Tanrıbilimsel düşünce (Kelam) gelenegi

2.BÖLÜM


Teoloji veyaİslam düşünce gelenegi içindeki ismiyle "Kelam", İslam dininin inanç esaslarını akılla temellendirme, kanıtlara dayanarak savunma; bu inanç esaslarına içeriden ve dışarıdan yöneltilen eleştirileri karşılama amacıyla oluşturulmuş akli bir çaba, entelektüel bir disiplindir. Böyle bir disiplinin veya bir savunma sanatının oluşmasını gerektirecek tarihi nedenlere kısaca degindikten sonra, bu akli çabanın ayırt edici özelliklerini ortaya koyacagız.

1. İslam teolojisinin doguş nedenleri

Kur’an, çoktanrıcılıgın egemen oldugu bir toplumda Tevhid, yani Tanrı’nın bir oldugu ve öldükten sonra insanların dirilecegi (ahiret hayatı) inancına dayalı, ahlak bakımından iyi ve adaletli bir toplum oluşturmayı amaçlayan dini ve ahlaki bir kitaptır. Teoriden ziyade iman ve iyi davranış (amel) üzerine vurgu yapar.

İlk İslam toplumu bu ilkeler üzerine oluşturulmuş sade ve etkili bir toplumdu. Fakat bu uzun sürmedi. Üçüncü halife Hz. Osman’dan itibaren toplumda politik sorunlar ve fikir ayrılıkları çıktı. Hz. Osman’ın öldürülmesi üzerine "Hariciler" denen dini-politik bir grup oluştu ve bunlar, ahlaklı pratik davranışın imandan ayrılmayacagına inandıkları için büyük günah işleyenin dinden çıktıgını ileri sürdüler. Dini kültürleri zayıf ve çölde yaşadıkları için oldukça sert ve bagnaz olan bu gurup, Hz. Ali’yi öldürüp, kendileri gibi düşünmeyen Müslümanlara çok sert şiddet uyguladılar.  Daha sonra bunlara karşıt olarak ortaya çıkan ve "hükmü erteleyen"(Mürcie) olarak isimlendirilen grup, büyük günah işleyen kişinin mümin oldugunu söyledi. Çünkü onlara göre Müslüman olmanın şartı iman etmektir. Büyük günah işleyenin öte dünyadaki durumu Allah’a kalmıştır. Bu görüş, daha sonra "Ehli Sünnet" denen orta yolu ve çogunlugu temsil eden grubun genel kanaati olmuştur.

Bir diger tartışma konusu "kader" olmuştur. Bazı kişiler, Kur’an’daki bazı ayetleri -onların edebi özelliklerine ve baglamına dikkat etmeden- sözlük anlamında yorumlayarak, Tanrı’nın insanın bu dünyada başına gelen bütün olayları ezelde takdir ettigini, dolayısıyla insanın rüzgarın önündeki yapraga benzedigini iddia ettiler. Bu görüş, iktidarı Hz.Ali’den hile ve zorla alan Muaviye ve ogullarının işine yaradıgı, yani kendi iktidarlarını kitlelerin nezdinde meşrulaştırmayı sagladıgı için yayılmaya çalışılmıştır.

Daha sonra bu görüş de karşıtını dogurdu. Mabed el-Cühenî (ö. 704), Gaylan ed-Dımeşkî (ö. 742) ve Hasan el-Basrî (ö. 728) gibi kişilikler Emevi iktidarına ve onun destekle-digi "Cebriye" denen kaderci akıma karşı çıktılar ve kaderi inkar ettiler.

Erken dönemde ortaya çıkan ve daha sonra Kelam ilminin sistematik sorunlarından biri olan bir sorun da Tanrı’nın sıfatları sorunudur. Bilindigi gibi Kur’an’da Tanrı insana benzetilerek anlatılır. Erken dönemde İslam’ın yayıldıgı cografyada yeni Müslüman olan bazı kişiler -eski inançlarının da etkisiyle- Tanrı’ya maddi bir özellik yüklediler. Bu görüş de karşıtını dogurdu. Cehm b. Safvan (ö. 745), ilk defa ezeli takdiri savunan görüşünün yanında Tanrı’nın sıfatlarını da bütünüyle reddetti.

İslamın doguşundan sonra ilk iki yüzyılda teoloji (kelam) henüz oluşmamıştı. Bunun yerine bahsettigimiz gruplaşmalar, bu grupların oluşturdugu özel inançlar (akaidler) ve bunların birbirleriyle tartışmaları vardı.İslam toplumunun içinde bu tip ayrışmalar ve düşünce tartışmaları olurken; İslam’ın yayıldıgı İran, Irak, Suriye ve Kuzey Afrika bölgelerinde Müslümanlar, bu bölgelerin eski dini inanç sistemleri (Maniheizm, Mecusilik, Mazdeizm, Helenleşmiş Hıristiyanlık) ve yeni-platonculuk gibi felsefe kültürleriyle karşılaşmışlardır.

2. İlk teoloji ekolü Mu’tezile

İşte böylesine bir ortamda (VIII. yüzyıl) bazı Müslüman bilginler, ortaya çıkan sorunları sadece dini metinlerin (Kur’an ve Hadisler) sözlük anlamlarına baglı kalarak, oldugu gibi ve dogmatik bir şekilde degil de, birtakım akıl esaslara dayanarak ve gerektiginde bu metinlerdeki mecazi ifadeleri yorumlayarak (te’vil) çözmeye çalıştılar. Sistematik anlamda teolojiyi (kelam) kuran ve giderek aynı zamanla ilk teolojik ekolü oluşturan bu akılcı gruba hakim görüşten ayrılanlar anlamında "Mu’tezile" ismi verilmiştir.

Mu’tezile, ilke olarak dini metinlerin insan aklına zıt olarak oluşmadıgı, akla göre mümkün olmayan şeyin dine göre de mümkün olamayacagını ve eger akıl ile din metinleri arasında bir çelişki ortaya çıkarsa, aklın esas kabul edilip dini metnin yorumlanması gerektigini kabul etmiştir. Mu’tezile, bu metodolojik ilkelerden kalkarak Tanrı’nın zatından ayrı sıfatlarının olmadıgı, ahlaki anlamda iyi ve kötünün dini metinden önce insan aklı tarafından bilinebilecegi, Tanrı’nın hiçbir kötülügü yaratmadıgı, insanın eylemlerinde özgür oldugu, Kur’an’ın anlamının Tanrı’yla birlikte ezeli bir şey degil, O’nun tarafından yaratılmış oldugu gibi daha birçok konuda özgün görüşler ileri sürmüştür. Mu’tezile, kendini "beş esas" ile tanımlar. Bu esaslar şunlardır:

1– Tanrı’nın tekligi ve yaratılmış varlıklardan hiçbir şeye benzemedigi (tevhid),

2– Tanrı’nın adil oldugu, O’ndan hiçbir kötülügün çıkmadıgı (adalet),

3– Büyük günah işleyen kişinin ne mümin ne de inkarcı oldugu,

4– Ahirette herkesin adil bir şekilde mutlaka yargılanacagı,

5–İyiligin tavsiye edilmesi ve kötülügün engellenmesi.

Bu ekol, büyük çogunlugu Abbasiler döneminde yaşamış çok sayıda düşünürü kendine çekmiştir. Bu bilginler, ekollerini savunmak için yüzlerce eser yazmışlardır. Ne yazık ki başta Mogol istilası olmak üzere başka bazı nedenlerden dolayı,İslam düşüncesinin bu ilk akılcı akımının eserlerinden pek azı günümüze kadar gelebilmiştir.

a. Mu’tezilenin şahsında teolojiye duyulan tepkiler

Teolojiyi temsil eden Mu’tezile’ye Sünni orta yolu temsil eden ve birçogu hukuk mezhebi kurucusu ve önderi olan Hadis ve hukuk bilgini sert bir şekilde karşı çıkmıştır. Ebû Hanife, Ahmed b. Hanbel,İmam Şafii,İmam Mâlik, Ebû Yusuf, Evzai, Süfyan es-Sevrî, Zühri vs. ünlü kişilikler inanç konularında Mu’tezile’nin yaptıgı yorumlara karşı çıkarak, halkı bu ekolün görüşlerinden etkilenmemesi için korumaya çalışmışlardır. Onlar, metafizige ilişkin ayet ve hadislere oldugu gibi inanılmasını savunuyorlardı. Tanrı imgesini her türlü cisimsel çagrışımdan uzak tutma (tenzih), benzetme ifade eden ayetlerin (örnegin, Allah’ın eli, yüzü vs.) gerçek anlamlarının ne oldugunun bilinemeyecegini itiraf etmek, bunlar hakkında soru sormamak, bu tür ifadeleri başka kelimelerle yorumlamamak bunların temel ilkeleri idi. Teolojiden daha sonra ortaya çıkmış olan "tasavvuf" ve "Yunan tarzında felsefe" disiplinlerine baglı olan bilginler de teolojiyi eleştirmişlerdir. Tasavvufçular duygusal bir dindarlıgı (gönül Müslümanlıgı) ve sezgisel bir bilgi yolunu savundukları için, akla öncelik veren teolojiye karşı çıkıyorlardı. Filozoflar ise, teologların sorunları halkın anlayamayacagı kadar girift ve karmaşık hale getirdiklerini, diger taraftan filozofları ikna edemeyecek kadar da zayıf ve temelsiz kanıtlara dayandıkları gerekçesiyle eleştirmişlerdir. Ünlü İslam bilgini Gazali, teolojiyi tıp bilimine benzeterekİslam toplumunda bir grup entelektüelin bu işle ugraşmasını ve inanç konularında sorunları olan kişilere yardımcı olmasını normal karşılamış; fakat, halkın genelinin bu disiplinden uzaklaştırılması gerektigini savunmuştur.

b. Sünniligin teolojiyi benimsemesi ve ilk sünni ekoller

Sünnilik, bir müddet teolojiye direndikten sonra onu benimsemiştir. Mu’tezileden ayrılan Eş’arî (ö.941) bir kitapçık yazarak bu ilimle ugraşmanın lüzumu ve gerekçesini anlatmıştır. "Eş’arîlik" olarak bilinen teoloji okulu ondan sonra gelişmiştir. Eş’arî’yle çagdaş olan ve aynı zamanda bir Türk olan Ebû Mansur Mâtûrîdî (ö. 944) ise, Maveraünnehir (Bugünkü Türk Cumhuriyetleri) bölgesinde başka bir Sünni teoloji okulu kurmuştur. Mâtûrîdî, daha önce Ebû Hanife’nin ortaya koymuş oldugu inanç ilkelerini akıl ile temellendirmeye çalışmıştır.

Mâtûrîdîlik, teolojik konumu bakımından Mu’tezile ile Eşarîlik arasında bir yerde durmaktadır. Örnegin, Tanrı’nın sıfatları konusunda Eş’arîlige yakınken; insanın sorumlulugu ve dini ahlakın dogası konularındaki görüşleri Mu’tezile’ye daha yakındır. Teoloji, kuruluş aşamasından sonra (8. ve 9. yüzyıllar) giderek gelişmiş ve bilgi, bilginin kaynagı, imkanı, çeşitleri; varlık, varlıgın mahiyeti, zorunlulugu, imkanı, yaratılmışlıgı; Tanrı’nın zatı, sıfatları, varlıgının kanıtları; imanın mahiyeti, pratik ahlaki davranışla ilişkisi; kader, yani insanın eylemlerinde ve seçiminde özgür olup olmadıgı; peygamberlik, peygamberligin ispatı, mucizenin imkanı, peygamberlerin sıfatları; ahiret; Kur’an’ın yaratılıp yaratılmadıgı gibi konuları kılı kırk yararcasına akli ve nakli kanıtlarla tartışmıştır.

3. Ahlaki iyi ve kötünün rasyonelligi - dinselligi

4. Tanrı’nın emirlerinde ve dogada nedensellik sorunu

abone ol

Abone olun güncellemeler posta kutunuza gelsin:

Google takip

  © Felsefeye giriş bu bir felsefe blogudur by düşündüren sözler 2007

Back to TOP