2. Klasik bir problem: Zaman gerçek midir, yoksa zihinsel mi? (- 2)

b) Akılsal uzay ve zaman kavramı

Eş türden, üç boyutlu euklidesçi zaman, Kant’ın içinde duyarlılığın a priori, dolaysız, zorunlu ve evrensel formlarını gördüğü newtoncu zaman, o halde, gerçekte bilimsel kurguların sonucudur. Ancak uzay ve zamanın kavramsallaştırılmasının bu düzeyde sona ermediğinin altını çizmek gerekir. Euklidesçi-olmayan geometriler bize başka mümkün uzayları göstermekle kalmamışlar, Einstein da elektromanyetizmle ilgili denklemleri yorumlamak için tüm klasik Newton mekaniğini ve Newton’un uzay ve zaman kavramını yeniden ele almıştır. Michelson ve Morley’in yaptıkları deney, mutlak uzaya, esire (éther) göre dünyanın hareketini açıklamanın imkansızlığını göstermiştir. Dünyanın hareketi yönünde yayılan bir ışın, ters yönde fırlatılan bir ışından daha küçük bir hızla hareket eder gibi görünmemektedir. Küçük görelilik kuramı, Newton’un mutlak ortam (esir) kavramını ortadan kaldırmakta ve uzay ve zamanın maddi nesnelerin hareketiyle olan sıkı bağlılığını göstermektedir.

Öte yandan büyük görelilik kuramı, uzayın geometrik özellikleriyle yerçekimi alanı arasında bir bağlantı kurmaktadır.

O halde bilimsel kavramların bu evrimini yorumlamak için, euklidesçi-olmayan geometrilerde kullanılan ve (fizik olayların yorumlanması için model ödevi görmedikleri sürece) zihnin saf kurguları olan tamamen matematik kavramlarla, asıl anlamında deneysel kavramlar arasında bir ayrım yapmak gerekir. Einsteincı anlayış kesinlikle uzay ve zamanın gerçekliğine karşı çıkmamaktadır. O sadece euklidesçi uzay anlayışı ile newtoncu zaman anlayışının, sırf deney verilerine uygun olarak uzay-zamanın gerçekliği hakkında daha doğru bir açıklama verebilmek amacıyla yeniden gözden geçirilmesi gerektiğini göstermektedir.

4. Tarih

Zaman, doğumumuzla başlamaz ve ölümümüzle sona ermez. Gerçekte bizzamansal bir akışın içinde bulunmaktayız. Geçmiş zamanda olmadığımız gibi gelecek zamanda da olmayacağız. Anibal’in birliklerinin ağır yenilgilerini görmedik, yakınlarda iki yüzüncü yıldönümünü kutladığımız Fransız Devrimi’nde hazır bulunmadık. Roma’da putperestlerin mezarları üzerinde çoğu kez şu yazı vardır: "Yoktum, var oldum, artık var değilim" (Non eram, fui, non sum).

Tarih, her birimizin ancak kısa bir anını oluşturduğumuz zamanın belirsiz akışıdır. Burada dilimizdeki bir belirsizlikten kaçınmamız gerekir. Tarih kelimesi iki anlama gelebilir: Tarih bilimi ve tarih biliminin inceleme konusu olan tarihsel oluş. Bu bölümün konusu yöntemleri, güçlükleriyle tarih bilimi değildir, felsefi düşüncenin konusu olarak göz önüne alınan tarihsel oluştur.

Kelimenin en geniş anlamında, var olan her şeyin bir tarihi vardır veya daha doğrusu her şey değiştiği için var olan her şey bir tarihtir. Bütün yıldızlar gibi güneşin de bir tarihi vardır; o doğmuştur ve ölecektir. Linné ve Cuvier’nin XVIII. yüzyılda bile hala değişmez olduklarına inandıkları hayvan türleri (Her türün içinde benzer benzeri meydana getirmektedir) bugün biliyoruz ki bir evrime tabidirler. Şu anda yeryüzünde yaşayan canlıların kendilerinin aynı olmayan ataları vardı. Böylece bugünün atı, üçüncü dönemde ortaya çıkan (ve fosillerin varlığına tanıklık ettikleri) bir dizi değişimler sonucunda, şimdikinden daha küçük bir büyüklüğe sahip olan beş parmaklı bir memeliden gelmiştir.

Milyonlarca yıl devam eden bu evrim, (dünya üzerinde belki bir milyon yıl önce ortaya çıkmış olan) insanı da ilgilendirmektedir. Güney Afrikalı Ostralopitek’ten Neandertal insana, daha sonra (sadece otuz bin yıl önce ortaya çıkmış olan) Cro-Magnon insanına gelinceye kadar insanın morfolojisi değişmiş, beyninin hacmi büyümüştür. Buna karşılık Cro-Magnon insanından bugünkü toplumların insanına gelinceye kadar dikkate değer bir biyolojik gelişme, organizmada önemli değişiklikler söz konusu olmamıştır. O halde o zamandan bu yana bir evrim yoktur. Ama ne kadar çok teknik, kültürel değişme yaşanmıştır! Tarih, evrimin yerini almıştır. O halde organizmanın zaman içindeki biyolojik değişmeleri evrim, zaman içinde insan toplumlarının değişmesi ise tarih diye adlandırılmaktadır.

İnsanlığı hayvanlıktan ayıran şey -Fransız toplum bilimcisi Auguste Comte’un (1798-1857) iyi bir biçimde gördüğü gibi- yalnızca insanın dar anlamda bir tarihi olmasıdır. (Organizmaların çok yavaş gelişmesini bir tarafa bırakırsak) hayvan topluluklarında bir kuşaktan diğerine hiçbir şey değişmez. Buna karşılık insan biyolojik kalıtımından başka kültürel bir mirası da devralır. Önce söz, sonra yazı gelecek kuşaklara atalarının geleneklerini aktarır. Denildiği gibi "oğulları babalarından daha yaşlı kılan" bu miras, yeni kuşağın ona eklediği ve bir sonraki kuşağa geçirdiği yenilikler, buluşlar, daha sonraki ilerlemeler için bir hareket noktasını oluşturur. Böylece tarihselliğin iki yüzü olan gelenek ve ilerleme, Comte’un dediği gibi, "bireyin şimdiki, geçmiş ve gelecekteki türün bütünüyle derin bağını yaratırlar". Bu anlamda icatla geleneği birbirinin karşısına koymamak gerekir; bir kuşağın icatları bir sonraki kuşağın gelenekleri olur. A. Comte’un şu ünlü sözünü esinlendiren, bu keskin tarihsel süreklilik duygusu olmuştur: "İnsanlık, canlılardan çok ölülerden meydana gelir."

Daha sonra gelenek halini alan icatların birikmesi, bizi tarihin düz bir çizgi olduğuna inanmaya itebilir. Pascal’ın şu sözünde söylemek istediği buydu: "Bu kadar yüzyıl boyunca ardarda gelen bütün insanlar, her zaman varlığını sürdüren ve sürekli olarak öğrenen tek bir insan gibi göz önüne alınmalıdır." Pascal’ın aklında olan özellikle bilimlerin tarihi, bilimsel bilgilerin sürekli ilerlemesiydi. Ancak bu alanda bile öyle görünüyor ki tarih kesinlikle düzenli bir birikimin sakin yürüyüşüne sahip değildir. Tarihsel oluş, çizgisel değil, Hegel’in XIX. yüzyılın başından itibaren gayet iyi bir biçimde gördüğü gibi, diyalektiktir. Başka deyişle tarih ancak krizler ve mücadelelerle, bir krizin çözümüne, çelişkilerin senteze kavuşmasına karşılık olan birbirini izleyen sıçramalarla devam etmektedir. Tarihsel oluş, düşüncenin heyecanlı bir diyalog içinde ilerlemesi gibi, zıt görüş açılarının çözülmesiyle, tezden antiteze ve senteze gidişle gerçekleşmektedir. Hegel’in içinde yaşadığı dönemin Fransız Devrimi ve sonuçlarıyla şimdinin sadece geçmişe eklenmediği, aynı zamanda onu inkar etmeye çalıştığı alt üst oluşlarla dolu kritik bir dönem olduğunu unutmayalım. Hegel alt üst olmuş, devrimci bir dönemin, tarihin hızlanır gibi göründüğü, "devin yedi fersahlık çizmelerini giydiği" bir dönemin tanığı olmuştur.

Diyalektik tarih anlayışı öte yandan oluşun bütün anlarını ve insan kültürünün bütün alanlarını içine alır. Sanat tarihi örneğini alalım. Eski Mısır sanatı, tuhaf ve ölçüsüz eserleriyle (örneğin dev büyüklükteki piramitler) sembolik bir sanattır. Klasik Yunan sanatı bu ölçüsüzlüğün antitezini oluşturur. Onda Tanrılar artık canavarlar değil, uyumlu ölçülere sahip yakışıklı atletlerdir. Yunan sanatının modeli, zarif, sakin, dengeli formdur. XIX. yüzyılda üstünlük kazanan, ancak daha önce Hıristiyanlıkla ortaya çıkmış olan (katedraller) romantik sanat, bir sentezi teşkil eder. O, bir önceki dönemin insani değerini korur, ancak onun cansız soğukluğunu reddeder. Yunan sükuneti terk edilir. Onda mimari, resim, müzik ve şiir, ruhun kavga ve acılarını ifade eder.

Hegel’in tarih felsefesi büyük bir gelecek vaat etmiştir. O zamana kadar filozofların Spinoza’nın cümlesiyle söylersek, hayata "ezeli-ebediliğin cephesinden" bakmalarına karşılık Hegel bize her şeyi tarihin bakış açısından görmemizi öğretmektedir. Bugün saçma veya insanı isyan ettirici gördüğümüz geçmişin, şu kurumu veya şu adeti, onları kendi zamanlarına yerleştirmeyi bildiğimizde tamamen anlaşılabilir olmaktadır. Bir tarih felsefenin çerçevesinde Hegel’in “Ne ki gerçektir, akılsaldır; ne ki akılsaldır, gerçektir” sözüne tüm anlamını verebiliriz. Ancak Hegel’in tarih felsefesi üç tür eleştiriye yol açmıştır:

a) Önce Hegel’e göre tarih, İnayet’le aynı şey gibi görünmektedir. Görünüşte düzensizlikten başka bir şey olmayan, yüzeyden bakıldığında "en tuhaf bir karışıklık" manzarası gösteren (Muazzam bir güç boşalımından sonra önemsiz, anlamsız bir şey meydana gelmekte veya görünüşte önemsiz koşullarda çok önemli bir şey ortaya çıkmaktadır) tarih, Evren Ruhu’nun yükselişi ve zaman içinde kendini açığa vurmasıdır. Kavram’ın kendini açığa vurmasının, dünyada Mutlak Ruh’un gerçekleşmesinin "çeşitli anları" ve "çeşitli dereceleri"ni meydana getiren, "halkların ruhları"dır. Marksistler bu bilinçli idealizmin karşısına materyalizmlerini koyarlar. Tarihi meydana getiren Ruh değildir, maddeyle ilişki içinde olan insan çalışmasıdır. Böylece tarihin diyalektiğini açıklayan çelişkiler "halkların ruhları" arasında değil, mücadeleleri, (üretim güçlerinin hareketinin her safhasında) tarihsel oluşun en maddi zembereklerini oluşturan toplumsal sınıflar arasında ortaya çıkar.

b) Hegelci tarihsicilik her şeyi haklı çıkarma tehlikesini göstermektedir. Tarihi, muzaffer olan İnayet’e özdeş kılmak, Hegel gibi "İnayet, mutlak ereğini ve şanını gerçekleştirmek için felaketi, acıyı, özel amaçları ve halkların bilinçsiz iradesini kullanır" demek, tarihi tanrılaştırmaktır. İena’dan geçen muzaffer Napolyon’da Hegel "ata binmiş Evren Ruh’unu" selamlamamış mıydı? Hegelci akıl tarihteki en kötü vahşetleri bağışlama, hatta yüceltme tehlikesini göstermiyor mu? Hegel’in ünlü "Dünya tarihi, dünyanın en son mahkemesidir" sözünü reddetmeliyiz, çünkü o, olguyla hakkı, olayla değeri birbirine karıştırmaktadır.

c) Daha genel olarak, Hegel’in felsefesi gibi felsefeler ilerleme postülasına, değişmenin her zaman uzun vadede daha iyi bir duruma doğru gittiği düşüncesine dayanmaktadırlar. Şüphesiz bilimsel ve teknik ilerlemeler saptanabilir ve ölçülebilirler. Ama hangi ölçüt adına ahlaksal bir ilerlemenin, sanatsal bir ilerlemenin varlığını ileri sürebiliriz? Dünyayı yanlışlar da yönetmektedir. İnsanlığın geleceği hakkında ümitli olma, akılla değil, imanla ilgili bir şeydir.

ANA FİKİRLER

Uzay ve zamanda ortak olan şey, her ikisinin de a priori çerçeveler veya Kant’ın dediği gibi dünya hakkındaki deneyimimizin kendilerinden geçtiği "aşkın varlıklar" olmalarıdır. Bu sınıfta bulunan bütün eşyaları veya insanları hayal gücümü kullanarak yok farz edebilirim. Ama hayalimde bile olsa uzayın kendisini, her algının olmazsa olmaz koşulunu ortadan kaldıramam. Aynı şekilde zamanı, içindeki her olaydan boşaltabilirim, geçen bir saatlik süre içinde hiçbir şey söylemediğimi, hiçbir şey yazmadığımı, hiçbir şey yapmadığımı farz edebilirim. Ama zamanın kendisini ortadan kaldıramam. Zamana "uçuşunu bir süre için durdurması"nı söyleyen şaire filozof sorar: "Zaman, ne kadar zaman uçuşunu durduracaktır?"

Zamanla uzay arasındaki en görünür fark şudur: Uzayda geriye gidilebilir (A noktasından B noktasına gidebilir, daha sonra B noktasından A noktasına geri dönebilirim). Ama zamanda geriye gidilemez. Önce-sonra ayrımının tek bir yönü vardır: Doğumumdan ölümüme kadar zamanın bir parçasını geriye dönmeksizin ancak tek bir yönde katedebilirim.

Uzayı düşünmek kolaydır, çünkü o önümde bulunan, bölüp ölçebileceğim bir şeydir. Hareket eden bir cisim tarafından zamanda katedilen bir uzayı da ölçebilirim, ama sürenin kendisini ölçemem, çünkü o benim varoluşumla karışır, hemen hemen düşünülemez bir şeydir. Dar anlamda hiçbir zaman şimdinin dışına çıkamam ve var olanın sadece "şimdi" olduğunu söyleyebilirim. Ancak aynı kesinlikle, matematik bir noktadan başka bir şey olmadığı için şimdinin var olmadığını da söyleyebilirim. Şimdi ya çok yakın geleceğe veya dolaysız geçmişe bölünür. Aristoteles, zamanın iki yokluğa bölünen bir varlık olduğunu söylemekteydi: Birinci yokluk, olmuş olanın, ikinci yokluk olacak olanın teşkil ettiği yokluktur.

Bununla birlikte zaman her şeyi tümüyle alıp götürmez, çünkü ben geçen zamanın bilincindeyim. "Çok değiştim" demek, değişmeleri, esrarlı bir şekilde zamanı aşan, ona hakim olan bir "özne"ye bağlamak demektir. Benim özneye bağımlı olduğumu düşünen bilinç, kendisi sayesinde zamanın elinden kaçtığım şeyin ta kendisidir.

Zaman, dünyadaki tüm değişmeleri içine alır ve bu geriye dönülmez akışa tarih denir. Zamanın şu anını açıklamaya, onun neden ve sonuçlarını gün ışığına çıkarmaya çalışan tarih bilimini bir yana bırakalım. Bizi saran tarihsel gerçekliğe eğilelim. Tarihin ortaya koyduğu tüm sorular arasında en temel olanlarından biri ilerlemenin gerçek mi olduğu yoksa hayali bir şey mi olduğu sorusudur. Bilim, teknik gelişirler, zamanla mükemmelleşirler. Ancak sanatta, ahlakta, kurumlarda bir ilerlemeden söz edilebilir mi? Hegel "Geçmişi sadece gelecek yargılar" demekteydi: "Dünya tarihi, dünyanın en son mahkemesidir". Ancak yanlışlar da dünyayı yönetir, korkunç şeyler, cinayetler tekrarlanır. Tarihin gerçekten bir anlamı mı olduğu, yoksa bir karışıklık ve düzensizlikten mi ibaret olduğunu bilme konusu çözülmemiş bir konudur.


1 | 2

1 Yorum

MAHİR KANIK
17 Aralık 2009 23:22  

birçok filozofun düşüncesiyle harmanlanmış;içinde teknik bilgilerin sıkça yer aldığı bir makale.çok teşekkür ederim..

  • Gizlilik Politikası ve Şartlar
  •   © 2007

    Back to TOP