DENEY VE DUYUMLAR ÜZERİNE


Vehbi HACKADİROĞLU


Yaşamımızı büyük ölçüde deneylerimizin bize öğrettiklerinden yararlanarak düzenlememize karşın, tarih boyunca, düşünce düzeyinde deneyin değerinin anlaşılması kolay olmamıştır. Bütün zamanların en büyük düşünürlerinden biri olan Aristoteles'e göre ağır cisimler hafif cisimlerden daha hızlı yere düşüyordu. Aristoteles eğer yüksekçe bir ağaca bir adam çıkarsa ve onun boşluğa bıraktığı biri ağır öteki hafif iki taş parçasının yere düşmesini gözlemlese düşüncesindeki yanlışlığı görebilirdi. Fakat bu yanlışlığın deney yoluyla görülebilmesi için 2000 yıl beklemek gerekti.

Onyedinci yüzyıl başlarında bu deneyi yapan Galilei'nin de, bilginin gerek kazanılması gerekse doğrulanması konularmda deneyin değerini başka düşünürlere anlatması kolay olmadı. Bilginler de içinde olmak üzere genellikle insanlar ya deneyleri gözlemlemeye yanaşmıyorlar ya da deneylerde gördüklerinin doğadaki olaylar üzerine bilgi verdiğini kabule yanaşmıyorlardı.

Böylece, bilim adamlarının bilgi konusunda tek yol göstericinin deney olduğunu ödünsüz olarak kabul edebilmelerinin ancak yirminci yüzyılda hatta bu yüzyılın da ikinci yarısında gerçekleştiği söylenebilir. Bilim alanında deneyin değerinin böylesine geç anlaşılmış olması şaşırtıcıdır.Fakat daha da şaşırtıcı olan, felsefe alanında, deneyin ne olduğunun günümüzde de tam olarak anlaşılmamış olmasıdır.

Bilim alanında deneyin değerinin geç anlaşıldığını söylememize karşın, felsefede, deneyin ne olduğunun anlaşılamadığını söylüyoruz. Gerçekten, bilim alanında deneyin fle olduğu Galilei'nin ünlü deneyinden beri bilinmektedir. Deney ya doğadaki olayların ya da doğadakilere benzeyen fakat yapay olarak gerçekleştirilen olayların belli bir açıdan sonuçlarının gözlemlenmesidir. Burada sonuçların gözlemlenmesi herhangi bir olayı deneye dönüştüren en önemli koşullardan biridir. Bir kâğıt parçasını ateşe attığımız zaman, ateşin parlaması, kâğıdın önce kararıp sonra kül renginde bir toza dönüşmesi gibi bir takım görüntülerle karşılaşırız yani bir takım duyumlar ediniriz. Bu duyumları edinmek deney değildir. Bunun deney olabilmesi için "Ateşe atılan kâğıt yanıyor" türünden bir sonuca varmak gerekir.

Bilim adamları deneyde bir sonuca varmanın önemli olduğunu bilirler ve deneye her zaman bir soru sorarak başlarlar. Örneğin "Ateşe atılan kâğıt yanar mı?" sorusunu sorup bu sorunun yanıtını ararlar. Bu sorunun yanıtı bir bilgidir. Böylece deneyin gerçekten deney olabilmesi için onun bir bilgi vermesi ya da bilgi edinmeye yönelik olarak gözlemlenmesi gerekir. Günlük yaşamda da deneylerin bilgi vermesi gerektiğini düşünür, deneylerden ders almaktan söz ederiz.

Buna karşı felsefe alanında deneyin ne olduğunun günümüzde bile tam olarak anlaşıldığı söylenemez. Oysa bu alanda deneyin değeri hiç olmazsa kimi filozoflarca en azından Demokritos'tan beri bilinmektedir. Çağdaş felsefede de Locke, başlangıçta boş bir kâğıda benzeyen insan anlığım idelerin doldurduğunu ve idelerin tek kaynağının da deney olduğunu öne sürmüş, böylece deneyin değerini tartışmasız biçimde kavradığını göstermiştir. Ancak bu nasıl bir deneydir? Locke'a göre ideler basit ve karmaşık olmak üzere iki türlüdür. Zihin basit ideleri edilgin olarak edinir, karmaşık ideleri de bunlardan yapar. Yani ona göre deney bir şeyler sorarak onların yanıtını aramak değil edilgin biçimde duyumlar edinmektir. Hume'da zihin büsbütün edilgindir.

Ona göre ideler izlenimlerin zaman içinde süikleşmiş biçimleridir. Doğal olarak izlenimler de birer duyumlar topluluğundan başka bir şey değildir. Böylece, deneyci felsefenin en büyük iki filozofu "bilginin ölçütünün duyu-verileriyle bunların yinelenmesinden oluşan tasarımlardır" diyen Epikuros'a uymuş ve nesnelerin bilgisinin, nesneleri uzaktan seyrederek elde edilen görüntülerin bilgisi olduğunu kabul etmiş oluyorlar. Buradaki 'seyretmek' ve 'görüntü' terimlerinin yalnızca görsel duyumları değil bütün duyumları kapsayacak biçimde kullanıldığının unutulmaması gerekir. Fakat ne olursa olsun her iki filozof da, deneyin algılama ve algılamanın da duyum ya da duyu-verileri edinme anlamına geldiğini kabul etmiş oluyorlar. Doğal olarak bu filozofların izleyicileri olan bütün bir çağdaş filozoflar topluluğu için de durum aynıdır.

Burada, görüngücülükte aşırıya giden Hume'u ve izleyicilerini bir yana bıraksak bile, Locke'un algılama kuramının da yıkıcı eleştirilerden kurtulamayışını doğal karşılamak gerekir. Çünkü bu algılama kuramının dış dünyanın varoluşunu kanıtlayamadığı biçimindeki bir karşı çıkmayı Locke'un deney anlayışı içinde çürütme olanağı yoktur. Gerçekten hiç bir duyum bize duyumlarımızın dış dünyada bir nedeninin bulunduğunun bilgisini veremez.

Locke'un deney anlayışının kabul edilmesi durumunda da duyumlardan başka hiç bir şey bize bilgi sağlayamaz. Oysa gerçek bir deney anlayışına göre en küçük bir deney bu karşı çıkmayı temelden çürütebilir. Masamın üzerinde yarım santim çapında, küre biçiminde san bir nesne bulunduğunu düşünelim. Bu nesneye karşıdan bakarken, zihnimizde, sarılık, küreli, yarım santim çapında olma gibi bir takım duyumlar ortaya çıkar. Kürenin elime ve dilime dokunması, burnuma yaklaşması ya da bir şeye çarpmasıyla başka duyumlar da edinebilirim. Gerçekten, bu duyumların zihnimin dışında birer nedeninin bulunduğunu gösteren hiç bir belirti yoktur. Fakat bir gerçek deneye baş vurarak küreyi eski yerine getirdiğim zaman aynı duyumların yeniden ortaya çıkması bu duyumların dışarda bir nedeninin bulunduğunu açıkça gösterir. Çünkü nedenin tanım» budur.

Hume'un, deneyci algılama kuramına göre nesne kavramını edinmenin olanaksızlığı görüşü bakımından da durum aynıdır. Hume, kürenin bizde uyandırdığı, sarılık, küreük v.b. duyumlarının hepsinin bir tek nesneden geldiğini kabul etmek için bir nedenimizin olmadığını, bunları birbirinden bağımsız olarak algıladığımıza göre hepsinin kendi başlarına ortaya çıkma olasılığının bulunduğunu, böylece nesne kavramının bir çok duyumu her zaman bir arada görmenin doğurduğu alışkanlıktan gelen bir yanılgı olduğunu öne sürüyordu. Oysa önerdiğimiz küçücük gerçek deney bu görüşü de hemen çürütür. Küreyi uzaklaştırdığım zaman duyumların hepsi birden yok olup küreyi geri getirdiğimde duyumların yine hepsi birden geri geldiğine göre bende duyumları doğuran şey, o, önce kaldırıp sonra geri getirdiğim şeydir. O şeye
'nesne' ya da 'bilye' ya da 'şeker' adını veriyorum.

Berkeley'in "Varolmak algılamaktır" biçimindeki pek de bir anlam taşımayan kuralının da gerçek deney anlayışı karşısında hiç bir tutulur yanının kalmadığını görmek zor değildir. Artık varolmak duyumlarımızı değiştirme bakımından etkili ya da kullanılabilir durumda olmak ya da böylesi varlıklarla aynı varoluş düzeyinde bulunmak anlamına gelmektedir. Böylece, okyanusların dibindeki taş parçalan da duyumlarımızı etkileyip kullanılır durumda bulunmasalar bile, duyumlarımızı etkileyip kuHanılabilir durumda bulunan nesnelerle aynı varoluş düzeyinde bulunduklarına göre bunların da varolduğunu söyleyebiliriz. Böylece, deneyci felsefeyle ilgili bütün karşı çıkmaların temelinde bilgiyi deneyin değil de duyumlarımızın verdiği biçimindeki yanlış deney anlayışının yattığı söylenebilir.

Bütün bilgimizin deneyden kazanıldığını öne süren deneyci felsefeyle ilgili en yaygın karşı çıkmaların küçücük bir deneyle yıkılıvermesinin de gösterdiği gibi, bu felsefenin kusuru deneyi duyum edinme olarak görmekten geliyor. Çünkü böylece duyumların bize bilgi verdiği kabul edilmiş oluyor. Oysa duyumlar bize bilgi verseler bile bu, deneyden beklediğimiz türden bir bilgi değildir. Öyleyse duyumların işlevi nedir ve bir bakıma tek bilgi kaynağımız olduğu geleneksel olarak kabul edilmiş olan duyumların bize verdiği bilgi nasıl bir bilgidir?

Duyumların verdiği bilgi türünü incelemek için yine yukardaki küresel nesne örneğini alacağız. Eğer bu küresel nesne bir ilâçsa, ilk bakışta, duyularımızın bize, san, küresel biçimde, belli çapta, belli bir tadı ve kokusu bulunan bir ilâcı haber verdiğini sanırız. Oysa duyularımız bize önümüzde bir ilâç bulunduğunu bildirmez, çünkü ilâcın ne olduğunu bize duyularımız öğretmiş değildir. Gerçekte nesneyi üzerinde 'ilâç' yazan bir kutudan çıkardığımız için onun ilâç olduğunu, belki de kutunun üstündeki yazının bizde ürettiği duyumdan öğrenmişizdir. Fakat ilâç, üzerinde 'ilâç' yazan bir kutudan çıkarılan bir nesne demek değildir. İlâç, hastalanıldığı zaman yutulan ve böylece hastalığı iyileştireceği umulan bir nesnedir. Oysa biz, hastalanmanın, bir şey yutmanın,iyileşmenin ne olduğunu, yani ilâcın ne olduğunu, yalnızca deneylerimizden öğreniriz.

îlâç olmanın dışında nesnenin küresel ve yarım santim çapında olduğunu da bize duyularımız bildirmez. Bunu söylerken, küresel nesnenin bize daire gibi görünmesiyle ilgili algı yanılmasından söz etmek istiyor değilim. Benim söylemek istediğim, küresel olmanın küre kılığında görünmek anlamına gelmediğidir. Küre olmak, hafifçe eğik bir düzlem üzerinde kolayca yuvarlanabilmek, köşeli nesnelere göre daha kolay yutulabilir olmak gibi anlamlara gelir.

Nesnenin verdiği küresellik duyumu yalnızca karşımızda deneylerimizden tanıdığımız küresellik niteliğinin bulunduğunu haber verir.Yarım santim çapında olma niteliği için de durum aynıdır. Kürenin çapının yarım santim olarak bildiğimiz bir uzunluğa eşit olmasının bizim için bir anlamı yoktur. Çünkü biz yarım santimlik bir uzunluğun ne demek olduğunu da deneyden öğreniriz. Bizim için bu boyut, nesneyi iki parmağımızla kolayca tutabileceğimi, nesne demir kadar ağır bile olsa onu kolayca taşıyabileceğimi,onu büyük bir zorluk çekmeden yutabileceğimizi gösterir. Biz bütün bu nitelikleri yalnızca deneyden öğreniriz. Gerçekte sanlık, koku ve tat nitelikleri için de durum farklı değildir. Bir tat, koku ya da renk duyumu kendi başına bize hiç bîr şey anlatmaz. Bunlar ancak, bu nesneyi daha önceden tanıyorsak bu nesnenin o nesne olduğunu göstermeye yarar.

Bütün bunlar duyum edinmenin deney edinme anlamına gelmediğini,duyumların bize deneylerden beklediğimiz türden, yani bilgi birikimimizi artıracak nitelikte, bilgi vermediğini gösterir. Duyularımız bize, ancak, daha önceden ne olduğunu bildiğimiz şeylerin o sırada karşımızda bulunduğunu gösterir. Nesnelerin ne olduğunu, belli amaçlara ulaşma yolunda onları kullanarak, bu kullanışlarda başarılı olup olmadığımızı gözlemleyerek, kısaca, deney yoluyla öğreniriz. Deneylerimiz sırasında bir yandan nesnelerin ne olduğunu öğrenirken bir yandan da onların bizde ne türden duyumlar ürettiğini gözlemleriz. Sonra da zihnimizde belli duyumların ortaya çıktığını gördüğümüz zaman belli nesnelerin karşısında bulunduğumuzu anlarız. Yani duyumlarımız,içlerinde değişik türden nesneler bulunan kutulara yapıştırılmış etiketlerdeki yazılar gibidir. Yazılara bakarak kutuların içinde nelerin bulunduğunu anlarız.

Fakat kumlardaki nesneleri tanımıyorsak yazılar bize hiç bir şey söylemez. Böylece, Platon'dan sonra günümüze dek gelen bütün felsefe öğretilerinin deneyle ilgili görüşlerinin gerçekle uyuşmadığım öne sürmüş oluyoruz ki, bu, bütün o öğretilerin epistemolojiyle ilgili bölümlerinde bir tutarsızlığın bulunduğunu öne sürmek anlamına gelir. Platon'un öğretisini bunların dışında tutuşumuzun nedeni, onun, duyularımızın bize eskiden tanıdığımız şeyleri anımsattığını, nesnelerin bilgisini başka yollardan (Platon buna başka bir dünyadan diyor) kazandığımızı açıkça belirtmiş olmasıdır. Platon dışında, gerek deneyci gerekse usçu filozoflardan hepsinin duyular konusunda ya da en azından duyu-deney ilişkisi konusunda, bir tutarsızlığa düştüğünü kabul etmek gerekiyor.

Günümüze yakın filozoflar içinde yalnızca Wittgenstein'in ve görüşlerini onunla aynı yıllarda açıklayan Fransız filozofu Simone Weil'in bu konuda,yetersiz de olsa bir takım düezltmeler yaptıklarını görüyoruz. Wittgenstein duyumlarımızı dolaysız yoldan tanımanın olanaksızlığını belirtmiş ve bilginin temeline dili oturtmaya çalışmıştır. Simone Weil daha açık olarak duyularımızın bize hiç bir bilgi veremeyeceğini öne sürmüştür. Duyularımızın bize,genellikle düşünülene benzemese bile yine de bir tür bilgi verdiğini yukarda belirttiğimize göre Simone Weil'in, duyuların bir hiç olduğunu söylerken bir abartmaya kaçtığı doğrudur. Fakat bu filozofun, duyulardan yararlanmadan nesnelerin kavramlarım nasıl edinebildiğimiz konusundaki açıklamaları son derece ilginçtir.

Böylece duyu-deney bağlantısının şimdiye dek yapılmış olanlardan çok farklı bir açıklamasının yapılması gerektiğini söyleyebiliriz.

1 Yorum

Adsız
22 Şubat 2010 10:41  

şahane

abone ol

Abone olun güncellemeler posta kutunuza gelsin:

Google takip

  • Gizlilik Politikası ve Şartlar
  •   © Felsefeye giriş bu bir felsefe blogudur by düşündüren sözler 2007

    Back to TOP