SPİNOZA’DA ÖZGÜRLÜK KAVRAMININ YERİ VE ÖNEMİ

Seyit Ahmet ATAK

Özet

Spinoza, ilk önce, özgürlük kavramını bir felsefi bakış içerisinde ele alır. Bu yüzden, felsefenin önemli yaklaşımlarından biri olan idealist yaklaşıma uygun olarak, aklı ön plana çıkartır ve aklın kendisinin her şeyi çözebileceğini düşünür. Akılla hareket etmeyen birey, tutkularının ve duygularının kölesi olacağından, yaşadığı dünya içersinde özgürleşmesini gerçekleştiremeyecektir.

Akılcı bir özgürlük anlayışını ortaya koymaya çalışan Spinoza, ne bireyin kararlarında ve hareketlerinde özgür olmadığını düşünen determinist anlayışın, ne de bireyin söz konusu alanlarda özgür olduğunu savunan indeterminist yaklaşımın yanında yer almış, aksine bu iki bakış acısını uzlaştırma gayreti içersinde olmuştur. Bu ilişkiyi daha sağlam temele oturtmak için, O, mutlak anlamda özgürlüğün belirleyicisi konumunda olan Tanrı’yı ön plana çıkartmıştır.

Özgürlük problemi, Spinoza’da, felsefi bir konu olduğu kadar, toplumsal hayatla da doğrudan ilişkili bir konudur. Çünkü birey, kendisi kadar başkalarının da var olduğunun bilincine vararak, farklı siyasal düşüncelere ve inançlara karşı saygılı olmayı bilir.

GİRİŞ

Özgürlük, insanı insan yapan bir değer olması kadar, insanda-evrende, tarihte-doğada, istenilen -istenilmeyen, zorunluluk-zorunsuzluk, yaratan-yaratılan arasındaki çelişkileri ve karşıtlıkları birer uyum haline getiren ve insanın bilinçlenmesine yardımcı olan bir güç olarak doğa sistemi içinde görülebilir. Özgürlük, metafiziksel anlamda sadece Tanrı için söz konusu iken, sosyal alanda insan için düşünce, inanç ve siyasal özgürlük alanlarından bahsedebilir. İnsan için özgür olabilmenin ilk koşulu, O’nun akıl ve düşünme özelliklerini en yüksek derecede kullanmasına, kendi tutkularından, başkalarının önyargılarından kendini kurtarmasına bağlıdır.

Özgürlük kavramı, yaşamın en önemli sorunlarından biri olarak, çağlar boyunca toplumları ve bireyleri ilgilendirmiştir. Denilebilir ki tarih, özgürlük-otorite çatışmasının ürünüdür. Felsefe açısından özgürlük sorununa bakıldığında, evrende çeşitli engellerin, dış belirlemelerin insanı sardığı görülür. İnsanın, her şeyden önce, belli kuralların ve yasaların geçerli olduğu bir doğada bulunduğu açıktır. Nedensellik bağına dayalı belirlenimden kaçınılması imkânsız görünmektedir. Dışarıda oluşan olgu ve olaylardan insanı soyutladığımız gibi, felsefe yalnızca soyut irade özgürlüğü değil,tümel olarak özgürlüğü değerlendirip, soyuttan somuta geçebilmelidir.

Özgürlük olayının her şeyden önce başı boşluk, istediğini yapma ya da bir keyfilik olmadığını görmek gerekir. Onu bireysel keyfilik, bedensel ve maddi istek ve arzuların bir yansıması olarak görmek büyük bir yanılgı meydana getirir. Özgürlük, kişinin kendi kendini belirlemesi, denetlemesi, yönlendirmesi ve düzenlemesidir. Kişinin hiçbir dış baskının etkisinde kalmadan veya zorlanmadan, kendi öznel arzu ve isteğiyle, bilinçli bir davranışta bulunmasıdır. Özgürlük, başka kişi ya da kişilerin buyruğuna girmeden, başka toplumun boyunduruğu altında olmadan, diğer bir ulusun işgali, ekonomik ve siyasi baskısı olmadan kendi kendini yönetmesi ve kendi kendine kararlar alıp, bunları gerçekleştirmesidir. Bu nedenle, özgürlük, bireye ait bir özellik olabildiği gibi, toplumsal ve ulusal düzeyde de olabilir.

Özgür irade, dinsel ahlak kuramlarının da önemli bir problemidir. Kimi dinsel doktrinler, insan iradesinin kısmi, Tanrı iradesini külli kabul ederek, insana Tanrı’nın neyi yapıp neyi yapmayacağını bildirmiş olduğunu ileri sürmektedir. Fakat onları zorunlu olarak bir şey yapmaya zorlamamıştır. Buna göre, Tanrı insana kısmı bir irade vererek, iyileri kötülerden seçmesini istemiştir. İnsanda kısmı irade sayesinde seçim yapabilme özgürlüğü vardır. Aynı şekilde, tam tersini savunan görüşler de söz konusudur.

Buna göre, her insanın bir kaderi vardır ve bu kader yaşanmak zorundadır. Bu nedenle, insanın kısmı(cüzi) iradesi, külli irade karşısında özgür değildir. Ahlak felsefesi açısından özgür iradeyi ele aldığımızda, birey belli koşul ve durum karşısında bir seçim yapar. Birey, başka bir zaman ve mekanda, aynı koşullar ve durumlar karşısında, daha önceki tercihinden farklı bir seçim yapabiliyorsa, bu durum özgür iradenin var olduğunu gösterir. Buradan hareketle özgürlük, yapılan eylemlerin arkasında kendimizin olması ve bundan doğacak farklı durumların bilincinde olarak, gerekli sorumlulukları alabilmek şeklinde tanımlanabilir.

Spinoza için özgürlük, herhangi bir nedeni olmayan bir davranışta bulunma yetisi değildir. Başka deyişle özgürlük, herhangi bir neden tarafından belirlenmemişlik değildir. Tersine o bir belirlenmedir. Ancak bize yabancı olan, dıştan olan bir neden tarafından değil, bizim kendimiz tarafından belirlenmemizdir. Spinoza’da zorunluluk-özgürlük bağı özgür iradeyi yok eder. Bir başka deyişle, belirlenimlerimizin tabiattan ve sosyallikten kaynaklandığı düşünülürse, artık özgürlük diye bir şey yoktur. Örneğin; yuvarlanan taş yuvarlandığının bilincine varırsa kendini özgür sanacaktır. Ama özgürlük kavramının Spinoza düşüncesindeki içi boşalmış hali, gücün kutsanmasına değil, tekil varlığın özerkliğine atlanan bir basamak olacaktır. Bir başka anlatımla, Spinoza’da özgürlükten söz edilecekse bu, ancak –eksiksiz eylem olarak- her insanın kişisel ve özerk eylemi olabilecektir.

Spinoza’da, akılla bedene ve tutkulara hakim olmak mümkün olmadığından, ortaya iki imkânsız çıkar: Önce insanlar bedenlerine ve dillerine hakim olamazlar, sonra devlet insanların tutkularını ve dile getirdiklerini denetleyemez. Zaten akıl bedene hakim olamadığına göre, bedenin aklı aşan gücüne bağlı olan dil de tabii olarak sınır tanımaz. Dolayısıyla, hiçbir insan, gücünden vazgeçemeyeceği için, konuşma özgürlüğünden vazgeçemez. Hiçbir sivil güç tutkular, düşünce ve ifade konusunda yasalar çıkaramaz, çünkü bunlar tabii olarak sivil gücün karşısındadırlar. Düşünce ve ifade özgürlüğü kişiye bağlı vazgeçilmez bir haktan ya da örneğin direnme hakkından kaynaklanmaz, düpedüz bedensel imkânsızlıktan kaynaklanır.

Kişiliğinin oluşmasında ve biçimlenmesinde bireyin etkin bir rolü olduğu gerçektir. Aynı şekilde, toplum da bireylerden etkilenir. Kişiye haklarını garanti eden toplum, aslında kendi hayatını, üretkenliğini ve kalıcılığını garanti altına almaktadır. Üyelerinin farklı düşünme ve bunu açıklayabilme hakkının olmadığı bir toplumda asla dinamik bir yapıdan söz edilemez. Bu anlamda, toplumun dinamik yapıya kavuşmasını sağlayan faktörlerden biri düşünce özgürlüğüdür denilebilir.

Düşünce özgürlüğü, bireysel ve toplumsal yaşamın bütün sorunlarına yönelik olarak, bireylerin vermek istediği cevapları kendi kendine seçme ve hazırlama, davranış ve eylemlerini bu cevaplara uygun hale getirme ve bunların gerçek olduğunu başkalarına iletme imkânıdır . Yine düşünce özgürlüğü, insanın karşılaştığı bütün sorunlara vermek istediği yanıtları kendi kendine seçebilmesi, bireysel ve sosyal davranışlarını bu cevaplara uydurabilmesi imkânıdır.

Spinoza’ya göre gerçek devletin ereği, ölçüsüz bir egoizmin insanlar arasında yaratacağı bir genel savaş durumuna son vermek, barışı sağlamaktır. Ancak, bu barış bir kölelik, bir barbarlık olmamalı, devlet insanı hayvan veya makine yapmamalı, onu bu benzeri bir aşağılık duruma indirmemeli; tersine, beden ve ruhun birlikte geliştirilmesine elverişli özgür bir ortam hazırlamalıdır. Devletin gücü, ancak bireylerin özgür iradelerinden, devlete özgür olarak katılmalarından, devleti özgür olarak onaylamalarından doğar. Devlet içinde yer almakla insan, haklarından vazgeçmiş değildir, bu nedenle, hakların güvence altına alınmasını ve gelişmesini garanti etmiş olur. Onun için, devlet düşünme, konuşma ve yazma özgürlüğünü baskı altında
bulundurursa amacına aykırı davranmış olur. Yine dinin ne devlet ne de bilimle bir ilgisi bulunmamaktadır. Devlet, insanın manevi hayatının tam bir özgürlük ortamında gelişmesini sağlamak zorundadır. Devlet dış eyleme karışabilir, gönüllere müdahale edemez . İnanç özgürlüğü, diğer haklar gibi, insanların vazgeçemeyeceği temel haklardan biridir. Birey inancının gereğini yaşayabilmeli, toplumu ve devleti oluşturanlar da buna hoşgörüyle bakabilmelidir. Birey inanç konusunda yargılanacaksa ancak sonuçları açısından yargılanmalıdır.

Hayal gücü ile tanımanın akılla tanımaya göre eksik ve yetersiz olduğu öne sürülebilir. Hayal gücünün ortaya koyduğu bilgiye güven dış dünyadaki varlıklara tabi olmayı gerekli kılar. Dış dünyadaki varlıklarla karşılaşmada birey kendi etkinliğini geliştiremez, aksine bir güçsüzlüğe sürüklenir ve tutkularının kölesi olur. Denizdeki dalgalar gibi ileri geri hareket eder. Ama birey, akılla, zavallı kölelikten kurtulur, eğer akla uygun bilgiye yükselirsek, derinliğimizde bulunan özümüzün gücüyle kendine özgü bir etkinlik geliştirebilir. Akılla tanıyan bir insanın yaşamı sevinç ve özgürlük içinde geçirilmiş bir yaşamdır.

2 Yorumlar

28 Nisan 2016 22:32  

özgürlüğün hiçbir şekilde var olmadığını belirten Spinoza nasıl oluyorda determinizm ile indeterminiz uzlaştırmaya çalışıyor?

17 Ocak 2018 21:29  

Spinoza insan özgür değildir ama özgürleşebilir diyor.

  • Gizlilik Politikası ve Şartlar
  •   © 2007

    Back to TOP