünen aydınların çabasıyla aşılabilirdi. Böylesine yoğun bir düşünce çabasının söz konusu olmadığını görüyoruz.

İnsanların sanki kötü bir şeymiş gibi göğüslerini gere gere "Bizim filozofumuz yok" diye yargılar verdikleri bir ortamda yeni yaşam biçimlerini getirecek düşüncenin oluşması bir düş olabilirdi ancak. Nitekim felsefede, bilimde ve sanatta görülen aşın durgunluk ve kısırlık da bir düşünce tembelliğinin ya da bir düşünce korkaklığının ürünü olarak ortaya çıkmıştır. Doğruyu söylemek gerekirse Cumhuriyet'le birlikte ortaya koyduğumuz düşünce etkinliği dünya ölçülerinde pek önemli bir birikim oluşturmaz.

Bu bir kısır döngüdür. Demokrasinin gelişmesi için düşünce etkinliğinin varolması gerekir, düşünce etkinliğinin varolması için de demokrasi gerekir. Bu kısır döngüyü aydınlar kırabilirlerdi, demokrasi için düşünce devinimini başlatabilirlerdi. Oysa böyle bir köklü etkinliği başlatmakta aydınlarımız pek istekli görünmediler, bugün de görünmüyorlar. Bu da gelecekle ilgili yoğun kaygıların oluşmasına yol açıyor? "Şimdi ne olacak" düşüncesi her geçen gün biraz daha kendini duyuruyor.

Yapılması gereken çok basittir, aydının kendini düşünceye adaması ve ortaya koyduğu düşünceyi yaşama geçirmek için savaşım vermesi gerekmektedir. Bunun için de felsefenin sağlayacağı olanaklardan yararlanmayı bilmeliyiz. Zaten tabana felsefeyi koyamadığımız zaman herhangi bir düşünce üretiminde bulunmamız olası değildir. Düşünce olacaksa, önce onun temeli kurulmuş olacaktır, bu da ancak ve ancak felsefenin etkin gücüyle sağlanabilir.

Aydınlar kesiminde, özellikle genç aydınlar kesiminde birkaç yıldır kendini gösteren felsefe tutkusu bu yolda çok verimli zamanların geleceğiyle ilgili sağlam bir belirti olabilir. Bu devinim büyüyerek sürmesi için felsefe adamlarının katkılarına gereksinim vardır. Zararı yok, olanlar kendilerine filozof demesinler ama artık aktarmacılığın sınırlarından çıkıp filozofça görüşler ortaya koymaya yönelsinler. Başka türlü çıkamayız bu işin içinden. Cumhuriyet içi doldurulmuş bir kavram olamadıkça hepimizin işi zor, yalnız şunlarm ya da bunların değil hepimizin.

3 Yorumlar

MAHİR KANIK
4 Ocak 2009 17:27  

siyasilerin iç çatışmaları nedeniyle malesef cumhuriyet tarihimiz boyunca toplumsal mutabakatımızı sağlayamadık.önce düşüncenin önü açılmalı değerli hocam sizin de söylediğiniz gibi aksi halde bir 80 yıl daha geçse birşey değişmeyecek.

Adsız
8 Nisan 2009 11:17  

Buraya yüklenen makaleler acaba daha önce nerede yayınlanmıştır? Kaynak gösterilse orijinal yazıların kullanılması ve dipnot verilmesi kolaylaşacaktır. İlginize ve bilginize sunulur.

Adsız
25 Kasım 2013 23:35  

iyi günler arkadaşlar Afşar Timuçine ulaşma imkanımız varmı acaba?

abone ol

Abone olun güncellemeler posta kutunuza gelsin:

Google takip

  © Felsefeye giriş bu bir felsefe blogudur by düşündüren sözler 2007

Back to TOP