Heidegger'in Ontolojisinde Süje Kavramı

Hans KÖCHLER
Çeviren: Dr. Akın ETAN

Martin Heidegger'in, süje kavramı ile süje merkezli Batı düşüncesikarşısındaki tutumu, onun kendi düşünce yolunu belirttiği şu sözlerde açığa çıkar: "Fenomenolojiden geçerek varlık düşüncesine giden yol" . Heidegger'in bütün düşünce yolunu belirleyen ontolojinin temellerine yöneliş, onu süje kavramının bütünüyle yeniden belirlenmesine yöneltir. Husserl'in; fenomenolojik yöntemi uygulayarak "Mantık mcelemeleri"m'n objektivizmi ile realizminden "salt transendental sübjektivlik" felsefesinin ontolojik idealizmine giden uzun yolu tam bir tutarlılık içinde izlemesine karşılık , Heidegger bunun tersi olan yönü izledi: "Varlık ve Zaman "da -ontolojinin temellerine yönelik düşünüşten hareket ederek- insan varoluşunun fenomenolojik tasviri, onu, 20. Yüzyılda bir çok felsefî çevrede rastlanılan bir düşünüş tarzına -süje'yi, dolayısıyla transendental yöntemi aşan bir düşünüş tarzına götürdü . Başlangıçta "sübjektivist" ve "varoluşçu" olarak yanlış yorumlanan "varoluş analizi"ni Heidegger "varoluşçu düşünüş" yönünde geliştirdi. Ona göre, bu düşünüş çerçevesinde "insanın özüne ilişkin soru ... insana ilişkin soru değildir" .

Husserl'in süje'ye yönelik transendental fenomenolojisinden köklü bir biçimde ayrılan bu yaklaşımda, Johannes B. Lotz'un deyişiyle "insan kişiliği ... ontolojik olarak; diğer bir deyişle, kendisinin öteki yanı olan varlık aracılığıyla verilir" . Bu açıdan "kişi felsefesi aslında varlık felsefesidir" .

Ontolojinin temellerine yönelik bu yaklaşım Heidegger'in "Varlık ve Zaman"daki çözümlemeleri için belirleyici olmuştur. Varolan'ın varlığına ilişkin bir teori, ona göre, ancak fenomenolojik yöntemle gerçekleştirilebilir olduğundan; "Varlık ve Zaman"da amaçlanan, her tür varlık anlayışının temeli olarak "dünyada- oluş"un tasviriydi. Bu ise, onun düşünce hayatının erken bir döneminde -"dönüş" olarak adlandırılan dönemden çok daha önce- geleneksel metafiziğin objektivizmine karşı bir eleştiri niteliğindeydi. Geleneksel metafizik, Heidegger için, "varolan"ın mutlaklaştırıldığı bir ontolojiye dayanır . Buna karşılık o -bir bakıma transendental felsefenin amacına uygun bir şekilde- süje'yi dünyanın dinamik bir faktörü olarak anlamaya çalışır. Başlangıçta Heidegger, Husserl'in transendental fenomenoloj isinin düşünüş tarzını kendisine hareket noktası olarak alır, fakat "varoluş"un temel belirlenimlerF'ne ilişkin çözümlemesinde Husserl'in soyut-idealist yaklaşımını aşar. Varoluş'un günlük yaşama bağlantıları içindeki zamansallığımn analizi Heidegger'i Descartes'çılığın köklü bir eleştirisine; diğer bir deyişle, kendisinden önceki metafizik anlayışlarda ortaya çıkan statik süje-obje ikiliğinin eleştirisine yöneltir . Anlamayı varoluş'un temel belirlenimi olarak - "varlığı anlama" şeklinde - ele alan Heidegger, bununla Dilthey'in sübjektivizmini, daha doğrusu psikolojizmini aşar ve hermeneutik'i varoluş ontolojisi açısından temellendirir.

Heidegger, Husserl'de süje kavramının ontolojîk-idealist mutlaklaştmlmasına karşı çıkar; ona göre fenomenoloji (ontolojik) idealizm şeklinde bir transendental felsefe sistemi değil, "dünyada oluş"un somut biçimlerinin tasvirine ilişkin bir yöntemdir. "Varlık ve Zaman"da söz konusu olan, ontolojinin temellerini açığa çıkarmak amacıyla, sübjektifliği bütün somutluğuyla analiz etmektir.

II

Felsefenin ileri bir döneminde -"dönüş"ten sonraki dönemde- Heidegger kamuoyunun "varoluşçuluk"la bir tuttuğu sübjektivlik felsefesinden uzaklaşır, bunun yerine ("teknolojik") Batı uygarlığında insanın kendini anlamasının "varlık tarihi" açısından incelenmesine yönelir. Bununla o, sözkonusu teknolojik uygarlıkta modern insanın "kendine ilişkin bilgisinin kesinliği"ni eleştirel bir yaklaşımla gözden geçirir . Bu noktada Heidegger "Varlık ve Zaman"ın süjeye bağlı düşünüş tarzının yerine, ontolojinin temelleri üzerine düşünüşü ön plana çıkarır. Onun "dönüş" olarak adlandırılan bakış açısı bu noktada ortaya çıkar.

Ana hatları "Varlık ve Zaman"da çizilen "kendisi olma" ideali , Heidegger'in süje üzerine varoluşçu açıdan düşünüşünü simgeler; "kendisi olma" isteği, Heidegger'in "dönüş"ten sonraki döneminde varlık tarihi açısından sorguladığı bir iradeciliği temsil eder. Düşünce tarihine ilişkin geniş kapsamlı çözümlemelerinde Heidegger -"metafizik" olarak nitelediği belli bir tutumu-insanın nesneleştirme; diğer bir deyişle, varlığı denetim altına alma isteğini- soruşturur.

Düşünce tarihi çerçevesinde, Batı'da ortaya çıkan varlık anlayışı, daha doğrusu, varlığı unutuş'un ele alındığı bu çözümlemeler, varlık tarihi üzerine düşünüş şeklinde kendini gösterir. Buradan hareketle Heidegger yeni çağ teknolojisinin gerçeklik anlayışı ile teknolojik uygarlığın insanına özgü ölçü tanımaz "yapabilirlik" tavrına karşı eleştirici bir tartışma açar . Söz konusu anlayış ve tavrın temelini Heidegger; Batı insanının "varlığı unutuş"unda ve buna bağlı olarak süjenin mutlaklaştınlması ve varolan'in nesnelleştirilmesi ile denetim altına alınmasında görür.

Ona göre, Batı dünyasının "metafizik" temel eğilimini oluşturan da budur: "İnsanın metafizik yanının anlamın kaynağı olarak görülmesi, insanın belirleyici temel ölçü olarak anlaşılmasının sonucudur" Bu bakımdan Heidegger günümüzde yeşil alternatif hareket ile postmodern düşünüşte ortaya çıkan teknoloji ve uygarlık eleştirisinin öncüsü olarak görülebilir. Fakat onun süje kavramının mutlaklaştırılmasına yönelttiği eleştiri, çeşitli "alternatif ya da "postmodern" ideolojilerden çok daha fazla düşünce tarihine ve ontolojik bir arka plana dayanır.

Sübjektivliğin felsefesi yerine Heidegger varlığın felsefesini; diğer bir deyişle, varlığa ilişkin düşünüşü getirmek ister. Bu düşünüşte -varlık deneyimine ilişkin somut varoluşsal yapıların açığa çıkarılması olarak- sübjektivliğin tasviri yalnızca yöntem açısından önem taşır. Fenomenolojik yöntemin arka planını ontolojik hareket noktası oluşturur: "Mahiyetin görünüşe çıkarılması olarak fenomenoloji felsefeyi belirtiyorsa ve felsefenin yön verici sorusu öteden beri değişik şekillerde de olsa varolan'm varlığı sorusu olarak yürürlükte kalmışsa, o zaman varlık, düşünmenin ilk ve son konusu olarak kalmalıdır" . Bu bakımdan Heidegger'in temel amacı Batı düşüncesinin "varlık tarihi" açısından izlediği yolu yeniden kurmak ve merkezinde "varlığı unutuş"un yer aldığı bu düşüncenin süje merkezli karakteristiğini açığa çıkarmaktır. Heidegger'e göre söz konusu "varlığı unutuş" "aşılma"sı gerekendir.

Belirgin örneğini Descartes'm yöntemli düşünüşünde bulan "kendim temellendirme"nin arayışı içindeki Yeniçağ düşüncesinin izlediği yol Heidegger'e göre iradeci bir düşünüş tarzına götürür ve bu düşünüş tarzına özgü "metafizik" Yeniçağ teknolojisinde kendini açığa çıkarır . "Varlık Tarihine ilişkin bu yol, Heidegger'in verdiği örneklerle burada ana hatlarıyla belirtilmeye çalışılacak.

Heidegger için, Hegel'in felsefesi bu yol üzerindeki bir gösterge niteliğindedir. Ona göre, süje'yi mutlaklaştırma eğilimi Hegel'in felsefesinde belli bir son noktaya ulaşır. Hegel'in sisteminde süje kendi -bilincinde- oluş'un en yüksek basamağında bilginin mutlak kesinliği biçiminde kendini gösterir: "Aklın koşulsuz sübjektivliği iradeye dayanan kendi -bilincinde- oluş'tur. Diğer bir deyişle: Akıl mutlak tin'dir. Bu anlamda akıl gerçekliği olan'ın mutlak gerçekliği, varolan'm varlığıdır" . Böylece Hegel'de mutlak kendi -bilincinde- oluş düşünmenin ilkesi olur. Heidegger'e göre bu noktada Batı'mn aşırı iradeciliği; diğer bir deyişle, "istenilen, fakat mahiyeti bilinmeyen ... bir süreç olarak ... yeryüzünün yıkımı"na giden bir yol ortaya çıkar. Nitekim eski Yunanlılardan beri "doğruluk, insanın düşünme ve yapabilmesinin kendinden emin olduğu kesinlik şeklinde belirlenmiştir" . Kökleri Platon ve Aristotales'e kadar geri giden sübjektivlik düşüncesi Heidegger'e göre; Yeniçağda Descartes'in "cogito sum" anlayışı ile düşünen süje için doğruluğa giden yol olarak bilimsel yöntem öğretisinde klasik örneğini bulur. "Doğruluk" ve "kesinliği" sağlayan bu yöntem aracılığıyla "insan kendisi için koşulsuz kesinliği arar ve doğruluğun mahiyetinin sınırlan bu yöntemle çizilir" . İnsan düşüncesinin emin adımlarla yürüyebileceği, "doğruluğun sarsılmaz temeli" olarak bir son temele ilişkin soru Heidegger'e göre -Leibniz'in açıkça formüle ettiği- yeterli neden ilkesinde ifadesini bulur. Bu ilke, yorumlandığında, doğruluğu kesin bir şekilde elde etmek isteyen süje ile bağlantılıdır. Heidegger için bu ilke "atom çağı"na özgü hesaplayan düşünüşün egemenliğinin habercisidir; ona göre "yeterli neden ilkesi kesinliği sağlayan hesap ediş anlamında akılcı tasarlayışın ilkesidir"'. "Tasarlayışta süje olarak ben'le bağlantı içinde, ben'in önüne konulan varolan, süje için obje olma özelliğini taşır" . Objektif kategorilerle düşünülmesinin nedeni, süjenin gerçekliği kavramaya yönelmesi ve bunun için gerçekliği kendi bilincinin önüne getirmek zorunda olmasıdır. Böylece gerçeklik "kendinden emin tasarlayış tarafından ve tasarlayış için, varolan'in bilinç -önüne- getirilmişliği durumuna gelir" .

Süje merkezli bir yaklaşım Heidegger'e göre, belirgin örneğini Leibniz'in monadolojisinde bulur. Burada Leibniz evreni dinamik bir şekilde kendisiyle bağlantıya getiren, evreni kendinde "temsil eden" ve en yüksek basamağına kendine ilişkin bilginin kesinliğinde (apperceptio) ulaşan monad'm tasarlayışına (perceptio) ilişkin bir teori kurar. Canlı süje olarak anlaşılan töz her şeyi kendisiyle bağlantıya getiren düşünmenin yönelimi (appetitus) açısından "bütün evreni kendi bakış noktasına göre yansıtan canlı bir ayna ve bir merkez (Gerh VII. n. 87) olarak görülür. Çeşitliliğin birleştirilmesi ve belli bir süjeyle bağlantıya getirilmesi olarak monad'ın "birlikli oluş"u (yalınlığı) "kendi önüne getiriş özelliğini taşır". Bu ise varolan'ı denetim altına alma eğilimini ifade eden, iç dinamizmle gerçekleşen bir süreç olarak anlaşılmalıdır. "Tasarlayış" olarak monad iradî özelliği dolayısıyla varolan'ı kendi bilinci önüne getirir. Tözün bu iradî özelliği ve varlığın tasarlanış özelliğinin -yönelimin yöneldiği amaçlara ulaşmasında bir araç olarak- bu iradî özelliğe bağlanışı Heidegger'e göre klasik ifadesini Hegel'in sisteminde bulur. Heidegger için bu sistem "özünde irade olarak anlaşılan gerçekliği" temsil eder. Burada "varlık şüphe götürmeyen tasarlanmışlık anlamında gerçekliktir" .

Bilinç, bu durumda, bakış noktasına bağlı kuvvet merkezi, "kesinliğe yöneliş"in, Prometheus'ça dışa uzanışın ve aynı zamanda varlığı unutuşun yeridir. Bu yaklaşım transendental felsefede sistematik olarak gerçekleştirilen "süjeye dönüş"le içten bağlantılıdır. "Süje" burada "temelde yatan" (sub-jectum) anlamında, kendisine her türlü tasarlayışın bağlandığı şey olarak anlaşılır. Bu şekilde anlaşılan bilinç Heidegger'e göre "varlığın doğrulukla yer değiştirmesi; diğer bir deyişle, doğruluğu varolan'a bırakması ve varolan'ı hakikatten yoksun bırakmasıdır".

Bu düşüncesiyle Heidegger, Husserl'in fenomenolojik yaklaşımından açıkça ayrılır. Süjenin aktivliğinden kaynaklanan ve bilime ilişkin her tür temellendirme denemesinin dayandırıldığı "mutlak özerkliğe yöneliş", Heidegger'in "Kendini Varlığa Bırakmak" ve "Hümanizm Mektupları" adlı yazılarında dile getirdiği gibi, süje-obje ayrımı dışında kalan, saf bir bakışa yer vermez. Bu bağlamda Heidegger "düşünme"yi teori-pratik ayrımı dışında gördüğünü, böyle bir ayrımın söz konusu olduğu durumda ise teorinin yalnızca pratik tarafından, diğer bir deyişle, teknolojik yapabilirlik tarafından belirlendiğini söyler .

Süje kendini objeden ayıran "özerk" bir tutumla objeyi kendi karşısına aldığında ve bu yolla edindiği bilinçle her tür varhğı '"objektivlik" olarak bilince bağladığında, varlık Heidegger'in deyişiyle hiç bir zaman varlık olarak açığa çıkmaz. Bu imkânı baştan beri elden kaçırmış olan bilinç "subjectum" olarak kendi tek'ligi içinde kaldığı ve bütünüyle iradeciliğe bağlanmış olduğu için kendi bireysel ufkunu aşan bir şeye kendini açamaz. Karşılaşma bu yolla saflığını yitirir; karşılaşılan şey "nesne durumuna getirilir" .

Böylece Yeniçağın "nesnellik" anlamına gelen "objektivliği" Heidegger'e göre "sübjektivliğin" ifadesidir; "sübjektivizm, özünde, süje için her şey obje olduğundan, objektivizm'dir" . Modern doğa biliminin benimsediği bu türden bir "nesnellik" anlayışında "gerçek dünya olarak anlaşılan hesaplanabilir doğa insanın bütün ilgisini üstüne çeker ve insanın tekrarlayışını salt hesaplayıcı bir düşünüşe dönüştürür" . Süje olarak belirlenen insan, farkında olmaksızın, kendi "tasarlayışını karşılaştığı her şeyin ölçüsü durumuna getirir . Bu bakımdan, Heidegger'e göre Kant'ta varlık görünüş'ün imkânının koşulu olarak "varolan, Hegel'de ise "koşulsuz kendini görünüşe çıkarış" şeklinde anlaşılır. "Kendini görünüşe çıkaran koşulsuz tasarlayış (düşünüş) olarak koşulsuz sübjektivliğin her tür varolan'ın varlığı olmasının tarzı" ise "fenomen" adını alır. Heidegger için, aslında bir fenomenoloji olmayan bu türden bir fenomenolojide, düşünme sürecine yön veren ve temele yönelik arayışta kendisine dayanan akıl; "koşulsuz sübjektivlik"tir .

abone ol

Abone olun güncellemeler posta kutunuza gelsin:

Google takip

  • Gizlilik Politikası ve Şartlar
  •   © Felsefeye giriş bu bir felsefe blogudur by düşündüren sözler 2007

    Back to TOP