YUNUS EMRE VE EGZİSTANSİYALİST'LERDE ZAMANSALLIK VE ÖLÜM


Emel KOÇ



Gelin bir nazar eylen
Noldu cihan içinde
Niceler toprak oldu
Bu az zaman içinde


Yunus Emre


Ölüm olgusu ve ebedileşebilrne arzusu ilk insanlardan itibaren gerek Doğu gerekse Batı felsefelerinin temel problemlerinden biri olmuştur. İlk insanların ebedileşebilme arzusu, onların ölülerini kıymetli eşyalarıyla birlikte gömmelerinden ve hatta ölen hayvanların kemiklerini hiç ölmemiş gibi dizmelerinden, kolaylıkla anlaşılabilmektedir.

Ölüm olgusu, somut bireye öncelik vererek, onu bireysel özellikleri dahilinde "biricik" bir varlık olarak anlamaya çalışan egzistansiyalist'lerin de en temel problemidir. Onlara göre, insan bireysel orijinalitesi çerçevesinde değerlendirilmeli, evrensel bir insan özünün yerini, insan egzistansından önce gelemeyen bireysel özler almalı ve her insan kendine özgü özünü bireysel seçimleriyle zaman içerisinde oluşturmalıdır.

Bu durumda insanın bir egzistans olduğunun farkına varması onun aynı zamanda, zamansal bir varlık olduğunun farkına varmasını gerektirir. Zamanla sınırlı ya da sonlu bir varlık olma gerçeği, ister istemez bizi yaşamımızın kaçınılmaz olgusu olan "ölüm" ile yüzyüze getirir. İnsan, Aşkın Varlık'a inansın ya da inanmasın ölüm, kendi bireysel varlığımız açısından düşünüldüğünde kolay kabul edilebilir bir olgu değildir. Hepimiz ölümün de en az doğum kadar canlı olmanın bir gereği olduğunu bilmemize rağmen, kendi egzistansımız sözkonusu olduğunda, onu kabullenmekte güçlük çekeriz.

Bizi bu denli korkutan, hatta çoğu zaman düşüncesi bile acı veren "ölüm" bir son, bir yokoluş mudur? Korkumuz ya da tedirginliğimiz buradan mı kaynaklanmaktadır. Ölümlü bir varlık olduğumuzu bilmemiz yaşamımıza özel bir anlam katmakta mıdır? Yoksa bize ölüm kadar yaşamın da anlamsız olduğunu mu düşündürtmektedir? Bu sorulara çalışmamız esnasında gerek egzistansiyalist'lerin,gerekse Yunus Emre'nin düşünceleri çerçevesinde yanıtlar aramaya çalışacağız.

Ancak, ölümün egzistansiyel gerçekliği, bize sürekli olarak sonlu ve geçici bir varlık olduğumuzu hatırlattığı için, öncelikle "zamansallık" konusuna kısaca değinmek istiyoruz.

Her şeyin saniyeler, dakikalar ya da saatlerle ölçüldüğü "nesnel zaman" yanında, herşeyin "egzistansiyel an" larla ölçüldüğü "öznel zaman", somut insan için özel bir Öneme sahiptir.Zira insan, dakikalar ya da saatlerle ölçülen, herkes için aynı olan ve bize bazı aktivitelerimizi düzenlemekte yardımcı olan nesnel zamanın farkına varmadan önce, kendi yaşamının temel gereklerini yerine getirmesi esnasında öznel zamanın farkına varmaktadır. Benim kahvaltı zamanım, müzik dinleme zamanım, ya da istirahat etme zamanım gibi.

İnsanın, saatlerle ölçtüğü "nesnel zaman" ve tecrübeleri dahilinde bildiği "öznel zaman" arasındaki ayrımı ilk kez yapanlar tabiiki egzistansiyalistler değildir; ancak öznel ya da egzistansiyel zamanın somut insan açısından, nesnel zamandan çok daha önemli olduğunu sık sık vurgulayanlar şüphesiz onlardır.Nesnel zamandan farklı olarak, Öznel zamanın "an" lan birbirine eşit değildir. Tüm yaşamımızı anlam olarak etkileyebilecek "egzistansiyel an'larımız" olabileceği gibi, son derece sıradan yaşanmış "an"larınız da olabilir. O halde bizim yaşamımızın değeri, nesnel anlamda uzunca yaşanan yıllarda değil, öznel olarak lâyıkıyla yaşanmış "egzistansiyel an" larda gizlidir.

Egzistansiyel aniar ifadesinden de anlaşılacağı gibi "zamanın yeri egzistans'tır, mevcudiyettir." İnsan egzistansı anlık seçimleriyle özünü oluşturacağı için, zaman denildiğinde, geçmiş ve gelecek bir yana öncelikle öznenin nesnesiyle karşılaştığı ŞİMDİ akla gelmektedir.

İnsanın esas itibariyle bir egzistans olması ve birşeye yönelim halinde mevcud bulunması, ŞİMDİ'nin önemini doğal olarak artırır. "Ben şu ya da bu biçimde birşeye yönelen "şu anım" Benim mevcudiyetim aynı zamanda benim zamansal şimdim, benim "şu anım" dır."

O halde bu durumda bizler sırf "şu an'larımızla değerlendirilmek durumunda olan varlıklar mıyız?

Tabiiki hayır! İnsan egzistansınm zamansallığmm, nesnelerin ve diğer canlıların zamansallığından farklı olduğu kesindir. Bir nesnenin ya da bir hayvanın da geçmişi, şimdiki an'ı ve geleceği vardır. Ancak "onların geçmişleri ve gelecekleri şimdiki zamanlarına göre dışsal..." bir özellik gösterir. Oysaki insan egzistansınm geçmişi ve geleceği şimdiki an'ı ile içsel bir biçimde bağlantılıdır. Ve en az şimdiki an'ı kadar önemlidir. Çünkü geçmişimiz yaşanmış şimdilerden oluşurken, geleceğimiz yaşanacak şimdileri ihtiva edecektir.Daha da önemlisi, insan projeleri ve imkânları olan bir varlıktır. Gelecek ise bu projelerin ve imkânların uygulamaya geçirileceği zaman boyutudur. O halde egzistansımızı başlangıcı ve sonu olmayan bir "an", bir "şimdi" olarak kavramamız mümkün değildir. Bir nesne ya da bir hayvan için geçmiş artık yoktur, gelecek ise henüz gelmemiştir, gerçek olan yalnızca "şimdf'dir. Oysaki bizler hafızamızla geçmişimizi bugüne taşıyabilirken, hayal gücümüzü kullanmak suretiyle geleceğimizi de tasarlayabilmekte ve geçmiş ile geleceğimizi "şimdi" de buluşturabilmekteyiz. O halde bizler nesnesine yönelimi "şu an"da olmakla birlikte "şu an" ile sınırlı olmayan ve daha da önemlisi daima geleceğe dönük yeni projeleri ve imkânları olan varlıklarız.Bu bizim olup bitmiş bir varlık olmayıp, sürekli oluş halindeki bir varlık olduğumuz ve egzistansımızın erişilemez, sürekli bir yükseliş ve kendini aşma gayreti içinde bulunduğu, anlamına gelir.

İslâm dinine göre de evren her an oluş halindedir, evrendeki varlıklar olmuş bitmiş değil her "an" olmakta olan bir imkânlar dizisidir. Bu durumda fert için,zamanın geçmiş ve gelecek boyutlarına sıkışmadan, anlamı olan şu içinde yaşadığımız zamanı (an, dem) değerlendirmek büyük önem taşır.

Doğal olarak bu perspektiften hareket eden Yunus Emre için de, aynen egzistansiyalistler gibi, yaşam sürekli bir değişme olarak kavranmakta ve " kendi kendini aşma (transcendance) insan varlığının en önemli özelliği " olarak gösterilmektedir.

Yunus'a göre, dünya içindeki sonlu yada zamansal bir varlık olarak insan,Tanrı'nın varlığını farkeder farketmez daima kendini eksik görerek, kendini aşmak,olgunlaşmak ve ezeli-ebedi Varlık'la bütünleşmek isteyecektir. Bu ruh halindeki insan için "zaman canın bedeni aşmasının bir ifadesi..." haline gelirken, mekân ya da dünya ise insanın sürekli olarak bağlanıp, içinde yaşamak istediği yer olmaktan çıkacaktır.

Yunus, içinde yaşanılan dünyayla ve aktüel zamanla fazla ilgilenmediğini ,amacının ebedi Varlık'la bütünleşmek olduğunu bize her fırsatta aktarır.O halde bu Yunus'un bu düşüncelerinden hareketle, egzistansiyalistler için başlı başına önem taşıyan içinde yaşadığımız bu dünyanın, O'nun için tamamen anlamını yitirdiği sonucunu mu çıkarmalıyız?

Tabii ki hayır!

Yunus'a göre Tanrı; insanı, dünyayı ve evreni, kendi varlığını bildirmek için yaratmıştır. Bu durumda dünyanın ve evrenin derin ve değerli bir anlama sahip olduğu açıktır. Dünya "Tanrı âşkının tecelli ettiği, büyük bir âşk kitabı..." olup onun anlamı bir perde olmasında gizlidir.İnsan bu dünya perdesini aralayıp arkasındaki gerçeği görmelidir. O gerçeği görünce artık, dünya anlamım yitirerek anlamsızlasın İnsan kurtuluşuna ve gerçek hürriyetine dünya perdesini yıkmakla kavuşabilir. İnsan, bu gerçeği bir kez farkettimi sürekli dünyaya bağlanıp kalmak istemez. Dünya perdesinin ötesindeki anlamlan ararken ana vatanının "öte" de olduğunu farkeder.

Zira "Tanrı bu dünyada tecelli etmekle beraber, surete bürünmüştür...Onun varlığını her yerde hisseden insan.... bu âlemde Tanrı'yı perdesiz olarak görmesinin imkânsız..."'olduğunu bilir. Ve bu dünyaya ebedi olarak bağlanmak istemeyerek kendini aşıp, ezeli ve ebedi olan Dost'a, Sevgili'ye kavuşmak için yanıp tutuşur. Aşağıdaki mısrada da görüleceği gibi, kavuşma özlemiyle yanıp tutuşan âşık için ebediyetin dışında zamansal (fani) olan her şey anlamım yitirmeye başlar.

Gönlüm cânum aklum .... senün ile karar ider.
Cân kanadı açuk gerek uçuban dosta gitmeye.

Oysa ateist egzistansiyalist J.P. Sartre'a göre, Yunus'ta gördüğümüz dünyanın "öte" sinde olan bir ana vatan ifadesi anlamını yitirmekte ya da hayali bir gerçeklik platformu olarak karşımıza çıkmaktadır.

Fenomenist bir geleneğe sahip olan filozof, "...ontolojisi için kendisine temel postulat olarak, "sadece fenomenler hakiki gerçekliğe" sahiptir düşüncesini..." seçmiş ve Tanrı fikrinden ancak Kendisinde Varlık ve Kendisi için Varlık'ın bir sentezi olarak bahsetmiştir. Sartre, bir yanda evren de diyebileceğimiz özdeşlik prensibine uygun bir yapı arzeden, ancak kontenjan bir varlık olan, Kendisinde Varlık ; diğer yanda "her ne ise o değil, her ne değilse o olan", yani özdeşlik
prensibine aykırı yapısıyla beliren bilincin varlığı ya da Kendisi için Varlık olmak üzere iki varlık tipinden bahseder.

Sartre'a göre, "her bilinç bir şeyin bilincidir." Yani bilinç ya da Kendisi için Varlık " ne kendi kendisi ile tarif edilebilen ne de kendi dışındaki varlığın hüviyetine girebilen "kaypak" bir varlık türüdür. Sartre bu durumu zaman zaman Kendisi için Varlık'in "yokluğu", zaman zaman da "eksikliği" olarak dile getirir.Varlık karşısında ontolojik olarak eksikliğini ve yokluğunu farkeden Kendisi için Varlık, Kendisinde Varlık'a doğru bir atılımda bulunarak, kendi kaypaklıgından kurtulup bir Kendisinde Varlık olmayı amaçlamaktadır. Ancak kendi eksikliğinden kurtulmaya ve Kendisinde Varlık haline gelmeye çalışırken, bilincin istediği, kontenjan bir Kendisinde Varlık olmayıp, "kendi kendisinin temeli olan bir kendisinde"dir. Başka bir deyişle bilinç, hem Kendisi için Varlık hem de Kendisinde Varlık'm özelliklerini de içerisinde ihtiva edebilen bir "kendisinde-kendisi-için" olmaya çabalamaktadır.

Ancak böyle bir sentezde, bilinç eksikliğinden kurtulup hem kendisinde varlığın kendi kendisi ile dolu olma haline ulaşacak, hem de ancak böyle bir "Kendisinde Varlık" kontenjan ve saçma olma durumundan kurtulacak, kendi kendinin temeli olma imkânına sahip olacaktır.

Sartre'ın ifadesiyle, Kendisinde Varlık ve Kendisi için Varlık'ın mahiyetleri itibariyle tamamıyla zıt oldukları hatırlanacak olursa, bu sentezin çelişkiler ihtiva edeceği kolaylıkla görülebilir. Bu durumda Sartre, bilincin ideâli olarak gösterilen bu durumun en azından insan varlığı açısından beşeri plânda gerçekleşmesinin mümkün olmadığını düşünerek, bu ideâlin ancak "Tanrı olma ideâli" olabileceğini dile getirmektedir.

Böylece Sartre felsefesinde Tanrı, beşeri plânda gerçekleşme imkânı bulamayan, ideâl mefhumu çerçevesinde belirmiş bir kavramdır. Bir sınırlı olma durumu ile karşı karşıya gelen insan, temelindeki "proje" ye bir "hayali" gerçekliği hedef göstermiş, bunu da tecrübe edilebilir dünyanın dışında bir yere yerleştirerek,adına Tanrı demiştir. Sartre'a göre, Tanrı fikri bir sentez düşüncesi dahilinde ortaya konulmakta ve Tanrı kavramının çelişik olduğu için, mantıksal açıdan imkânsız olduğu gösterilmeye çalışılmaktadır.

Zira, her türlü metafizik alanı reddedip, sadece fenomenist bir gelenek çerçevesinde varlığı ele alan Sartre'ın, ".... mahiyeti icabı ancak.... aşkın bir plânda yer alması gereken ...." kendi kendisinin temeli olan varlığı mütalâa edebilme imkânına sahip olamaması ve sentez düşüncesi dahilinde sunulan Tanrı fikrinin de bir imkânsızlık içermesi doğal bir sonuçtur.

Görüldüğü üzere Yunus gibi, Sartre'da da Tanrı fikrinin ortaya çıkışı insanın kendi eksiklik ve imkânsızlıklarının farkına varmasıyla ilgilidir.Ancak Yunus'ta imkânsızlıklarının farkına varan, kendisi gibi her şeyin de fani olduğunu ve hiçbir şeyin ruhunu tam olarak tatmin edemediğini gören insan, evrenin sırlarının kendinde gizli olduğunu farkeder farketmez, varoluşunun sebebini kavrayabilmekte ve kendisini sürekli olarak aşmak, ebedi Varlık'a ulaşmak ve onun aşkı ile yaşamak suretiyle hayatına bir anlam verebilmektedir. Sartre'da ise eksiklik ve imkânsızlıklarının farkına varan bilinç, gördüğümüz gibi, "Kendisinde Varlık" olma ideâlini de gerçekleştiremeyince büyük bir hayal kırıklığı içerisinde bu ideâl sentezi temas halinde bulunduğu varlık alanının dışında Aşkın bir Tanrı varlığı için tasavvur edecektir. Başka bir deyişle, bilinç kendisini ancak bir Tanrı Varlığında temellendirmeye çalışacaktır. "İnsan olmak Tanrı olmaya yönelmektir, bunu başka bir şekilde ifade etmek gerekirse, insan temelde Tanrı olma isteğidir."

Tanrı kavramının çıkmazları olduğu için, Tanrı fikrine tahammül edemediğini söyleyen Sartre, Tanrı Varlığını egzistansımızı pasiflikle lekeleyeceği düşüncesiyle reddetmektedir.Bu durumda kendisini tasarlayan bir Tanrı olmadığı için, insan önce varolacaktır sonra da kendi bireysel özünü oluşturacaktır. Çünkü Sartre'ın ünlü ifadesiyle en azından insan için "egzistans özden önce gelir." O halde "insanın bir nedeni yoksa, bu kendi kendisinin nedeni, kendi kendisinin temeli olmasındandır."

Böylece kendi kendisinin temeli olma ve bireysel özünü oluşturma durumunda olan insan, sanki yaratıcılık konusunda Tanrı ile yarışır hale geldiğini zanneder. Ancak anlık seçimleriyle kendi kendini aşmaya ve varlığını temellendirmeye çalışan insan egzistansı, çok geçmeden bu aşma hareketinin " varlığa menşe teşkil eden bir Tanrı bulunmadığı ...." için yokluk içinde gömülüp kaldığım ve yöneliminin ancak kendisinin zıttı olan objektiviteye doğru olduğunu farkeder.

Sartre'ın aksine, Yunus'a göre, eksikliklerini tamamlamaya imkânsızlıklarını telafi etmeye çalışan insan, kendini Mutlak Varhk'a doğru aşması esnasında bütün korku ve endişelerinden kurtulur.Zira Yunus'a göre, insan da dahil olmak üzere kainattaki herşey, Tanrı'ya aittir. Bu noktadan hareket ederek Yunus, insanın kendi kendisine ait olmayışı fikrinden, insan-Tanrı birliği fikrine ulaşır. İnsan kendi kendisini yaratmadığına göre, Yaratıcı bir Varlık vardır, O da Tanrı'dır. İnsan bu merhaleye ulaşınca, Ben veya Benlik fikri abes görünür. Zira '"Ben" denilen varlık hakikatte odur. İnsan kendinde O'nu bulunca sonsuz bir sevince ulaşır, endişelerinden kurtulur. İki düşünürün insan ve Tanrı münasebetine yaklaşımları doğal olarak ölüm konusuna yaklaşımlarıyla doğrudan ilgilidir.

Bireysel varlığımız açısından düşünüldüğünde dehşete düşüren ölüm korkusunu, günlük yaşamda bir ölçüde de olsa azaltabilmek için "bir gün herkesin öleceği" düşüncesine sığınırız. Ancak bu düşüncenin bir kaçış plduğunu, her sonlu varlığın kendi bireysel ölümünü yaşayacağını ve bu olgunun şu ya da bu biçimde kabullenilmesi gerektiğini de biliriz.....

abone ol

Abone olun güncellemeler posta kutunuza gelsin:

Google takip

  © Felsefeye giriş bu bir felsefe blogudur by düşündüren sözler 2007

Back to TOP